Yeni yorum ekle

Osmanlı’da Eğitim

 

Haydi, bu yazının hatırına birkaç saatliğine kendinizi üç yüz yıl önce Kayseri’de yaşayan biri gibi hayal edin!

Bir ablanız, üç de ağabeyiniz var. Siz en küçüklerisiniz. Hepiniz ilk eğitiminizi mahalledeki meşhur Hafız Abdullah Efendi’nin Sıbyan Mektebi’nde aldınız. Okumayı, yazmayı, dört işlemi ve genel ahlak kurallarını burada öğrendiniz.

Ablanız çok zeki biri olsun. Bu yüzden annenizden ve mahalledeki becerikli hanımlardan aldığı dikiş-nakış dersleri ona yetmeyecektir. Tam o günlerde sizin mahalleye İstanbul’dan saraylı bir hanımefendi taşınacak. Anneniz ve mahalledeki hanımlar ona “hoş geldin” ziyaretine gittiklerinde Topkapı Sarayı’ndaki dokuz yıllık eğitim hayatı sırasında matematik, tarih ve coğrafya dersleri aldığını ve özellikle de bu derslerde çok başarılı olduğunu öğreneceklerdir. Ablanız bunu duyar da durur mu? Hani ilim müminin yitik malı ya! Hani biz ilmi akşam aldığında sabaha, sabah aldığında akşama bırakmadan dağıtan bir medeniyetin çocuklarıydık ya. Bu yüzden ablanız talep eder. Neyi mi? Yitik malını o saraylı hanımefendiden almayı. İşte bu yüzden haftanın üç günü öğlene kadar üçer saat o saraylı hanımefendinin konağındaki derslerine devam ediyor şu sıralar.

Büyük ağabeyiniz Zahid Efendi,  Sıbyan Mektebi’ni bitirince Kayseri’deki “…………….” Tekkesi’nde hadis, usul-i fıkıh ve tefsir derslerine devam etmeye karar vermiş. Kim bilir belki de dayınızın o tekkenin müntesibi olması ağabeyinizi etkilemiştir. İçinizde dayısı ile arası en iyi olan o. Belki bundandır.

Ortanca ağabeyinizin ne okumakta ne de sanatta gözü yok. O babanıza hayran. Tıpkı onun gibi çok para kazanan iyi bir tüccar olmak istiyor. Bu yüzden sabahtan akşama kadar babanızın pastırma dükkânında… Bu aralar babanızı, İstanbul’da yeni bir şube açmak için ikna etmeye çalışıyor. Kim bilir belki de otuz yıl önce Boğaz Köprüsü’nü satan Kayserili sizin bu ortanca ağabeyinizin soyundan geliyordur. Bu arada yanlış anlaşılmasın; ortanca ağabeyiniz de ilmi ve âlimleri sever, onlara hürmet gösterir. Ama Mevlana’nın dediği gibi, mademki insanlar madene benzerler, herkes altın olacak diye bir kaide yok. Demiri de var, bakırı da var madenlerin. Sadece madeninin hakkını verebiliyor mu ona bakmak lazım.

Küçük ağabeyinizi unuttuk! O, içinizde en sakin, en kendi halinde olanınızdı. Sıbyan Mektebi’ni bitirince babanız onu medreseye göndermek istedi ama hem kendisi hem de anneniz buna razı olmadı. Zira medrese demek vakti gelince ayrılık demek, hasret demek, meşakkat demekti. Anneniz toprağa basarken, toprağı incitirim korkusu ile yeryüzünde yürüyen bu çocuğu yakınında tutmak istedi hep. Bir ustanın sessizliği, sabrı, merhameti ve inceliği vardı bu çocukta. Zaten ne zaman babanızın dükkânına gitse pastırmalarla, müşterilerle değil yandaki telkari ustası Hasan Efendi ile daha çok ilgilenirdi. Bazen saatlerce Hasan Efendi’yi dikkatle izlediği olurdu. İşte bu yüzden şimdi Kayseri’nin en ünlü telkari ustası o.

Gel gelelim size…

Babanızın dedesinin molla olmasından mıdır veya babanızın onu hep hayranlıkla yâd etmesinden midir yoksa levh-i mahfuzda yazılı başka sırlar mı vardır bilinmez… Tutturdunuz “Medresede okuyacağım.” diye. Anneniz yine karşı çıktı ama bu kez o yalnızdı. Hem fazla da direnmedi; çünkü Sıbyan Mektebi’nden sonra gideceğiniz ilk medrese olan, Yirmili Medreselerden birisi sayılan Gıyasiye Medresesi, Kayseri’deydi[1] ve sizin mahalleye de yalnızca yarım saatlik uzaklıktaydı. Belki içerik itibariyle benzetilemez ama yaşınız göz önüne alındığında bu yirmi haşiyeli tecrid medreselerini bir tür ortaokul gibi kabul edebilirsiniz. Yalnız yatılıdır bilesiniz. Öyle konu-komşu çocukları içinde, ana-baba eteğinde, dersten sonra çelik-çomak oynayarak öğretim alabilirsiniz ama ilim alamazsınız. Çünkü siz çok ciddi bir işle uğraşmayı kendiniz tercih ettiniz.

Genel olarak diğer medreselerde olduğu gibi sizin medreseniz de ortasında üstü açık bir avlunun etrafına dizilmiş odalar ve kıbleye bakan bir derslikten oluşuyor. Tam ortada fıskiyeli bir havuzunuz var. Müderrisiniz Hace Kasım Efendi’nin arzusu üzerine muidiniz (asistan) Rıza Bey havuzun etrafına pembe-kırmızı güller dikmiş. Siz, özellikle yağmur yağdığı günlerde odanızın önündeki revakların altında durup havuzdaki suyu ve güllerin üzerine düşen yağmur damlalarını seyretmeyi ve bu arada çaktırmadan derin nefes alıp yağmur düşmüş toprak kokusunu içinize çekmeyi çok seversiniz değil mi?

Sıbyan Mektebi’nde size talebe diyorlardı ama artık burada adınız: suhte. Aslında Farsça bir kelime suhte. “Yanmış” demek.[2] Halk arasında hâlâ devam eden “softa” kelimesi bunun bozulmuş hali. Düşünsenize daha onlu yaşlardasınız ama insanlar sizi “Hakk-hakikat aşkı ile yanmış-yakılmış” kişi diye çağırıyor. Beşincisinde değilse bile yüzüncüsünde bu kelime sizi kendi cazibe alanına çeker. Ve öyle olmanız gerektiğini kabullenirsiniz.

Çok uzun bir yolun başındasınız. Çünkü siz matematik mühendisi olmayı hatta Osmanlı ordusu için çalışan, buluşlar yapan bir teknik eleman olmayı istiyorsunuz. Varmak istediğiniz hedefe giden yolun başı bu Yirmili Medrese. Ama size burada hangi dersleri veriyorlar biliyor musunuz: Kelâm, Belâgat ve Fıkıh. Dönem dönem bölgeye göre bir-iki farklı ekleme yapılsa da ana esas bu. Bu medreselerde Seyyid Şerif Cürcani’nin kelam sahasındaki “Haşiye-i Tecrid” adlı eseri okutulduğundan[3] medreselere bu isim verildiği gibi, müderrisi günlük 20 akçe yevmiye aldığından “Yirmili Medrese” de denmiştir. Sadeddin Taftazani’nin belagat ilmine dair “Mutavvel”i de yine burada okuyacağınız en önemli ders kitaplarından. Mantık’a ise, “İsaguci” ile başlayacaksınız.

Şimdi düşünüyorum da günümüz öğrencilerinin SBS’lerde LYS ve YGS’lerde özellikle yorum sorularında zorlanmalarının bir sebebi de mantık ve akıl yürütme ile ilgili başlı başına bağımsız bir derslerinin olmayışı olabilir mi? Matematikçi de olsanız, tarih okumak da isteseniz hatta coğrafyacı olmak isteseniz dahi size yine  önce kelam, mantık, belagat ve fıkıh okutacaklar.

Ben Mutavvel, Haşiye-i Tecrid ve İsaguci’yi kitap okuma listeme aldım bile.

Gelelim bunları nasıl okuyacağınıza… Tabii ki hocanızla birlikte…

Önce iki kişilik odanızdan kalkıp şöyle bir avluya çıkacaksınız. Revakların altından, köşedeki abdest alacağınız lavabolara gideceksiniz. Bu arada sabahın o taze ve serin nefesini yüzünüzde hissedeceksiniz. Eğer medresenizin yanında cami varsa camide yoksa medresenin içindeki mescitte sabah namazını birlikte kılacaksınız. Mutlaka yakınınızda bir aşevi-imarethane olmalı. İşte oraya kadar gidip kahvaltı edeceksiniz. Aman sıkı yapın kahvaltınızı çünkü öğle namazına kadar dersler devam edecek. 16. asra kadar günde dört saat ders gören öğrenciler, affedersiniz suhteler, 16.yy’dan sonra beş saat ders görmeye başlamışlar. Kanuni ve oğlu Sarı Selim, medreselerinde bunu şart koşmuşlardı. Öğle namazının edasından sonra kütüphane veya camide kendiniz ders çalışacaksınız. E yatılısınız ya! Mahalle arkadaşı yok, internet yok, sörf yok. Mecburen bir sonraki günün dersi için hazırlık yapacaksınız.

Medresenin en büyüğünde bile okusanız müderrisinizin ders halkasında aynı anda yirmiden fazla suhte olamazdı. Halka olup hocaya yakın durduğunuz, dizüstü oturduğunuz için yayılamayacağınızdan bir de hocanızın gözleri, sizin gözlerinizi asla bırakmayacağından, uyumakmış, dikkat dağılması imiş, bunlar sizin değil bugünün ÖĞRENCİLERİNİN (sadece öğrenen ve sonra da unutan) problemi olacak.

Salı günü hafta tatiliniz var. Dini bayram ve kandillerde de tatildesiniz. Öyle yaz tatiliniz şubat tatiliniz yok ama ramazan ayında senelik tatile çıkacaksınız. Bazen anne-babanızın yanına gidebilirsiniz ama çoğu ramazan ayını davetli veya davetsiz, köy ve kasabalarda geçireceksiniz. Hem bütün öğrendiklerinizi, birikimlerinizi buradaki halka aktararak bir tür staj yapacaksınız hem de hizmetinize karşılık size bir sene yetecek miktarda çeşitli maddi imkân ve parayı elde etmiş olacaksınız.[4]

Her gün öğle ve ikindi arası dinlenme saatiniz. Perşembe-cuma günleri de tatildesiniz çünkü araştırma, istinsah ve müzakere işlerini bu günlerde yapacaksınız.

Sınıf geçme ya da ders yılını bitirme esasına göre belirlenmiş bir programınız yok. Eğitiminiz kitap bitirme esasına dayanıyor. Bazılarının bir yılda bitirebildiği bir kitabı siz 3 ayda da bitirebilirsiniz. Bu arada siz, şerh edebilesiniz ve not alabilesiniz diye, okuduğunuz ya da istinsah ettiğiniz kitabın alt-üst ve sağ taraflarının boş bırakıldığını biliyorsunuz değil mi? Not alırken de dikkatli ve okunaklı yazmalısınız. Yoksa İmam-ı Azam’ın okunaksız yazan talebesine yaptığı ikaz, size de hatırlatılır:

“Dikkatli ve okunaklı yaz. İhtiyarladığında kendin okuyamazsın. Ölürsen, başkası okuyamaz ve sana hayır duada bulunmaz.”[5]

Sana burada gecelerin ne kadar önemli olduğunu da anlatacaklar. Bir Allah âşıkları, bir de ilim âşıkları geceyi sevgiliyi bekler gibi beklerler. “Ah bir el ayak çekilse…” derler. “Oda arkadaşım bir uyusa.” “O ve ben baş başa kalabilsek. Ben sabahlara kadar O’nun ismini söylesem… O’nun sözlerini tekrarlasam…” Derler ki âşıklar gece oldu mu bu yüzden dellenirler. Gerçi ilim âşığının yolu da ilerde Allah âşığının yolu ile birleşir zaten.

Ders çalışmak için bir, akşam namazı ile yatsı namazı arasındaki vakti kaçırma diyecekler sana, bir de seher vakti sabah namazına kadar olan zamanı… Hep düşünmüşümdür, akşam vakti yapılan dersler, sohbetler bu yüzden mi bu kadar lezzetlidir?

Kısacası ders çalışmak için en feyizli ve bereketli zamanlardır bunlar. Tembellik; çok yemek ve çok çok su içmekten ileri gelir, diyeceklerdir sana. Çok yemenin unutkanlık meydana getirdiğini söyleyeceklerdir. Zira çok yemek çok balgam meydana getirecek bu da unutkanlığa sebep olacaktır.[6] Bayat ekmek, biraz kuru üzüm veya misvak kullanmanın balgamı kestiğini, bu yüzden hafızayı kuvvetlendirip, zekâyı parlattığını da ekleyecekler.

Kalemini ve not defterini asla yanından ayırmaman gerektiğini öğretecekler. Zira işittiğin faydalı şeyleri hemen not alacaksın. Sözün uçtuğunu yazının kaldığını, aklın unuttuğunu kalemin unutmadığını, ilmin hocanın ağzından alındığını anlatacaklar.

Bu arada çok zeki olduğunuz için, bir yılda bu 3-4 dersi verip geçtiğinize dair icazetnamenizi alıp eve geri döndünüz. İşte asıl kıyamet şimdi kopacak. Çünkü yaşınız daha 15 bile değil ama bir üst medrese olan Otuzlu (Hareket-i Haric veya Miftah Medresesi)[7] Medrese’ye gitmek isteyeceksiniz. Fakat Kayseri’ye en yakın Otuzlu Medrese ya Konya’daki Nalıncı Medresesi veya Ankara’daki Yeni Medrese’dir.

Anneniz ne kadar itiraz etse de sizin kararlı oluşunuz ayrıca medresede öğrendiğiniz ilimle ilgili birçok âyet ve hadisin zikri bütün itirazları söndürecek zaten…

Geriye yapılacak iki şey kalıyor: hayır dua ve birkaç kat çamaşırınızın konduğu bohça.

Sizin de anneniz koltuk altınıza içi para dolu bir kese dikip saklar mı bilmiyoruz ama inanın böyle yapmasa da o paralara hiç ihtiyacınız olmayacak. Zira menzilinize varıncaya kadar her konak yerinde üç gün boyunca bedava yiyip-içip yatacağınız kervansaraylarla kolayca medresenize ulaşacaksınız. Yaya yürüme mesafesi düşünülerek yapılmış olan kervansaraylar yol boyunca size eşlik edecek. Zaten medresenin yanında aşeviniz, kütüphaneniz, bedava yıkanacağınız hamamınız, caminiz hatta hastane pardon şifahaneniz ve eczaneniz de var. E bir de ara sıra cebinize, şimdilerin bursu gibi, harçlık koyan, ilmi alan veya veren olamadığı için üçüncüsü yani “bu ikisini seven” olmaya azmetmiş amcalarınız, dedeleriniz de var. Sizde de gayret var. E daha ne olsun?

Burada da belagat-kelam-fıkıh-mantık okumaya devam edersiniz. Bir farklılık; hadis (Mesabih isimli kitaptan) dersi de alırsınız. Kâtip Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in Otuzlu Medreselerde “Miftah-ı Meani” ve “Sadru’ş Şeria”’nın okutulmasını emrettiğini de yazar.[8]

Burayı da bir yılda bitirdiniz diyelim. Artık bir açıdan bugünkü lise eğitiminize benzeyen “Dâhil Medreselerine” başlayabilirsiniz. Dikkat edilirse Osmanlı’da sizinle aynı yaştaki çocuğun yaptığı dersler sayı itibarı ile az ancak içerik itibarı ile daha ağır ve düşünceye, öğrendiğini en güzel şekilde ifade etmeye yönelik derslerdir.

Kırklı (Telvih veya İptidai Dâhil) Medresede benzer dersleri görürken artık Ellili (Hareket-i Dâhil Medresesi) Medresede derslerinize Buhari’den hadis, Keşşaf ve Beyzavi’den tefsir eklenmiştir.

Kırklı Medreseyi Ankara’da Sarı Hatip Medresesi’nde okumuştunuz ama Allah’tan Kayseri’deki Hondi Hatun Medresesi Ellili Medreselerdendi. Yani tam bıyıklarınızın yeni terlediği zamanlar anacığınızın yanındasınız.

Bundan sonrası İstanbul yolları ve Fatih’in Sahn-ı Seman Medreseleri…

Yani bir tür üniversite ve ihtisaslaşma yeri…

 


          [1] İslam Müesseseleri Tarihi, Hüseyin Uslu, İstanbul, 1985.

[2] Osmanlı’da Eğitim Öğretim, Ziya Kazıcı, İstanbul 2004, s.175.

[3] A.g.eser s.123.

[4] Ünver Süheyl, Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, s.98.

[5] Talim müteallim, İlim öğrenme adabı, Abdullah Naim Şener, İstanbul 1979, s.29.

[6] A.g.e. s.33.

[7] Bütün Yönleriyle Osmanlı, Erol Özbilgen, İstanbul 2003, s.309.

[8] Osmanlı’da Eğitim Öğretim, Ziya Kazıcı, İstanbul 2004, s.124.

Yazar: 
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.