İraşî'nin Hikayesi

Temiz insan fıtratı, zulmün, haksızlığın ve savaşın olmadığı huzurlu bir yaşam sürmek ister. Âdemoğlunun olduğu bir dünyada ise zulüm hep var olagelmiştir. Her türlü fenalık ve kötülük insanın kendi eliyle ortaya çıkmaktadır. “Şüphe yok ki Allah, insanlara hiçbir sûrette zulmetmez, fakat insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”[1] Rabbimiz zulmü ve zalimliği kendisine ve kullarına haram kılmıştır.“Ben zulmü kendi nefsime haram kıldım. Sizin aranızda da yasakladım.”[2]

Bütün zulümlerine rağmen  zalimlerin niçin ilahi bir cezaya çarptırılmadığı veya mazlumlara ilahi yardımın niçin hemen gelmediği soruları aklımıza gelir. Böylece Allah hakkında yanlış bir zanna kapılabiliriz. Allah Teâla’nın zalimlere kısa bir süre için azabını ertele­mesi, ilahi yardımın bize göre gecikmesi, Rabbimizin kullarından habersiz olduğu veya zulme razı olduğu anlamına gelmemelidir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.”[3]Allah, zalim kullarının yaptıkları  zulümlerden geri dönmeleri için fırsat verir. Verilen fırsat zalim tarafından değerlendirilemezse onun için artık kaçış yolu yoktur.“Hiç şüphesiz Allah zalime mühlet verir, yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.”[4]

İslâm dininin bütün insanlar için korunmasını emrettiği ve olmazsa olmazlardan kıldığı temel haklar vardır. Bunlar, can güvenliği ve yaşam hakkı; mal, akıl ve neslin korunması; dinini ve inançlarını özgürce yaşabilme hakkı gibi temel haklardır. Haksızlığa uğradığı halde kendisini nasıl savunacağını bilemeyen veya hakkını araması engellenmiş, seslerini diğer insanlara duyurabilme imkanlarından mahrum kalmış mazlum insanlar ve toplumlar her zaman olmuştur.

Bugün de dünyanın bir çok yerinde özellikle de İslam coğrafyasında zulümler sürmekte, mazlum insanlar katliama tabi tutulmaktadır. Uğradıkları haksızlığı sadece protesto eden ve Allah’a yakarışta bulunan insanlar üzerlerine kurşunlar yağdırılıp çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek demeden şehid edilmektedir. Sömürü ve zulüm düzenlerini devam ettirmek isteyen, görünüşte birbirine karşı olan Müslim veya gayri Müslim devletler çok kolay bir araya gelebilmekte, insanlığa karşı işlenen cürümlerde ortak olabilmektedirler.

Kuvvetli olanın haksızda olsa haklı kabul edildiği günümüz dünyasında, zulme uğrayıp mazlum olmak istemeyenler, zalimin zulmüne karşı koyabilecek kadar kuvvetli olmanın yollarını arayıp bulmak zorundadırlar. Aksi halde yeryüzündeki zalimler her türlü zalimane şeyi yapabilme gücünü kendinde görecek, ezilenler haklarını alamayıp mazlum olmaktan kurtulamayacaklardır. İslâm, zalimi lânetlediği gibi, mazluma da önemli görevler yüklemiştir. Ona düşen görev; zalimin zulmüne imkân ve fırsat tanımamaktır. Bu da ayrılığa düşmeden, güç birliği yaparak malla ve canla onlara karşı mücadele ile olur.

Mazluma yardım etmek farzı kifayedir. Bir grup bunu yaparsa sorumluluk diğerlerinin üzerinden düşer. Ancak kimse bu işi yapmazsa güç yetirebildiği halde yapmayan herkes bu günahın vebaline ortak olacaktır. Efendimiz(s.a.s) bizi bu tehlikeden şöyle sakındırmaktadır:“Şüphesiz ki insanlar zalimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır.”[5] Bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir. Sonra da İsrailoğullarına lanet ettiği gibi size de lânet eder.”[6]

Mazluma yardım konusunda her şeyde olduğu gibi en güzel örneğimiz Hz. Muhammed(s.a.s)’dir. Gerek risalet öncesi gerekse risalet sonrasında zulme karşı duruş ve mazluma yardım etme konusunda Hz. Peygamber’in(s.a.s) tutumunda hiçbir sapma yoktur. O (s.a.s), hayatının her safhasında hep mazlumdan yana tavır almıştır. Gençlik çağlarında haksızlığa uğrayanlara yardımcı olmak için kurulan Hılfu’l-Fudûl’e katılması, Mekke’de müşriklerin her türlü zorbalıklarının yaşandığı dönemde Müslüman bile olmayan İraşlı bir adama Ebu Cehil’e karşı yardım etmesi, Müslümanların müttefiki olan ve zulme uğramış Huzaalıların yardım talebine duyar duymaz olumlu cevap vermesi,  Rasûlullah (s.a.s)’ın mazlumun yanında yer alışına birer örnektir. O’nun zulme ve zalime karşı göstermiş olduğu tepkiler bir ferdin, bir topluluğun ve bir İslam devletinin zulüm karşısında hangi tavırları alması gerektiğine ışık tutmaktadır.

“İraşî” hikayesi Efendimizin(s.a.s) zulüm ve haksızlık karşısında takındığı tavra güzel bir örnek teşkil etmektedir. Olay şöyle gelişmiştir: 

“İraş bölgesinden bir adam Mekke’ye gelir. Satılık develeri vardır. Ebû Cehîl bu develeri satın alır, ancak parasını ileride vereceğim, diyerek adamı uzun süre oyalar. Çaresiz kalan adam Kâbe’nin etrafında bulunan Kureyş’in önde gelenlerinin yanına gelerek başından geçenleri anlatır ve Ebû Cehîl’den parasını almak için onlardan yardım talep eder. O sırada Rasûlullah (s.a.s) da Kâbe’nin bir yanında oturmaktadır. 

Ebû Cehîl’in Rasûlullah’a (s.a.s)  olan düşmanlığını bildiklerinden, alaycı bir şekilde adama, ‘Şu köşede oturanı görüyor musun? Git, o senin borcunu tahsil eder.’ derler. İraşi, Rasûlullah’a (s.a.s)   giderek durumunu anlatır ve yardım talep eder. Rasûlullah(s.a.s)  ayağa kalkarak adamla beraber Ebû Cehil’in evine gider. Ebû Cehîl’in kapısını çalar. ‘Kim o?’ deyince Efendimiz (s.a.s), çık dışarı, der. Ebû Cehîl, kapının önüne korkudan rengi uçmuş şekilde çıkar. Hz.Peygamber (s.a.s) ‘Şu adamın borcunu ver.’ diye emreder. Ebû Cehîl ise ‘Ayrılmayın hemen borcumu getiriyorum.” der ve parayı getirip adama öder. Adam, Kureyş’in önde gelenlerinin yanına gelerek, Allah sizden razı olsun, gerçekten de o adam borcumu tahsil etti, der.

Ebû Cehil daha sonra arkadaşlarının yanına  geldiğinde onlar ‘Ne oldu, senin neyin var, hiç böyle bir iş yapmamıştın.’ diyerek ona çıkışırlar. Ebû Cehîl ise,

“Yazıklar olsun size. Vallahi O, kapıyı vurduğunda ve O’nun sesini duyduğumda içim korkuyla doldu. Kapıyı açtığımda ise, şimdiye kadar görmediğim (vahşilikte) develeri, onun başının üstünde gördüm. Vallahi şayet vazgeçip dediklerini yapmasaydım beni yiyeceklerdi.’ diye cevap verir.”[7]

İraşi’nin hikayesi Efendimizin (s.a.s) siretinden bize ışık saçan ve ders çıkarmamız gereken en önemli olaylardan biridir. Rasûlullah kendisinden yardım talep edenin kimliğini sormamış veya onun müslüman olup olmamasına bakmamıştır. Bu tavır İslam’ın insana ve mazluma bakışına örnek teşkil etmektedir. Kim olursa olsun, Müslüman adaletin ayakta tutulması için hakkın ve mazlumun yanında yer alır ve bu konuda hiç kimseden de korkmaz.

Ebû Cehil örneğinde de görüldüğü gibi, insan­lara karşı en saldırgan olanların, kişilerin haklarını, hukuklarını hiçe sa­yanların, topluluk içinde cesaretli olsalar bile aslında ne kadar da korkak oldukları, tek başlarına kaldıkları zaman iyice ürkekleştikleri, hasımlarıyla yüz yüze geldiklerinde ise paniğe kapıldıkları anlaşılmaktadır. Günümüzde bolca örneğini gördüğümüz eziyet ve cefa vermede aşırı giden yöneticiler, kendilerine direnen hatta kafa tutabilen inanmış insanlarla karşılaştıkları zaman çok korkar ve paniğe kapılırlar.

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s) haksızlığa uğrayan kimseler Müslüman olduğunda daha da şiddetli bir şekilde müdahalede bulunurdu. Çünkü bir Müslüman’a yapılan zulüm ve haksızlık sanki O’na (s.a.s), sanki bütün Müslümanlara yapılmış gibidir. Kendisinden yardım dileyen Huzaalılara karşı tutumu buna en güzel örnektir.

Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarına göre, diğer Arap kabileleri, iki taraftan birinin himayesine girmekte serbestti. Huzaa Kabilesi Müslümanların, Benî Bekir ise Mekke müşriklerinin himayesine geçmeyi kabul etmişti. Hicretin sekizinci yılı geldiğinde Mekkelilerin müttefiki olan Benî Bekir Kabilesi, Efendimizin (s.a.s) himayesinde bulunan Huzaa Kabilesi’ne bir baskın düzenledi. Bir gece Bekir oğullarından Enes bin Züneym adlı bir kimse, insanların toplanmış olduğu bir yerde Peygamberimizi ve Müslümanları aşağılayan bir şiir okudu. Efendimize hakaret edilmesine dayanamayan Huzaa Kabilesi’nden bir genç, bu adama saldırarak başını yardı. Uzun bir süredir Huzaa Kabilesi’ne kin besleyen Benî Bekir Kabilesi bu olayı bahane ederek Mekke’nin alt tarafındaki Vetir suyu başında bulunan Huzaalılara saldırdı. Bu saldırıya Kureyş Kabilesi’nden de pek çok kişi katıldı. Mekkeliler gerek silah, gerekse binek ve adam vererek müttefikleri Bekiroğullarına destek sağladılar.

Huzaa Kabilesi’nin lideri Amr bin Salim hadiseyi haber vermek ve yardım istemek amacıyla kırk adamıyla birlikte Medine’ye geldi. Efendimizin karşısına çıkarak yaşadıkları zulmü, başlarına gelen felaketi anlatmaya başladı. Kendilerinin kimsesiz zannedilerek saldırıya uğradıklarını, rükû ve secdedeki insanların vahşice boğazlandığını söyledi.

Peygamberimiz aleyhisselam, Amr b. Sâlim’in şiirini dinledikten sonra, ridasının eteğini toplayarak ayağa kalktı ve kalkarken de: “Eğer kendime yardım ettiğim şeylerle Benî Ka’blara yardım etmezsem, ben de yardım görmeyeyim! Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a andolsun ki; kendimi ve ailemi nasıl koruyorsam bunları da öyle koruyacağım. Yağmur veren bulutlar gibi Huzaalılara yardım edeceğim. Ey Amr bin Salim sen yardım olundun.”

       Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre; Allah Rasûlü daha önce hiç bu kadar öfkeli olmamıştı. Derhal Mekkelilere bir mektup göndererek, onlara şu üç şeyden birini tercih etmelerini haber verdi: “Öldürülen Huzaalıların diyetlerini vereceksiniz. Bunu kabul etmezseniz, saldırganlarla ilişkinizi keseceksiniz. Yok, eğer bunu da kabul etmezseniz sizinle savaşacağım.”[8]

Rasûlullah’ın(s.a.s) bir hadisi pek çoğumuz tarafından iyi bilinmektedir. Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır:“Kim kötü ve çirkin bir iş görürse; onu eliyle düzeltsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa, diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.”[9] Rasûlullah hayatı boyunca kötü ve çirkin bir iş gördüğünde, zalimi ve zulmünü işittiğinde hep birinci şıkta söylediği konumda olmuştur.

Allah Teâlâ’nın bütün elçileri, zulme uğrayan mazlumların, müstekbirlerce değer verilmeyip ezilenlerin safında yer alarak hak ve adaletin ikamesi için mücadele etmişlerdir. Âdeta peygamberler tarihi zalimlerle mazlumların mücadele tarihidir. Nemrud’un karşısında Hz. İbrahim (a.s),  Firavun ve Hâman’ın karşısında Hz. Musa (a.s), Ebû Leheb ve Ebû Cehil gibi zulmün ve zalimliğin önderleri karşısında Hz. Muhammed (s.a.s) mazlumların koruyucuları ve önderleri olarak müstekbirlerle mücadele etmişler; güçsüz ve zayıflara kan kusturan, alın teri, kan ve gözyaşı üzerine saltanat kuranları Allah Teâlâ’nın yardımıyla alaşağı etmişlerdir.

Sayıları ve güçleri ne kadar büyük olursa olsun tüm zalimlere karşı durmak, dini, düşüncesi, mezhebi ne olursa olsun mazlumun yanında yer almak her müslümanın şiarıdır. Herhangi bir insana bir haksızlık, bir zulüm yapıldığı zaman dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Müslüman’ın tepki göstermesi, mazlumun yanında yer alması, onun üzerinden o zulmü, haksızlık ve adaletsizliği ortadan kaldırmak için en azından bir çaba içerisinde olması, kalbinin onun yanında yer alması İslam’ın her Müslüman’a yüklediği bir vazifedir. Zalimden yana olmak, Allah’a karşı olmak demektir. Zalimi desteklemek şöyle dursun ona ve fiiline kalben destek olmak, ona meyletmek bile azap sebebidir. Rabbimiz bizi şu şekilde uyarmaktadır: “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.”[10]

 

 


 


[1]- Yûnus, 10/44.

[2]-Müslim, Birr, 55.

[3]- İbrahim 14/42.

[4]-Müslim, Birr 61.

[5]- Ebu Davûd, Melahim, 17; Tirmizi, Fiten, 8.

[6]-EbûDâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîrusûre (5), 6, 7.

[7]- İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 29-30, İbniKesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, III. c, 48-49, Daru’t-Takva baskısı.

[8]- http://www.siyerinebi.com/apacik-mujdelenen-bir-fetih-mekkenin-fethi-i.html.

[9]- Müslim, Îman, 78; EbûDâvûd, Salât, 248.

[10]- Hûd 11/113. 

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.