Ebû Seleme Ailesi’nin Hicret Dramı

Mekke’den Medine’ye hicret kafilesinin başını çeken ilk muhâcir Hz. Ebû Seleme Abdullah bin Abdulesed el-Mahzûmî idi(radıyallahu anhu)

Mekke çilesi içinde, çile üzerine çile çeken bu seçkin sahâbi, binbir zorlukla hicret edip Kuba’ya varmıştı. Onun ardından da diğer sahâbîler, duruma göre birer, ikişer, üçer, beşer, kafileler halinde hicret etmişlerdi.

Ebû Seleme (ra), Peygamberimiz aleyhisselâm’ın halalarından Berre Hala’nın oğluydu. Kuba’ya ilk giren ve ilk muhâcir olan Ebû Seleme Ailesi’nin, oldukça ilginç hicret hikâyesi vardır.

Ebû Seleme’nin hanımı Ümmü Seleme Hind binti Ebû Ümeyye bin Muğîre bin el-Mahzûmiyye idi (radıyallahu anha)[1]

Hanım sahâbîler arasında özel bir yeri olan bu seçkin sahâbi, uzun yıllar bu meşhur hicret yolculuklarını anlatır dururdu. Çünkü gerçekten çok çekmişti…

Bu meşhur hicret olayını hep birlikte görelim…

Ebû Seleme ailece Medine’ye hicret etmeye karar verince hemen devesini hazırladı. Deveye hanımını bindirip oğlu Seleme’yi de kucağına verdi. Devenin yularını çekerek yola koyuldular. Bu sırada Ümmü Seleme’nin mensubu olduğu Muğîre oğullarının erkekleri, onları böyle ailece yola çıkmış görünce, çıkıp önlerini kestiler. Öfkeli bir şekilde tehditler savurarak Ebû Seleme’ye çıkışmaya başladılar[2]

- Ey Ebû Seleme! Sen kendini elimizden kurtarmaya çalışıyorsun, buna bir diyeceğimiz yok!

- Öyleyse yolumuzu neden kestiniz?

- Bizim seninle bir işimiz yok! Ama hanımını götüremezsin!

- Neden, hanım da çocuk da benim değil mi?

- Ümmü Seleme Hind senin hanımın olabilir. Ama o bizim kabiledendir. Sen bizim kabileden olan birini alıp götüremezsin!

- O benim ailem olsa da mı?

- Evet, o senin ailen olsa da götüremezsin! Biz buna izin vermeyiz!

- Ben sizden bir şey istemiyorum ki! Sadece ailemle beraber hicret etmek üzere yola çıktım.

- Onu alıp bizden uzak bir yerlere götüremezsin![3]

Bir anda iş çok büyüdü. Öyle ki, Ümmü Seleme’yi, kucağındaki çocukla birlikte zorla deveden indirip alıkoydular.

Bu olayı duyan ve gören Ebû Seleme’nin akrabaları olan Abdulesed oğullarının erkekleri de, koşarak olay yerine geldiler. Gelir gelmez hemen olaya girdiler…

- Ne oluyor burada?

- Ne olduğunu görmüyor musunuz?

- Neden ayırdınız bu aileyi?

- Biz kendi kabilemizden olan Ümmü Seleme’yi bir yere göndermeyiz!

- İyi ama Ümmü Seleme evli değil mi?

- Evli olsun!

- Evli bir hanımı kocasından nasıl ayırırsınız peki?

- Ya kocası burada bizimle kalır, ya da hanımını alırız elinden!

- Siz mademki hanımını alıyorsunuz, biz de çocuğu size bırakmayız!

- Neden?

- Çünkü o çocuk bizim kabileden olan Ebû Seleme’nin oğludur!

- Ama aynı zamanda bizim kabileden olan Ümmü Seleme’nin de oğludur!

- Öyleyse gelin bu aileyi parçalamayalım!

- Anne ile oğlunu aldık biz!

- Annesini alsanız da oğlunu size vermeyiz! Çünkü siz, bu zavallı hanımı kocasından ayırdınız![4]

Bir yandan böyle atışıyorlar, bir yandan da zavallı çocuğu aralarında çekiştiriyorlardı!

Yavrucağı “alamazsınız-alırız” derken, öyle çekiştirip durdular ki sonunda zavallı çocuğun kolu çıktı![5] Buna rağmen arbede devam etti!

Zavallı çocuğun attığı çığlıklara bakmadan, hem anne-babasından ayırmışlar, hem de kolunu çıkarmışlardı.

Abdulesed oğullarının adamları çocuğu alıp götürdüler. Muğîre oğulları da Ümmü Seleme’yi çekip götürdüler. Ebû Seleme ise çaresiz bir şekilde gözyaşları ile beraber Medine yoluna düştü. Ailece hicret edecekti, ama gel gör ki, tek başına hicret etmek zorunda kaldı.[6]

İnsanlık ve insaftan yana nasipsiz akrabalar, bu güzel aileyi parçalamışlardı. Anne bir yanda, baba bir yanda, çocuk bir yanda; her biri bir yana düşmüştü!

Her şeye rağmen Allah’a tevekkül eden Ebû Seleme (ra), hicret için yoluna devam etti. Ailesini de çocuğunu da çok sevmesine rağmen, bu yolda destansı bir sabır sergiledi. Hem yol aldı hem de ailesi için dua etti.

Diğer yandan da Ümmü Seleme (ra), çile dikenliğinden gül devşirme çabasına girmişti. Her sabah Mekke dışındaki Ebtah mevkiine çıkar, orada oturur akşama kadar ağlardı. Bir yandan ağlar, diğer yandan da yana yakıla dua ederdi.

Anne bir yanda, baba bir yanda çocuk bir yandaydı… Hain müşrikler bu güzel aileyi parçalamışlardı. Her biri bir yanda sabır ipine sarılmıştı. Gönülleri ayrılık ateşiyle yanıp kavrulsa da, dillerinden duayı eksik etmiyorlardı.

Bu durum bir yıla yakın devam etti.[7]

Yine bir gün Ebtah’ta oturup, çile dikenliğinden gül devşirmeye çalışan Ümmü Seleme (ra), gözyaşlarını gönlüne akıtarak dua ediyordu. O, bu haldeyken amcaoğullarından Ahmed bin el-Muğîre oradan geçiyordu. Ümmü Seleme’nin bu acıklı halini görünce şefkat damarları kabarıp, ona çok acıdı.

Sadece acımakla yetinmeyen Ahmed bin el-Muğîre, hemen gidip kabilesine sertçe çıkıştı.[8]

- Bu kadar zulüm yeter artık!

- Ne zulmü?

- Bilmez gibi davranmayın!

- Kime zulmetmişiz, açık konuş?

- Ümmü Seleme’ye!

- Akrabasınız diye mi onu korumaya çalışıyorsun?

- Zavallı kadıncağızın yakasını artık bırakmayacak mısınız?

- Hele biraz daha beklesin!

- Bu kadarı yetişir, insafa gelin artık!

- Ne yapmamızı istiyorsun peki?

- O’nu, kocasını ve çocuğunu birbirinden ayırdınız! Yeter artık!

- Bunu kendileri istedi!

- Ne yaptılar size peki?

- Putlarımızı terk ettiler, yetmez mi?

- Herkesin inancı kendine, bırakın artık bu aileyle uğraşmayı!

Kavmi ile münakaşa eden Ahmed bin el-Muğîre, nihayet akrabaları için teminat almayı başardı. Onlar da Ümmü Seleme’nin yanına geldiler.[9]

- Eğer hâlâ istiyorsan kocanın yanına gidebilirsin!

- İstiyorum elbet, ama oğlumu almadan bir yere gitmek!

- Biz seni tutuklamıştık, şimdi serbest bırakıyoruz. Oğlun ise Abdulesed oğullarının elindedir. Biz ona karışamayız!

Muğîre oğullarının Ümmü Seleme’yi serbest bıraktıklarını gören Abdulesed oğulları da oğlunu getirip annesine teslim ettiler.[10]

Bunun üzerine hemen yol hazırlığını görüp devesini hazırlayan Ümmü Seleme, oğlunu da kucağına alarak devesine bindi. Bir yandan hicret etmek, diğer yandan da kocasına kavuşmak üzere Medine’ye doğru yola koyuldu. 

Kucağındaki oğlu ile beraber olan Ümmü Seleme, bu uzun ve yorucu yolda yapayalnız yol alıyordu. Sevgili oğlundan başka onunla beraber Allah’ın tek kulu bile yoktu. Bir yandan yol alıyor, bir yandan da “İnşallah yolda birilerini bulur, ona katılırım. Sonra da yoluma devam eder gidip kocama kavuşurum.” diye iç geçiriyordu.[11]

Bu şekilde Ten’im denilen yere kadar vardı. Yolun zorlukları onu düşündürürken orada Abduddâr oğullarının akrabalarından Osman bin Talha’ya rastladı. Ümmü Seleme’yi tanıyan Osman bin Talha merakla sordu:

- Ey Ebû Ümeyye’nin kızı! Nereye böyle?

- Medine’ye, kocama gidiyorum!

- Beraberinde kimse yok mu?

- Hayır, Allah’tan ve şu yavrumdan başka kimse yok!

- Yemin olsun ki seni yalnız bırakmayacağım!

- Ne yapacaksın peki?

- Seni götürüp kocana teslim edeceğim!

- Eğer bunu yaparsan bana çok büyük bir iyilik yapmış olursun!

Osman bin Talha acele ile devesini hazırlayıp Ümmü Seleme’nin önüne düştü. Böylece birlikte yola devam ettiler.[12]

İnanılmayacak kadar ince ve nazik davranan Osman bin Talha, her bakımdan çok faziletli bir yol arkadaşı oldu.

İyice yorulup konaklanacak bir yere geldiklerinde hemen Ümmü Seleme’nin devesini çöktürüyor, inmesine yardımcı oluyordu. İndikten sonra da devenin sırtından yükünü indiriyor, onu ağaca bağlayıp kendisi biraz uzağa çekilip ayrı bir yerde dinleniyordu.

Ümmü Seleme (ra) de, kendisine gösterilen ağacın altında dinleniyordu. Hareket zamanı gelince de, yine o devesini hazırlıyor, yükünü üzerine yüklüyordu. Ümmü Seleme’nin rahatça deveye binmesi için deveyi çökertiyor, sonra bir kenara çekilerek sesleniyordu…

- Mola bitti, haydi şimdi devene bin!

Ümmü Seleme bindikten sonra da yine önüne düşüyor, ikinci bir konaklama yerine kadar böylece devam ediyordu. Onun yardımıyla bu şekilde yolculukları Medine’ye varıncaya kadar sürdü.[13]

Medine yakınlarındaki Amr oğulları kabilesine ait Kuba Köyü’nü görünce, son defa Ümmü Seleme’ye dönüp seslendi:

- Ey Ümmü Seleme! İşte, kocan bu köydedir! Allah’ın selameti başına olsun! Ben artık dönüyorum!

- Allah sana her şeyin hayrını versin ey Osman bin Talha! Allah yolunu açık etsin! Allah sana en kısa zamanda hidayet versin![14]

Ümmü Seleme’nin duasını alan Osman bin Talha ayrılıp Mekke istikametine doğru dönünce, Ümmü Seleme de Kuba’ya doğru devesini sürdü.

Osman bin Talha, Ümmü Seleme ile yolculuk yaptığında henüz Müslüman olmamıştı. Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra Müslüman oldu.

Uzun süreli bu çile günlerinden sonra Ebû Seleme Ailesi nihayet bir araya geldi.

Ümmü Seleme (ra), o günleri anlatırken hep şöyle derdi:

- İslâm’da bizim ailemizin başına gelen musibetin, başka bir ailenin başına geldiğini bilmiyor ve de sanmıyorum!

Yine o hicrette kendisinin ve ailesinin başına gelen sıkıntıları dile getirirken, Osman bin Talha’yı hep hayırla yâd ederdi:

- Osman bin Talha’dan daha iyi bir arkadaş görmedim! Allah’a yemin ederim ki, Araplar arasında bu zât kadar faziletli birine rastlamadım. Konaklanacak bir yere geldiğimizde devemi çöktürür, inmeme yardımcı olurdu. İndikten sonra da devenin sırtından yükünü indirir, onu ağaca bağlardı ve biraz uzağa çekilirdi. Ben de ağacın altında dinlenirdim. Hareket zamanı gelince yine o devemi hazırlar yükünü üzerine kor ve bana “Haydi, bin bakalım.” derdi. Ben bindikten sonra da yine önüme düşer, ikinci bir konaklama yerine kadar böylece devam ederdik. Onun yardımıyla bu şekilde yolculuğumuzu Medine’ye varıncaya kadar sürdürdük.[15]

Ebû Seleme Ailesi’nin hicret dramı böyle neticelenmişti…


 


[1] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 1, S. 459-468.

[2] İbn Hazm, Cevâimu’s-Sîre, s. 144.

[3] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 5, S. 371.

[4] Taberî, Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 1, S. 100-101.

[5] İbn Kesîr, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 3, S. 207, 259-260.

[6] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, c. 1, S. 171, 175.

[7] İbn Hacer Askalânî, el-İsâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 4, S. 423.

[8] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 84.

[9] Belâzürî, Ensâbu’l-Eşrâf, c. 1, S. 258.

[10] Zehebî, Târihu’l-İslâm, s. 312.

[11] Ebû Nuaym el-İsfahânî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 1, S. 50.

[12] Beyhâkî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 1, S. 385-386.

[13] Süheylî, er-Ravdu’l-Unuf fî Şerhi’s-Sîretü’n-Nebeviyye li’bni Hişâm, c. 1, S. 453.

[14] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 1, S. 468.

[15] İbn Hacer Askalânî, el-İsâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 4, S. 424.

Yazar: