Vahiy Medeniyeti

Daha önceki yazılarımızda anlatmaya çalıştığımız gibi, Peygamberimiz Aleyhisselâm Medine’ye hicret edip geldiği zaman, ilk icraatlarından biri de, Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında kendilerini mallarıyla-canlarıyla birbirlerine bağlayan bir uhuvvet/kardeşlik kurarak, Medine’de güçlü bir İslâm toplumu oluşturmak olmuştu.

Medine, hicret ile beraber bütünüyle İslâm’a giren bir kent değildi. İslâm’a girip Sahâbe olma şerefinin yanında,  Evs ve Hazrec kabilelerinden Müslüman olmayan çok sayıda müşrik vardı. Üç büyük kabile halinde Yahûdiler vardı. Sayıları az da olsa Hıristiyanlar da vardı. Yani çok uluslu ve çok dinli bir yerdi burası.

Medine’deki müşriklerle Yahudilerden birçoklarının, aradaki akrabalık bağları sebebiyle, yeni oluşan bu İslâm toplumuna karşı tavır ve zaafları çok düşündürücüydü! Ayrıca Mekkeli müşrikler, burada da Müslümanların yakalarını bırakmamışlar, Medine Yahudi ve müşriklerine sürekli baskı yaparak onları  Müslümanlar aleyhine tahrik edip kışkırtmışlardı. Onlar da bu tahriklerle, tavırlarını gittikçe sertleştirmeye başlamışlardı. [1]

Bilindiği gibi Evs kabilesi ayrı, Hazrec kabilesi ayrı, Yahudiler de üç kabile halinde ayrı birer topluluk olarak yaşıyorlardı. Evs Kabilesi, Hazrec Kabilesi, Benî Kaynuka, Benî Kurayza, Beni Nadir bir nevi birer eyalet gibiydiler! Bunların her biri kendi içlerinde olduğu gibi, otoriter anlamda da Medine’de yegâne söz sahibi bir topluluk olma davasındaydılar.

Bu çerçevede, hicretin arifesinde Hazrec kabilesinin, liderleri olan Abdullah bin Übeyy bin Selûl’ün başına hükümdarlık tacı giydirmeye, krallık sarığı sardırmaya hazırlanmış olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ancak, ne Evs kabilesi Hazrecî bir başa razıydı; ne de Hazrec kabilesi Evsî bir başa razıydı! Aynı lider üzerinde ittifakları yoktu yani. Bu durumda öyle bir tablo oluşmuştu ki, Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Medine’ye geliverişi, bütün Medinelilerce beklenen bir şey haline gelmişti.

Görüldüğü gibi, Hicret ile beraber Yesrib Medine olurken aynı zamanda çok ciddi icraatlara da sahne oluyordu. Yeni oluşumlar, bir başka yeni oluşumlara kapı aralıyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, Sahâbîleri ile beraber öyle bir çalışma yaptı ki, Evs ve Hazrec kabilelerinin müşrikleri de, Yahudiler de, O’na yönelmek durumunda kaldılar. [2]

Muahât dediğimiz Muhâcir ve Ensâr kardeşliğinin ardından, Peygamberimiz Aleyhisselâm, bir de aynı şehirde yaşayanlarla vatandaşlık anlaşmasına yöneldi.

Her şeyi ile yeni bir sistem kurmakta olan Peygamberimiz Aleyhisselâm, meşhur Medine Vesikasını tanzim etti. Böylece geliştirdiği o yasa ile beraber, Medine’nin yönetimini üzerine almış oldu. Şimdi de bu yeni yasanın tamamına değil, bazı maddelerine bir göz atalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Bu, Allah’ın Rasûlü Muhammed (Aleyhisselâm) tarafından, Kureyşli ve Yesribli (Medineli) mü’min ve Müslümanlar ile onlara bağlanmış ve katılmış olanlar ve onlarla birlikte savaşanlar arasında yazılan bir vesikadır.

Muhakkak ki, onlar, sair insanlardan ayrı bir toplulukturlar. 

Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin anlaşmalısı ile aleyhte bir anlaşma yapmayacaktır.

Takvalı mü’minler; içlerinden, azgınlık eden veya zulüm ve haksızlık yapmak isteyen veya günah işleyen veya düşmanlık eden, yahut mü’minler arasında karışıklık çıkaran kimseye karşı cephe alacaklar ve o kendilerinden birinin evladı da olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

Hiçbir mü’min bir kâfir için bir mü’mini öldürmeyecek ve mü’mine karşı kâfire yardım da etmeyecektir.

Allah’ın ahdi ve teminat birdir; onların en hakir görülenlerine bile şâmildir. Çünkü, mü’minler, diğer insanlardan ayrı olarak, birbirlerinin yardımcısıdırlar.

Yahudilerden, bize tâbi olanlar da, hiçbir zulme uğramaksızın ve aleyhlerinde bir yardımlaşma olmaksızın, yardım göreceklerdir.

Mü’minlerin sulhu, barışı birdir. Hiçbir mü’min, Allah yolundaki bir savaşta, mü’minlerden ayrı olarak sulh yapmayacak; onlar, ancak aralarında müsavat ve adalet dairesinde hep birlikte sulh yapacaklardır.

Bizimle birlikte savaşa katılan bütün savaşçılar, aralarında, birbirleriyle nöbetleşeceklerdir.

Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda dökülen kanlarının öcünü almakla mükelleftirler.

Takvalı mü’minler, en güzel, en doğru yol üzeredirler.

Onlar hiçbir müşrik Kureyşlinin malını ve canını korumayacak, bu yolda bir mü’mine engel de olmayacaktır.

Bir kimsenin bir mü’mini sebepsiz yere öldürdüğü kesin delillerle sabit olunca, öldüren hakkında kısas hükmü uygulanacaktır. Ölenin velîsi buna rıza göstermediği takdirde, bütün mü’minler ona karşı cephe alacaklardır. Kendilerine, bundan başkası helal olmaz.

Bu sahifedekileri kabul ve ikrar eden, Allah’a ve âhiret gününe inanan bir mü’minin, ortaya kötü bir hadise çıkaran kimseye yardım etmesi ve onu barındırması helal değildir. Öylesine yardım eden veya onu barındıran kimse, Kıyamet günü Allah’ın lanet ve gazabına uğrayacak; onun tevbesi de, kurtulmalık akçesi de kabul olunmayacaktır.

Herhangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüzde, o şey, Yüce Allah’a ve Muhammed (Aleyhisselâm)’a arz ve havale olunacaktır.

Yahudiler; mü’minlerle birlikte savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına katılacaklardır. Yahudiler kendi dinlerinde, Müslümanlar da kendi dinlerinde olacaklardır. Onların (Yahudilerin) anlaşmalıları için de, kendileri için de bu böyledir. Şu kadar ki, bunlardan bir zulüm veya bir kötülük irtikap eden, ancak kendini ve ev halkını tehlikeye sokmuş olacaktır.

Bu hüküm bütün kabileler için aynı şekilde uygulanacaktır. Şüphe yok ki, iyilik, kötülükten ayrı ve başkadır.

Fırsat kollayarak cinayet işleyen kimse, o cinayeti kendisine ve ev halkına karşı  işlemiş olacaktır. Zalime karşı işlenecek cinayet bundan müstesnadır. Allah bu hususta doğru ve iyi davranmış olanlardan hoşnut olur.

(Savaş halinde) Yahudilerin masrafları kendilerine, Müslümanların masrafları da kendilerine ait olacaktır. Şu kadar ki, onlar bu Sahife sahiplerine harp açanlara karşı, aralarında yardımlaşacaklar ve aralarında öğüt verme ve iyilik dileme esas olacaktır.

Elbette ki, iyilik, kötülükten ayrı ve başkadır.

Hiç kimse, müttefikine kötülük yapmayacak, mazluma mutlaka yardım edilecektir.

Yahudiler, mü’minlerle birlikte savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına ortak olacaklardır.

Yesrib vadisinin içerisi, bu Sahife sahipleri için, haram, dokunulmaz bir bölgedir.

Himaye altında bulunan kimse, zarar verici ve kötülük işleyici olmamak şartıyla bizzat himayeci gibidir. Himaye verme hakkına sahip kimsenin izni müstesna, kimseye himaye hakkı verilemez.

Bu sahife sahipleri arasında herhangi bir hadise veya münazaa çıkar ve bunun onların aralarını bozmasından korkulursa, o, Yüce Allah’a ve Muhammed Rasûlüllah (Aleyhisselâm)’a arz ve havale edilecektir.

Şüphe yok ki, Allah, bu Sahifedekilere riayetsizlikten son derece sakınan, doğruluğu ve iyiliği şiar edinenlerden hoşnut olur.

Ne Kureyşîler, ne de onlara yardım edenler, hiçbir suretle himaye olunmayacaklardır. Yesrib’e saldıracak kimselere karşı, onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) aralarında yardımlaşacaklardır.

Onlar (Yahudiler) sulh akdetmeye veya sulh akdine katılmaya (mü’minler tarafından) davet edildiklerinde, o sulhu akdedecekler veya o sulhun akdine katılacaklardır. Din uğrunda savaşanlar bundan müstesnadır.

Herkes, kendine düşen kısımdan sorumlu tutulacaktır.

Kazanıcının kazandığı ancak kendisinedir.

Muhakkak ki, Allah, bu Sahife’dekilere en doğru ve en iyi şekilde riayet edilmesinden hoşnut olur. Bu yazı, bir zalimi ve suçluyu cezalandırmaya asla engel olmayacaktır.

Medine’den çıkan da emniyette, Medine’de oturan da emniyette bulunacaktır. Bir zulüm veya suç işleyen kimse, bundan müstesnadır.

Allah’ın himayesi, iyilik yapan, kötülüklerden sakınan kimseler içindir.

Muhammed (Aleyhisselâm) Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür.” [3]

Evet… Bazı bölümlerini verdiğimiz bu vesika çalışmasının yanında, Medine’nin harem sınırları da tespit edildi.

Yüce Allah; Rasûlüllah Aleyhisselâm’ın diliyle, Medine’nin iki kara taşlığının (tepesinin) arasını harem, dokunulmaz kıldı. Medine’nin Âir, Ayr ile Sevr arasındaki on iki millik mesafeye kadar olan her köşesi koru haline getirildi. [4]

Peygamberimiz Aleyhisselâm şöyle buyurmuşlardır:

“İbrahim (Aleyhisselâm) Mekke’yi harem, dokunulmaz kıldı. Ben de Medine’yi harem, dokunulmaz kıldım: Onun iki kara taşlığının arası harem’dir, dokunulmazdır. Onun tümü korudur.

Onun yaş otu biçilemez! Onun avı ürkütülemez! Onun yitiği alınamaz. Ancak, onu ilan için alacak kimse bundan müstesnadır.

Orada herhangi bir kimsenin savaş için silah taşıması, oradan ağaç kesmesi caiz değildir. Ancak, bir kimse orada devesini otlatabilir.

Medine, Ayr ile Sevr arası olmak üzere, harem’dir, dokunulmazdır! Orada kim bir günah işler veya günah işleyeni barındırırsa, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerindedir! Kıyamet günü, Allah, onun tevbesini de, fidyesini de kabul etmez!

Müslümanların zimmeti birdir. Bu zimmet uğrunda, onların en aşağı olanı da çaba gösterir.

Kim bir Müslüman’ın verdiği ahdi bozarsa, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerindedir! Onun tevbesi de, fidyesi de kabul olunmaz.” [5]

Ashâb-ı Kirâm, Medine’nin haremliğine son derecede itina gösterirler, çocukların bile aykırı davranışlarına göz yummazlardı. Buna birkaç örnek vermekle yetineceğiz…

Zeyd bin Sabit, Şurahbil bin Saad’ın Medine çarşısında bulduğu bir kuşu elinden alarak saldıktan sonra, ona: “Sen Rasûlüllah Aleyhisselâm’ın Medine’nin iki kara taşlığı arasını haremleştirdiğini, dokunulmazlaştırdığını bilmiyor musun” diye çıkışmıştır.

Abdullah bin Ubâde, Ebû İhab kuyusu mevkiinde serçe kuşlarını avlarken, babası Ubâde görüp ona elindeki kuşu bıraktırmış ve: “Rasûlüllah Aleyhisselâm; Medine’nin iki kara taşlığı arasını İbrahim Aleyhisselâm’ın Mekke’yi haremleştirdiği gibi haremleştirdi” demiştir.

Ebu Hureyre de: “Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; eğer Medine’de bir geyik bulmuş olsam, onu asla telaşa ve sıkıntıya düşürmem” diyerek, bu husustaki itinasının derecesini belirtmiştir. [6]

Her şey vahiyle belirleniyordu. Bu medeniyet vahiy medeniyetiydi.

Peygamber Efendimiz vahiy medeniyetinin mimarıydı.

Sallallahu aleyhi ve sellem…



[1] Zührî, Megâzî, s. 71-72.

[2] İbn Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megazi ve’s-Siyer, c. 1, s. 197.

[3] Ebû’l-Fidâ İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 225-225.

[4] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 4, s. 11.

[5] Zehebî, Siyeru A’lâmü’n-Nübelâ, c. 2, s. 308.

[6] Beyhâkî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 5, s. 196.

Yazar: