Salât u Selamlar

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّط يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْليمًا

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salat ve selam getirin."

Ahzâb Suresi 56. Ayet

diğerleri

 

Bunları Biliyor muydunuz?

İnsanlar cahiliye devrinde Şevvâl ayında evlenmezlerdi. Peygamber Efendimiz  günümüzde de yaygın olan iki bayram arası düğün olmaz anlayışını yıkmış Hz. Aişe validemizle bu ayda nikahlanıp evlenmiştir. 

tümü

O Yürüyen Bir Kur'ân'dı

Sevgililer sevgilisi Hz. Muhammed (sas) En Yüce Dostuna (c.c.) kavuşmuştu. Onun vefatından sonra aydınlık Medine adeta karanlıklara gömülmüştü. Bundan sonra Peygamber dostlarının hayatlarını aydınlatan tek ışık Sevgili Efendileriyle olan hatıralarını özlemle yâd etmekti. Cennet’te ona kavuşacakları güne kadar dünya gurbetini çekilir kılan da sadece buydu.

Peygamber şehri Medine’de ikinci nesil Müslümanlar dünyaya geldi. Onlar Sevgi Peygamberini görmemişlerdi. Fakat çok merak ediyorlardı. Anne ve babalarının, canlarından bile çok sevdikleri; hasret acısıyla günlerini geçirdikleri insanlığın kurtarıcısıyla ilgili her şeyi öğrenmek istiyorlardı. Bir gün onlardan biri, Allah’ın habibi Hz. Muhammed aleyhisselâmın sevgili eşi Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’yi (r.anhâ) ziyarete gitmişti. Maksadı ondan Yüce Peygamberle ilgili bilgi almaktı. Ona, “Bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ahlâkını (yaşayışını) anlatır mısın?” dedi. Hz. Âişe annemiz, "Peygamberin ahlâkı (yaşayışı), Kur‘ân'dan ibâretti" cevabını verdi.”[1]  

Hz. Âişe’ nin tespiti son derece yerindeydi. Gerçekten de O, YÜRÜYEN BİR KUR’ÂN gibiydi. Peygamber olarak elde ettiği büyük başarıda Allah’ın yardımından sonra bu özelliğinin büyük payı vardı. O, insanlara Yüce Allah’tan hangi mesajı getirmişse öncelikle onu eksiksiz olarak yerine getiren kendisi oluyordu.

O, Kur’ân-ı Kerim’de kendisi için söylenen, “Şüphesiz ki sen yüce bir ahlâka sahipsin”[2] ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olasın diye gönderdik”[3] ifadelerinin hayat aynasına yansıyan kusursuz bir görüntüsünden ibaretti.

Kur’ân-ı Kerim’de yüce Allah her ne emrettiyse onu herkesten önce ve en mükemmel bir şekilde yerine getiren kişi sevgili peygamberimizdi.

Kur’ân-ı Kerim’de, “Sen af yolunu tercih et. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir”[4] buyruğu vardı. Yine başka bir âyette, “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur”[5] buyrulmuştu.

Bu âyet-i kerimelerde emredilen hususlar şunlardı: Cahilce yapılan kaba davranışların üzerinde durmayıp affedici olmak, kötülüğe iyilikle karşılık vermek ve daima iyiliğe davet etmek. Sevgili Peygamberimiz, hayatı boyunca bu üç özelliğin en büyük temsilcisi oldu.

EMSALSİZ AFFEDİCİLİĞİ

Sevgili Peygamberimizin ne büyük bir affediciliğe sahip olduğunu anlamak için mübarek hayatından birkaç sahneyi seyretmek yeterli olacaktır. Bunlardan birisi Tâif seyahatinden hemen sonra yaşanan sahneydi. Hz. Muhammed aleyhisselâm, uzun yıllar boyunca yaptığı kurtuluş çağrısına Mekkelilerin alay, hakaret ve işkenceyle karşılık vermesi üzerine Tâif’e gitmişti. Belki Müslüman olurlar ve İslâm nuru onların vasıtasıyla gönüllere girer ümidiyle gittiği Tâif’te maddî ve manevî ağır hakarete uğramış, şehirden kovulup taşlanmıştı. Tâif’ten son derece üzgün bir şekilde Mekke’ye dönmekte olan Peygamberimiz aleyhisselâm’a Yüce Rabbimiz, Cebrâil’i ve dağlar meleğini göndermişti. Onlar, eğer isterse, kendisine eziyet edenleri, üzerlerine iki dağı kapatıp yok edebileceklerini söylediler. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Rasûl ise engin merhamet ve affını gösterip onlara şöyle karşılık verdi:

“Ben onların yok edilmesini istemiyorum. Çünkü onların soylarından yalnız Allah’a ibâdet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan muvahhid bir neslin yetişeceğini ümit ediyorum.”[6]

Yine Uhud savaşında Peygamberler sultanının dişi kırılıp yüzü yaralanınca bu durum ashabının gücüne gitmiş ve Sevgili Peygamberimize, “Şu kâfirlere beddua etseniz” demişlerdi. Peygamber Efendimiz ise engin affediciliğiyle, “Ben insanları Allah’ın merhametinden uzaklaştırmak için gönderilmedim. Bilakis onları Allah yoluna davet etmek ve âlemlere rahmet olmak için gönderildim. Allahım! Kavmimi doğru yola ilet! Çünkü onlar (Senin birliğini, benim peygamber olduğumu) bilmiyorlar.” buyurmuştu.[7]

Efendimiz aleyhisselam öyle affediciydi ki, bir zamanlar kendisine ve ashabına en ağır işkenceleri yapıp Müslümanları öldürenleri; hatta amcasının karnını yarıp ciğerini dişleyenleri bile bir çırpıda affetmişti. Hicret ve ayrılıktan yıllar sonra muzaffer bir komutan olarak Mekke’yi teslim aldığında, “Size ne yapacağımı zannediyorsunuz?”  diye sorduğu eski düşmanlarından, “Senden ancak iyilik bekliyoruz. Sen değerli bir kardeşimizin oğlu ve değerli bir kardeşsin.”[8] cevabını almıştı.  Bunun üzerine onları en küçük bir sitem ve başa kakma olmadan, “Gidiniz, hürsünüz.”[9] diyerek bağışladı.[10]

KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE KARŞILAMASI

Sevgili Peygamberimiz kabalığa yumuşaklıkla, kötülüğe iyilikle mukabele ederek gönüller fethediyordu. Bir defasında koşup arkasından yetişen ve Necran kumaşından yapılmış sert yakalı hırkasını çekerek boynunda iz bıraktıran bir bedevîye karşı affedici olmuş, nazik davranmıştı. Bedevî ona, “Ey Muhammed! Allah’ın, yanındaki malından bana da verilmesini söyle!” diyerek kabalık ve görgüsüzlük yapınca Efendimiz aleyhisselâm adama dönüp gülümsemiş; sonra da istediği malın kendisine verilmesini emrederek affedici ve nazik karakterini göstermişti.[11] Bu olay gerçekleştiğinde Peygamber Efendimiz Medine’de her istediğini rahatlıkla cezalandırabilecek bir lider konumundaydı.

Allah’ın Elçisi (sas) savaş esnasında canına kasteden düşmanlarını bile bir çırpıda affediyordu. Sevgili Peygamberimiz bir sefer esnasında ashabından uzakta bir ağacın altında dinlenmekteydi. Bu sırada ona suikast teşebbüsünde bulunuldu. Düşman bir kabilenin reisi, kimseye gözükmeden, Peygamber Efendimizin yanına kadar ulaşmayı başardı. Elindeki kılıcı Peygamberimizin başının üstünde kaldırıp “Seni benim elimden kim kurtaracak?” diye bağırdı. O anda uykudan uyanan Efendimiz aleyhisselâm hiçbir tereddüt, endişe ve korku hissetmeden, “Allah!” diye cevap verdi. Bir anda titremeye başlayan adamın elindeki kılıç düşüverdi.  Yere düşen kılıcı alan Peygamber Efendimiz (sas), “Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” deyince Gavres isimli o adam çaresizce, ”İyi bir cezalandırıcı ol” diyebildi. Efendimiz aleyhisselâm daha birkaç saniye önce canına kasteden düşmanını affetti ve gitmesine izin verdi. Kabilesine dönen adam kısa bir süre önce öldürecek kadar nefret ettiği Efendimiz hakkında arkadaşlarına, “İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum” diyecekti.[12]

Sevgili Peygamberimiz (sas), kendisine suikast yapmak üzere Mekke’den Medine’ye gelen Vehb bin Umeyr’i[13] de bir çırpıda affetmişti. Ona Medine’ye gelme sebebini sormuş; o ise Bedir savaşında esir düşen oğlunu fidyesini ödeyerek kurtarmak istediğini söylemişti. Bunun üzerine Efendimiz aleyhisselâm ona, Mekke’de Safvân bin Umeyye ile yaptığı anlaşmayı ve Medine’ye asıl gelme sebebinin kendisine suikast olduğunu haber verdi. Gerçekten de Vehb, borçlarını ödemesi ve çocuklarının bakımını üstlenmesi karşılığında Safvân ile anlaşmış ve Peygamberimizi öldürmek için Medine’ye gelmişti. Yalanı ortaya çıkan Vehb kimsenin haberdar olmadığı anlaşmasını ve suikast niyetini Allah’ın bildirmesiyle bilen bu kişinin ancak bir peygamber olabileceğini anladı ve oracıkta Müslüman oldu. Mekke’ye dönüp orada İslâm’ı yaymaya çalıştı.[14]

Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştu:

“Faziletlerin en faziletlisi, seninle ilgisini kesenle ilgilenmen, sana yardım etmeyene yardım etmen ve sana kötülük edeni affetmendir.”[15]

İYİLİĞİ EMRETMESİ

Hz. Muhammed aleyhisselâm bütün insanları Allah’a davet eden bir davetçi, nur saçan bir kandildi.[16] O, insanları Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırıyor; onlarla en güzel yöntemlerle mücadele ediyordu.[17]

Sevgili Peygamberimiz, insanlar İslâm’a girsin ve böylece ebedî kurtuluşa ve saadete ersin diye bütün imkânları seferber edip âdeta çırpınıyordu. Buna rağmen insanların davetinden yüz çevirmeleri ise onu çok üzüyordu. Öyle ki neredeyse üzüntüden kendisini helâk edecekti.[18]

      Peygamber Efendimizin daveti zengin fakir, kadın erkek, büyük küçük herkesi kapsıyordu. Hatta kendisine sürekli hakaret ve eziyet eden düşmanlarının bile kurtuluşunu isteyen yüce bir gönle sahipti. Öyle ki, o zamana kadar sürekli İslâm’a ve Müslümanlara kötülük yapan Ebû Cehil (Amr bin Hişâm) ile Ömer bin Hattâb için Yüce Allah’a, “Allah’ım, İslâm’ı şu iki adamdan; yani Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’ dan Sana daha sevimli olanla güçlendir.” diye dua etmişti. Onların Allah’a sevimli olanı Hz. Ömer radıyallahu anh idi ve o da gelip Müslüman oldu.[19]

         Sevgili Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için bir insanın hidayete ermesi dünyalara bedeldi. O, “Senin vasıtanla bir tek kişinin hidayete ermesi senin için dünyadan ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.” buyurmuştu.[20]

Peygamberimizin hizmetinde bulunan Yahudi bir çocuk vardı. Bir gün ağır bir hastalığa tutuldu. Efendimiz aleyhisselâm hemen ziyaretine gitti ve başucuna oturarak,  “Müslüman ol.” buyurdu. Babasına bakan çocuk, onun izin vermesi üzerine Müslüman oldu. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm, “Onu cehennemden kurtaran Allah’a hamdolsun.” diyerek sevincini ifade etti.[21]

Sevgili Peygamberimiz insanlığın kurtuluşu için yaptığı davetin önemini ve bu konudaki büyük tutkusunu şöyle ifade etmişti:

“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”[22]

İşte Allah’ın Elçisi böyleydi. Ömrü boyunca Kur’ân’ı yaşanan hayata aynen aksettiren billur bir ayna olarak yaşadı. Kur’ân’ın bu en güzel aynasında sünnet ve sîretin muhteşem görüntüleri yansımaya devam ettikçe; yani insanlık onun sünnetini ve sîretini kendisine rehber edinmeyi sürdürdükçe Hz. Muhammed aleyhisselâm daima insanlığın yegâne kurtarıcısı olarak kalacaktır.

 

 

 



[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned V, 163. Aynı mânadaki diğer rivâyetler için bk. Müslim, Müsâfirin 39; Ebû Davud, Tatavvu' 26

[2] Kalem Sûresi 68/4. Âyet

[3] Enbiyâ Sûresi 21/107. Âyet

[4] A’râf Sûresi 7/199. Âyet

[5] Fussilet Sûresi 41/34. Âyet

[6] Buhârî, Bed’ul-Halk 6.

[7] Müslim, Cihâd 105.

[8] İbn Hişâm, IV,55.

[9] a.g.e.

[10] Peygamber Efendimizin Mekke’yi fethettiği zaman genel af ilan edip, can düşmanlarını affetmesi ve tarihteki muzaffer hükümdarlar gibi intikam ve tahakküm yolunu seçmemesi;  sadece putperestliği ortadan kaldırıp Mekke’ye, kendilerinden bir vali atadıktan sonra Medine’deki mütevazı yaşamına geri dönmesi batılı araştırmacıları dahi şaşkına çeviren çok büyük bir olaydır. İngiliz yazar ve filolog John Davenport (1789-1877), bu durumu onun ilâhî vahye muhatap bir peygamber olduğuna delil olarak görmektedir.( Bkz. John Davenport, Hazreti Muhammed (sav)’den Özür Diliyorum (An Apology For Mohammed And The Koran, London, 1869), Moralite Yayınları,  (Çev: Muharrem Tan) İst. 2007, 131)

[11] Buhârî, Libas 18; Humus 19; Edeb 68.

[12] Buhârî, Cihâd 84, 87 ; Meğâzî, 31,32 ; Müslim, Müsâfirîn. 311 ; Fezâil, 13, 14

[13] Bazı kaynaklarda bu olayı yaşayan kişi Vehb’in oğlu  olan Umeyr bin Vehb olarak geçer. (Bkz. İbn Hacer, el-İsabe, III/36.)

[14] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr (Selefî), XVII, 59 – 61, NO:119 ; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, VIII, 286 - 287

[15] Ahmed, Müsned, III/438

[16] Ahzâb Sûresi 33/46

[17] Nahl Sûresi 16/125

[18] Kehf Sûresi 18/6; Şuarâ Sûresi 26/3; Fâtır Sûresi 35/8.

[19] Tirmizî, Menâkıb 18.

[20] Abdullah b. Mübârek, Kitabü’z-Zühd ve’r-Rekâik, No:1375.

[21] Buhârî, Cenâiz 79; Merdâ 11.

[22] Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26; Tirmizî, Edeb 8

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.