Ümmetin Hakimi: Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh

Rasûlullah (s.a.s)’in "ümmetimin en abidi ve en müttakisi”[1] diyerek iltifatta bulunduğu Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, Medineli olup Hazrec kabilesine mensuptur. Asıl ismi Âmir olmakla birlikte daha çok künyesiyle tanınmıştır.[2]

Hz. Peygamber’in gözde sahabilerinden biri olan Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, Ensardan İslam’a giren son kişi olarak kabul edilir.[3] Müslüman olmasına vesile olan kişi yakın arkadaşı, Abdullah b. Revâha’dır.

İslam ile Tanışma

Rasûlullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiğinde Ebu’d-Derdâ 20-22 yaşlarında bir delikanlı; Medine’ye hicret etiğinde ise 32-35 yaşlarında, delikanlılıktan olgunluğa doğru yürüyen bir tüccardı. İşine son derece bağlı olan Ebu’d-Derdâ, Medine’nin en iyi kokularının satıldığı dükkanın sahibiydi. Vaktinin çoğunu dükkanında geçirir, ticaretten başka hiçbir şeyi düşünmezdi. Efendimiz aleyhisselâm’ın Mekke’de 13 yıl boyunca İslam’ı anlatması Ebu’d-Derdâ’nın ilgisini çekmemiş, Medine’ye hicret ettiği iki yıl boyunca bir gün bile Mescid-i Nebevi’ye gidip “Bu gelen kimdir?” diye sormamıştı.

Hz. Peygamber’e ve İslam’a dair hiçbir merak taşımayan Ebu’d-Derdâ’nın bu hali dostu Abdullah b. Revâha’yı çok üzüyordu.  Allah Rasûlü’nün şairlerinden olan Abdullah b. Revâha, Medine’nin ilk müslümanlarındandı. İman etmeninin mutluluğunu yüreğinin derinliklerinde hissetmiş olan Abdullah, dostu Ebu’d-Derdâ’yı çok seviyor, onun da İslam’la şereflenmesini arzuluyordu. Ebu’d-Derdâ’nın yanına geldikçe ona İslam’dan bahsediyor ve Kur'ân  okuyordu. Ebu’d-Derdâ ise anlattıklarına kulak tıkıyor, onu dinlemiyordu. Ancak Abdullah, dostunun cehenneme yürüyüşüne seyirci kalamazdı. O dinlemese de, yanından kovsa da ona İslam’ı anlatacak, dostluğunun hakkını verecekti.

İki yıl boyunca bu ızdırabın altında inleyen Abdullah b. Revâha radıyallahu anh, Bedir Gazvesi için yola çıkmadan evvel kılıcını kuşanmış bir vaziyette Ebu’d-Derdâ’nın yanına gitti. Olur da Bedir’den dönemezsem kardeşim şirk üzere kalmasın, hiç değilse giderken onu kazanayım düşüncesiyle yeniden İslam’a davet etti. Ancak Ebu’d-Derdâ, Abdullah’ın davetini yine reddetti.

Ebu’d-Derdâ, Müslümanlar Bedir'den dönünceye kadar Abdullah'ın hasretiyle yanıp tutuşurken Abdullah Medine’ye dönünceye kadar Ebu’d-Derdâ’nın hidayetini için Rabbine yalvardı.

Geç Gelen İman

Abdullah b. Revâha Bedir’den döndükten sonra da Ebu’d-Derdâ’yı sürekli İslam'a davet etti. Yine bir gün evine gittiğinde kapıyı açan Ümmü’d-Derdâ, kocasının evde olmadığını, ancak gelmek üzere olduğunu söyleyerek Abdullah’ı içeri davet etti.

Abdullah, Ebu’d-Derdâ’yı beklerken odanın bir köşesinde ona ait olan putu gördü.  Abdullah, onu ne zaman İslam’a çağırsa, Ebu’d-Derdâ dinlemekten kaçınır ve bu çok sevdiği puta yapışırdı. Esasında Medineliler, Medine’ye 15 km mesafedeki Müşellel denilen yerde bulunan Menât putuna taparlardı. Ancak içlerinden hali vakti yerinde olanlar bir put daha edinir ve evlerinin bir köşesine koyarak ona tazimde bulunurlardı. Putun karşısına geçen Abdullah b. Revâha tahtadan yapılmış olan putu paramparça edip parçalarını etrafa saçtı. O sırada da şu beyiti okuyordu:

“Şeytanların isimlerinden arın artık tümüyle,

Bil ki Allahla beraber çağrılan her şey batıldır.”[4]

Gürültüyü duyup gelen Ümmü’d-Derdâ’nın çabaları Abdullah’ı engellemeye yetmedi. Abdullah putu parçaladıktan sonra Ebu’d-Derdâ’nın gelişini beklemeden çıkıp gitti.

Eve geldiğinde durumu öğrenen Ebu’d-Derdâ (ra) ilk anda Abdullah (ra)’ın yaptığına çok sinirlendi. Ancak durumu bir kez daha düşündükten sonra dilinden şu cümleler döküldü:

“Eğer putta bir marifet olsaydı, kendisini savunur ve korurdu. Kendisini koruyamayan bu şey beni nasıl korusun?"

Soluğu Abdullah b. Revâha (ra)’ın evinde alan Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, Müslüman olmak istediğini söyleyerek Kelime-i Şehadet getirdi. Tek gayesi bu güzelliği yaşamak ve yaşatabilmek olan Abdullah b. Revâha, dostunun kolundan tuttuğu gibi onu Allah Rasûlü’ne götürdü. Ebu’d-Derdâ, huzuru risalette bir kez daha Kelime-i Şehadet getirerek İslam’a girdiğini ilan etti. Kaynaklarda bu hadisenin Bedir savaşından hemen sonra gerçekleştiği kaydedilir.[5]

Medine’nin iman halkasına katılan son ferdi, Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh oldu. O, Müslüman olduktan sonra Efendimiz aleyhisselâm’ın yanından hiç ayrılmadı, O’ndan imanın hakikatlerini öğrendi ve suffe mektebinin en gözde talebelerinden biri oldu. Geç bir dönemde İslam’a girmesine rağmen bundan sonraki hayatını tamamen dinine adadı.

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’ın Müslüman olmasından son derece memnun olan Allah Rasûlü, onu Selmân-ı Fârisî ile kardeş yaptı.[6] Ebu’d-Derdâ, başta Uhud savaşı olmakla üzere bütün gazvelerde Hz. Peygamber’in yanında bulundu. Onun bilhassa Uhud’da büyük bir şecâat ve fedakârlık gösterdiği rivayet edilir. Efendimiz aleyhisselâm Uhud günü Ebu’d-Derdâ’ya hitaben şöyle buyurur: “Üveymir ne de güzel bir süvaridir.”[7]

Bir Gönülde İki Sevda Olmaz

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’ın Müslüman olduktan sonraki hayatına baktığımızda onun ilim basamaklarını birer birer çıktığını görürüz. Hicretin 4. veya 5. yılında çok sevdiği dükkânını kapatma kararı alır ve ticareti ilme feda eder. Çünkü o, bir oyun ve eğlenceden ibaret olan dünyadan ve içindeki dünyalıklardan vazgeçen salih bir mü’mindir.

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh ticaretten vazgeçişini şöyle anlatır: “Müslüman olduktan sonra hem ticaret, hem ibadet yapmak istedim. Fakat ikisinin bir arada olamayacağını anlayınca ticareti bırakıp ibadete yöneldim.”[8]

Vaktinin çoğunu Mescid-i Nebevi’de, Hz. Peygamber’in dizinin dibinde geçiren Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, zaman zaman Allah Rasûlü’ne sorular sorardı. Bir defasında şöyle bir soru sormuştu:

“Yâ Rasûlallah! Zenginler dünyayı da ahireti de kazandılar. Onlar hem namaz kılıyor, hem oruç tutuyor, hem de sadaka veriyorlar. Fakat biz fakir olduğumuz için sadaka veremiyoruz.”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Sana bir şey söyleyeyim mi? Sen onu yaptığında kavuştuğun şeye, ancak onu yapanlar kavuşabilirler; yapmayanlardan hiçbiri de başka bir yolla ona yetişemezler. Her namazdan sonra 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 34 defa da Allahü Ekber de.”

Rasûlullah (s.a.s)’in önde gelen ashabından olan Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, samimi bir kimseydi. Bildiklerini söylemekten çekinmez, yöneticileri tenkitten geri durmazdı. Ayrıca halkı iyilik etmeye, âhireti düşünmeye, yetimleri gözetmeye, köle azat etmeye, Allah'ı zikretmeye, mütevazı ve dünyaya karşı tok gözlü olmaya, zulümden kaçınmaya teşvik ederdi. Rasûlullah’tan bir hadis aktardığında “Allah’ım, şayet böyle değilse buna benzer bir sözdü ve şeklen böyleydi” derdi.[9]

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh sahabe arasında takvası ve ibadete düşkünlüğü ile meşhurdu. Allah Rasûlü (s.a.s) hayatta iken Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sona ezberleyen birkaç sahabiden biriydi. Efendimiz aleyhisselâm vefat etmeye yakın nasıl ki gelen ayetleri Cebrail aleyhiselâma arz ettiyse, ashabının içerisinde de o güne kadar inen ayetleri Hz. Peygamber’e arz eden sahabiler vardı. Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh da bu sahabilerdendi.

Hanımı Ümmü’d-Derdâ radıyallahu anha şöyle bir rivayette bulunur:  “Onun Allah için edindiği 300 dostu vardı ve namazda kendileri için dua ederdi. Bu durumu ona sorduğumda şöyle söylemişti: “Hiçbir kimse yoktur ki, kardeşine gıyabında dua etsin de Allah ona“senin için de aynısı olsun” diyen iki melek görevlendirmiş olmasın. Ben meleklerin bana dua etmesini istemez miyim?”[10]

Ahlakın Zirvesi

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh ilimde olduğu gibi ibadette de zirve bir sahabiydi. Ashâb-ı Kirâm içerisinde zühd ve ibadetiyle âdeta bir sembol haline gelen Ebu’d-Derdâ, dünyaya ait her şeyi terk eden, Allah’ın rızasını kazanmaktan başka hiçbir düşüncesi olmayan zahid bir kimseydi. Gecelerini namazla, ibadetle; gündüzlerini oruçla geçiriyordu. Öyle ki, evini ve karısını ihmal edecek kadar kendisini ibadete vermişti. 

Ebu’d-Derdâ’nın ibadetlerde aşırıya kaçması karısı Ümmü’d-Derdâ’yı bazı sıkıntılara katlanmak zorunda bırakmıştı. Rasûl-i Ekrem’in Ebu’d-Derdâ ile kardeş yaptığı Selmân-ı Fârisî, Ebu’d-Derdâ’yı ziyarete geldiği bir sırada Ümmü’d-Derdâ’yı eski kıyafetler içinde bakımsız halde görünce bunun sebebini sordu. Onun, “Kardeşin Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile işi olmaz”[11] diye sitemli bir cevap vermesi üzerine Selmân, sünnete aykırı gördüğü bu zühd anlayışının hatalı olduğunu Ebü’d-Derdâ’ya anlattı ve kendisi üzerinde ailesinin de hakları bulunduğunu hatırlattı. Durumdan haberdar olan Peygamber Efendimiz aşırıya kaçmamak konusunda kendisini ikaz edip şu nasihatte bulundu:

“Böyle yapma! Gözlerinin senin üzerinizde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Namaz kıl ama sonra uyu. Oruç tut ama bazen de tutma.”[12]

Zühd ve takva üzerine bir hayat yaşamaya çalışan Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh, Allah yolunda cihadı da ihmal etmemiş, gerçek bir zahidin aynı zamanda kahraman bir mücahid olması gerektiğini en güzel şekilde göstermiştir. Bedir’den sonraki tüm gazvelere katılan Ebu'd-Derdâ, Hz. Ebû Bekir (ra)'in hilâfeti sırasında başlatılan ve Bizans kontrolündeki bölgeleri hedef alan Şam fetihlerine de iştirak etti. Yermük Savaşı’nda ordu kadısı (kadı'l-cünd) olarak bulunan Ebu’d-Derdâ, İslam tarihindeki ilk ordu kadısı (kadı'l-cünd, kazasker) oldu. Hz. Ömer, Bedir Gazvesi'ne katılmadığı halde Ebu’d-Derdâ(r.a)’ya Bedre katılan sahabiler kadar maaş bağladı.

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, Hz. Ömer'in hilafeti döneminde Medine'de diğer bazı sahabilerle birlikte kadılık yaptı. Titizlikle yürüttüğü kadılık görevi sırasında bir hüküm verdikten sonra kararından emin olmak için davalıları geri çağırtıp onları tekrar tekrar dinlerdi. Bir gün Ebu’d-Derdâ, Hz. Ömer’e gelerek Şam’a gidip orada Hz. Peygamber'in sünnetini yaymak ve halka namaz kıldırmak istediğini söyledi. Halife, Ebu’d-Derdâ’nın Şam’da amillik yapması ve orada bir devlet adamı olarak bulunması için ısrar ettiyse de o, bunu kabul etmedi ve muallimliği amilliğe tercih etti.

Başka bir rivayete göre ise Suriye Valisi Yezid b. Ebû Süfyan'ın halifeden Kur'ân ve fıkıh muallimi istemesi üzerine Hz. Ömer Ebu’d-Derdâ'yı iki kişiyle birlikte Suriye'ye gönderdi. Valinin bu talebiyle onun Suriye'ye gitme arzusunun aynı tarihe tesadüf etmiş olması da mümkündür.[13]

Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, önce Humus’a gidip bir süre burada muallimlik yaptı. Daha sonra Dımaşk'a geçen Ebu’d-Derdâ, Muaviye'nin Suriye valiliği sırasında Hz. Ömer'in emriyle Dımaşk kadılığına tayin edildi. Böylece Ebu’d-Derdâ Dımaşk’ın da ilk kadısı oldu.

Fıkıh ve hadis sahasında önemli hizmetler veren Ebu'd-Derdâ, Kur'ân öğretimiyle de meşguldü. Şam’a gelir gelmez buradaki insanlarda dünyaya ve dünyalıklara karşı ciddi bir meyil olduğunu gören Ebu'd-Derdâ büyük bir sarsıntı geçirdi. Ayrıca Allah’ın kitabına, Peygamberinin sünnetine ve İslam’a karşı inanılmaz derecede bir çözülme vardı. Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’ın ilk işi insanları Şam’ın en büyük mescidine toplamak oldu. Binlerce insan Rasûlullah’ın sahabisini görmek için mescide akın etti. Ebu’d-Derdâ’nın burada vermiş olduğu hutbe Şam’da öyle bir etki bıraktı ki, Ebu’d-Derdâ’ya talebe olmak isteyen Şam halkı mescide bölük bölük gelmeye ve Ebu’d-Derdâ’nın önünde ilim halkaları oluşturmaya başladı.Öyle ki halka sayısının 160’a kadar çıktığı söylenir. Kur'ân taliminde bu eğitim metodunu ilk defa onun başlattığı söylenmektedir.

Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh, ilim halkaları giderek kalabalıklaşınca onar kişilik halkalar kurdu ve her birinin başına müstakil bir öğretici tayin etti. Yardımcı hocalar talebeleri çalıştırırken kendisi de mihrapta oturur, zaman zaman ders halkaları arasında dolaşarak yapılan çalışmaları takip ederdi. Peygamber ikliminde yetişen o güzide insan, Medine’de gördüklerini Şam’a taşıdı. Talim ve terbiye adına Peygamber’den öğrendiklerini burada uyguladı. Suffe’nin ruhunu, canlılığını Şam topraklarına getirdi.  Bilgi öncelikli değil, amel öncelikli bir ilim öğretti talebelerine. Onları bilgi hamalı yapmadı. İlmin hakkı ameldir deyip ilmin yanına ameli koydu. Öğrettiklerini günlük hayatta kullanmalarını ve bizzat yaşamalarını istedi.

Bir Yolcunun Azığı Kadar

Hz. Ömer,  memurlarını teftiş etmek amacıyla Şam’a gittiğinde başta Şam valisi Yezid b. Ebû Süfyan olmak üzere bütün memurların son derece müreffeh bir hayat sürdüğünü, kapılarının kilitli, odalarının ipekle kaplı olduğunu ve yanlarına gelenlerin kim olduklarını sorguladıklarını görmüş; buna karşılık kadılık görevini ifa eden Ebu’d-Derdâ'nın oldukça mütevazi bir hayat sürdüğünü, kapısında kilit bulunmadığını, kendisini ısıtacak bir elbisesinin ve odasını aydınlatacak bir ışığının dahi olmadığını müşahede etmiştir. Sahabi dostunun bu haline üzülen Hz. Ömer, “Ben seni Medine’de hoş tutmadım mı? Buradaki hâlin de ne böyle?” diye sorunca, Ebû’d-Derdâ (r.anh) halifeye Rasûlullah (sas)’den duyduğu şu hadisi hatırlatmıştır: “Sizin dünyadan metâınız bir yolcunun azığı kadar olsun.”[14] Başka bir günde ise kendisine misafirliğe gelen arkadaşları, yatak yerine yerde yatıp da şikayet ettiklerinde şöyle demiştir: “Bizim bir başka evimiz daha var ki hepimiz orada toplanacağız.”

Kaynaklarda Ebu’d-Derdâ (ra)’nın Hz. Osman(ra)’ın halifeliği döneminde, Muaviye'nin Suriye valiliği sırasında diğer bazı sahabilerle birlikte Kıbrıs’ın fethine katıldığı yazar. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s) “ümmetimin en hakîmi”[15] diyerek iltifat ettiği Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, hicretin 31. veya 32. (M.651/652) yılında Şam’da vefat etti ve Bâbüs-sağîr Kabristanı'na defnedildi.[16]

Güzel ve bereketli bir ömür yaşadı Ebu’d-Derdâ. Ölüm döşeğindeyken ailesi ve dostları yanı başındaydı. Ebu’d-Derdâ’nın kederli halini gören dostlarından biri sordu: “Ey Ebu’d-Derdâ, yüzündeki bu ızdırap da neyin nesi?” Rasûlullah’ın güzide sahabisi şöyle cevap verdi: “Günahlarımdan o kadar şikâyetçiyim ki, Allaha vereceğim hesabın ızdırabını çekiyorum.” “Sana doktor çağıralım mı?” diye sorulduğunda ise, “Beni yatağa düşüren ancak bana şifa verebilir. Çağıracağınız doktor bana ne yapabilir ki!”[17] karşılığını verdi.

Öyle Bir Sevgi Ki…

Ebu’d-Derdâ’nın biri sahabi olan büyük Ümmü'd-Derdâ el-Eslemiyye, diğeri tabii olan küçük Ümmü'd-Derdâ el-Vassâbiyye adlı iki hanımı vardı. Küçük Ümmü’d-Derdâ, kadın tâbiîn nesli içinde kıraat, fıkıh ve hadis bilgisiyle şöhret kazanmıştı. Kendisinin mescidde bir ders halkası vardı. Aralarında erkeklerin de bulunduğu pek çok kişi kendisinden ilim öğrenirdi. Ümmü’d-Derdâ, kocası Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh ölüm döşeğindeyken ona ahirette de kendisiyle birlikte olmak istediğini söylemişti. Hanımının bu isteği karşısında tebessüm eden Ebu’d-Derdâ, o halde kendisinden sonra kimseyle evlenmemesini vasiyet etmişti. Nitekim Ebu’d-Derdâ’nın ölümünün ardından Suriye Valisi Muâviye b. Ebû Süfyân kendisine talip olunca, “Ben Ebu’d-Derdâ’nın Rasûlullah’tan naklen, ‘Kadın ahirette son evlendiği kocasıyla birlikte olacaktır’ dediğini duydum. Bu sebeple ondan sonra kimseyle evlenmeyeceğim” diyerek teklifini geri çevirdi.[18]

 

Ahireti Önceleyen Bir Baba

Hem Ebu’d-Derdâ’nın hem de iki hanımının künyelendikleri Derdâ, Ebu’d-Derdâ’nın bir başka hanımdan doğan kızıdır.[19] Dünya malına değer vermeyen Ebu'd-Derdâ (ranh), kendisine damat olmak isteyen ve zenginlik içinde yüzen halifenin oğlu Yezîd b. Muâviye'yi reddetmiş, onun yerine kızını fakir bir Müslümanla evlendirmiştir. İnsanlar Ebu’d-Derdâ’nın niçin böyle yaptığını sorunca o şu cevabı vermiştir:

 “Eğer kızım Şam valisinin evine gelin gitseydi, önünde ve arkasında hizmetçileri olacaktı. Dünyasını kazanacaktı belki ama ahiretini kaybedecekti.”

İşte bu sözler, evladının istikbali için yanan bir babanın sözleridir. Çünkü babalığın hakkı; evlatlarının istikbali için yanmaktır. İstikbali malda, soyda, güzellikte, şanda ve şöhrette değil, ahirette aramaktır.

 



[1]İbn Manzur,  XX, 13.

[2]İbn Sa’d, IV, 401, İbnü’l-Esir, Üsdü’l-ğâbe, VI, 94; IV, 306.

[3]Hakim, Müstedrek, III, 336; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-ğâbe, VI, 94.

[4]İbn Sa’d, IV, 402, Hakim, müstedrek III, 336.

[5] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 402, Hakim, Müstedrek, III, 336.

[6]Buhârî, Menâkıbu'l-ensâr, 50; İbnSa'd, et-Tabakât, IV, 403 84; İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-ğâbe,VI, 94; İbn Hacer, el-  İsâbe, IV, 404.) Malik le İbnSa’d, IV, 402.

[7]İbn Sa'd, et-Tabakât, IV, 403.

[8]İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 403; EbûNuaym, Hilyetu’l-evliyâ, I, 209.

[9]İbn Sa'd, et-Tabakât, IV, 403.

[10]İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 403.

[11]İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 404.

[12]Buhârî, “Savm”, 51, “Edeb”, 86; Tirmizî, “Zühd”, 64; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI,268; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 395.

[13] Aydınlı, Abdullah, “Ebu’d-Derdâ”, X, 310-311.

[14]Kenzu'l-Ummâl, I, 78.

[15]İbn Esir, Üsdü'l-ğâbe, VI, 94.

[16]İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 409, İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-ğâbe, VI, 95.

[17]İbn Abdülber, Hilyetu'l-evliyâ, I, 218; İbn Sa'd, et-Tabakât, VII, 118.

[18]İbn Asâkir, LXX, 152-155.

[19]İbnü’l-Cevzî, IV, 294.

Yazar: