Siyer-i Nebi Dersleri 26: Hz. Ömer


İmanı Fetih, Hicreti Zafer, Hilafeti Rahmet Olan Yüce Lider

Efendimizin Duası

Uzun boylu, pehlivan yapılı, güçlü kuvvetli bir adamdı. Uzaktan bakanlar onu iri cüssesiyle, heybetli yürüyüşüyle hemen fark eder, “Hattab’ın oğlu Ömer geliyor.” derlerdi. Çocukluk yıllarında çobanlık yapmış; çöllerde babasının, dayılarının hayvanlarını gütmüştü. Yaşı ilerledikçe güreşe ve biniciliğe merak sarmıştı. Ukaz Panayırı’nda düzenlenen güreş müsabakalarına katılıyor, pehlivanlığı ve biniciliğiyle göz dolduruyor, ata binmeyi çok seviyordu.

Okuma-yazma bilen nadir kimselerdendi. Edebî konulara ilgi duyar, şairlere değer verir, beğendiği şiirleri ezberlemeye çalışırdı. Konuşmayı iyi bilen, hitabeti güçlü birisiydi. Mekke hükümeti adına elçilik yapar, şecere ilmini çok iyi bilir, sifaret görevini başarıyla yerine getirirdi.

Her Kureyşli gibi Ömer bin Hattab da ticaretle geçimini sağlar, yaz-kış ticarî seyahatlere katılır, tüm Arap Yarımadası’nı, Suriye’yi, Irak ve Mısır’ı dolaşırdı. Bu yolculuklar onun bilgi ve kültürünü de artırmıştı.[1]

Onun da babası Hattab kadar katı, sert bir mizacı vardı. İçkiye ve kadınlara çok düşkün olan Ömer, putlara tapar; onları sevgiyle kucaklardı. Allah celle, merhamet buyurup Muhammed aleyhisselâm’ı rahmet olarak gönderdiğinde Allah’ın dinine ve mübarek Elçisi’ne amansızca düşman oldu. Müslümanlara çok sert davranıyor, zayıf ve kimsesiz müminlere acımasızca işkence ediyordu.

Zinnire radıyallahu anha’yı şiddetle döver, bıraktığında ise “Seni acıdığım, merhamet ettiğim için değil, yorulduğum için bırakıyorum.” diyerek alay ederdi. İman dolu yüce kadın, onun eziyetlerine sabreder, korkusuzca imanını haykırır, Allah da aynısını sana yapsın, diye karşılık verirdi. Hz. Lübeyne’yi döver, Lübeyne de tüm cesaretiyle ona karşı çıkarak, Müslüman olmazsan Allah da aynısını sana yapacaktır, diyerek onu tehdit ederdi.[2]

Son derece zeki bir adam, nasıl olur da ağaçtan ve taştan yapılan putlara tapar, İslam’a bu denli düşman olur, Rabbim Allah’tır dediği için zavallı insanlara eziyet ederdi? Müminler onun baskı ve şiddetinden bunalıyor; evlerinden yurtlarından uzağa, gurbete gidiyorlardı.  Aslında o kime ve neden savaş açtığını bilmiyor, belki de dayısı Ebû Cehil’in[3] tahriklerine kapılıyor, Allah ve Rasûlü’ne körü körüne düşmanlık ediyordu.

İslam’ın doğuşunun altıncı yılıydı. Müminler en ağır şartlarda iman mücadelesi veriyor, her geçen gün artan baskı ve işkenceler hayatı çekilmez hale getiriyordu. Şehir taş kalpli zalimlerle doluydu ama hiçbiri Ebû Cehil ve yeğeni Ömer’in eline su dökemezdi. Onlar, küfrün koruyucusu, zulmün sembolü olmuştu. Fakat bir sabah müminler, Allah Rasûlü’nün şu duasına şahit oldular:

“Allahım! İslam’ı Amr b. Hişâm (Ebû Cehil)  ya da Ömer b. Hattab ile aziz eyle.”[4]

Hakka Suresi

Âlemlerin Rabbi, salih ve sevgili kulunun duasını kabul etti. Hattab oğlu Ömer’in imanı, İslâm için büyük bir fetih oldu. Kaynaklarımız onun Müslüman oluşuna dair değişik rivayetler anlatsa da onun yüreğini titreten, küfrün karanlığından çıkarıp iman nuruyla aydınlatan bizzat Kur'ân-ı Kerim oldu.

Bir gece Efendimiz aleyhisselam’a sataşmak, ona eziyet etmek üzere dışarı çıkmıştı. Mescid-i Haram’a geldi. Allah Rasûlü namaz kılıyordu. Onu izlemek, okuduğu kelamı dinlemek istedi. Muhammed aleyhisselâm Hakka Suresi’ni okuyordu. Hakka Suresi, Ömer’i kendisine hayran bıraktı. Bu adam Kureyşlilerin dediği gibi tam bir şair, dedi. Tam sözünü bitirmişti ki Efendimizin okuduğu ayeti duydu: “Hiç şüphesiz o Kur'an, şerefli bir elçinin sözüdür. O bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz.”[5] Ömer sarsıldı. Muhammed’in onu duyması mümkün değildi. Öyleyse nasıl cevap vermişti. Bu sefer o bir kâhin olmalı, deyince Efendimizin okuduğu ayetlerle şaşkınlığı bir kat daha arttı: “Bir kâhinin sözü de değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz? O âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.”[6]

Rasûl-i Ekrem Hakka Suresi’ni sonuna kadar okuyup bitirdiğinde Ömer’in yüreğine İslâm sevgisi düşmüştü.[7]

Hattab oğlu Ömer'in yüreğinde büyük bir savaş başladı. Bir yanda kabilesi, nefsinin terk edemeyeceği kötü alışkanlıkları, izlerinden ayrılamadığı ataları diğer yanda yüreğini titreten ayetler, hak olduğunu düşündüğü Allah’ın dini vardı. Nefse söz geçirmek, Ebû Cehil ve diğer akrabalarından vazgeçmek, kavmini karşısına almak çok zordu. 

 Ömer Müslüman Olur mu?

Ne yapacağını bilemez bir haldeyken komşusu Leyla binti Ebî Hasme’yi gördü. Leyla Hanım yol hazırlığı yapıyordu. Kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret edecekti. Demek, gidiyorsunuz, dedi. Leyla binti Ebî Hasme: “Evet, Allah’a yemin olsun ki Allah’ın arzından çıkıp gideceğiz. Sizler bize çok işkence ettiniz, bizi ezdiniz, dirlik ve huzur bırakmadınız. Olur ki Allah bize bir kurtuluş yolu gösterir.” dedi. Ömer çok üzülmüştü. Allah yardımcınız olsun, derken sesinde derin bir hüzün vardı.

Leyla binti Ebî Hasme, Ömer b. Hattab'ı hiç bu kadar merhametli ve yumuşak görmemişti. Az sonra kocası Âmir b. Rebîa eve geldiğinde, Ömer’deki değişikliği ve onun üzüntülü halini anlatmaya başladı. Hatta Ömer'in Müslüman olabileceğini dahi söyledi. Fakat Âmir'in hiç umudu yoktu: “Şunu iyi bil ki Hattab'ın eşeği bile Müslüman olur ama oğlu Müslüman olmaz.” diyerek ümitsizliğini dile getirdi.[8] Bu sözler o ana kadar Ömer’in nasıl bir İslâm düşmanı olduğunu ve Müslümanların ondan neler çektiğini anlatıyordu.

Muhammed’i Ben Öldürürüm

Ömer büyük bir ikilem yaşadığı o günlerde Daru’n-Nedve’de yapılan bir toplantıya katıldı. Şehrin ileri gelenleri Efendimiz aleyhisselâm’ı nefret dolu sözlerle anlatıyor, İslam’ın insanları birbirine düşürdüğünü, aileleri böldüğünü, Mekke’de huzur ve asayişin kalmadığını konuşuyorlardı. Allah Rasûlü onların atalarını beyinsizlikle, taptıkları putları acziyetle suçluyor; şehrin tertemiz gençlerini etrafına topluyor; zulüm üzerine inşa ettikleri sistemlerini tehdit ediyordu.

Yıllar geçmiş, yapılan hakaretler, insanlık dışı baskı ve zulümler, dayanılmaz işkenceler Müslümanları dinlerinden döndürememiş, Müminler inançları uğruna ağır bedeller ödemiş, şehitler vermiş nihayet bir kısmı Habeşistan’a göç etmişti. Habeşistan’a giden Müslümanların Necaşi tarafından geri verilmeyişi, Kureyşlileri çileden çıkarmış, Mekke’nin itibarı ciddi şekilde sarsılmıştı. Hele bir de Hz. Hamza’nın Müslüman oluşu, onun imanını şehrin meydanında haykırması ve Ebû Cehil’in başından akan kanlar, Kureyş’in ileri gelenlerini kahretmişti.

Yapılacak tek şey kalmıştı. Artık bu işe kesin bir son verilmeli, Muhammed aleyhisselâm öldürülmeliydi. Ama bunu kim yapacaktı? Zira Peygamber’i öldürecek olan adamı, Haşimoğulları ve Müslümanlar sağ bırakmazlardı. Öyleyse ölümden korkmayacak, Kureyş için kendini kurban edecek bir fedai lazımdı. Mekke’de bu işi yapabilecek tek bir kişi vardı ve o da Ömer b. Hattab’tı.

Ömer çok çabuk öfkelenen, asabi biriydi. Toplantı boyunca konuşulanlara, Kureyşlilerin çizdiği felaket tablolarına artık dayanamadı. Belki birkaç gün önce dayısı Ebû Cehil’in Hamza tarafından yaralanmasına da içerlemiş, intikam hisleriyle dolmuştu. Ayağa kalktı ve kendinden emin bir sesle:

“Muhammed’i ben öldüreceğim!” dedi. Alkışlar ve tebrik sesleri arasında hemen evine gitti. Ne ölüm korkusu ne de peygamberi öldürene verilecek yüz deve ödül umurunda değildi. Muhammed’i öldürecek, altı yıldan beri yaşananlara bir son verecekti. Muhammed aleyhisselâm ve arkadaşlarının Safâ Tepesi yakınlarında bulunduğunu duymuştu. Kılıcını kuşandı ve yola çıktı.        

Kardeşin Müslüman Olmuş

İnsanlar elinde kılıcı ve yüzündeki korkunç öfkeyle yürüyen Ömer’i gördüklerinde sağa sola kaçışıyorlardı. Ömer, kendi kabilesinden Nuaym b. Abdullah’ı gördü. Uzun zaman önce Müslüman olmuş ama imanını gizleyen Nuaym, Ömer’in elindeki kılıcı görünce sordu:

“Ömer, nereye gidiyorsun?”

“Kureyş’in birliğini bozan, onları akılsızlıkla itham eden, dinlerini kötüleyen, ilahlarına hakaret eden, atalarının dinini bırakıp yeni bir din icat eden Muhammed’i öldürmeye gidiyorum.”

Allah Rasûlü’nü kendi canından daha çok seven ve korumak isteyen Nuaym, Ömer’in dikkatini başka bir yöne çekmek ve zaman kazanmak amacıyla: “Kendini kandırma ey Ömer, sen onu öldürürsen Abdumenâfoğullarının seni sağ bırakacağını mı zannediyorsun?” dedi.

Ömer burnundan soluyor; nasihatler, uyarılar kâr etmiyordu. Nuaym, Peygamber aleyhisselâm’ı ne yapıp edip korumalıydı. Sen önce kendi ailene baksan daha iyi edersin, deyince Ömer hemen yakasına yapıştı: “Sen kimi kastediyorsun?”

“Kardeşin Fatıma ve eşi Said de Müslüman olmuşlar, bilmiyor musun?”

Ömer kulaklarına inanamadı. Kardeşi ve eniştesi kendisinden habersiz, gizlice Müslüman olmuş, atalarının dinini, kavminin putlarını terk etmişlerdi. Bu olamazdı. Hemen eniştesinin evine yöneldi.

Ölsek de İslam'dan Vazgeçmeyiz

Ömer eve yaklaştığında içeride okunan Kur’an-ı Kerim’i duydu. O sırada evde misafir olan Habbab b. Eret, Fatıma binti Hattab’a ve eşine Kur'an okuyordu. Ömer duyduklarının doğru olduğunu anlayınca iyice öfkelendi. Evdekiler Ömer’in geldiğini anlamış, Habbab’ı ve Kur’an sayfasını gizlemişlerdi. Ömer, içeri girince bağırmaya başladı: “Az önce siz ne okuyordunuz?” Fatıma ve kocası sen yanlış duydun herhalde, deyince Ömer “Sizin Muhammed’e uyduğunuzu ve onun dinine girdiğinizi öğrendim.” diyerek eniştesinin üzerine saldırdı. Ömer'in,  kocasını yere yatırıp tekmelediğini gören Fatıma radıyallahu anha, hemen müdahale edip onları ayırmaya, eşini kurtarmaya çalıştı. Fakat Ömer’i durdurmak mümkün değildi. Kız kardeşine de şiddetli bir tokat attı. Yere düşen Fatıma Hanım, tüm cesaretini toplayarak imanını haykırdı:

“Evet, biz Müslüman olduk. Allah ve Rasûlü’ne iman ettik. Ne yaparsan yap, öldürsen dahi İslam’dan vazgeçmeyiz!”

 Bunlar Ne Güzel Sözler

Ömer, kız kardeşinin ağzından ve burnundan kanlar aktığını görünce üzülmüş, fakat bugüne kadar karşısında sesini çıkaramayan Fatıma’nın cesaretine; ölümü göze alarak dinine bağlı kalacağını ilan edişine hayret etmişti.  Uğrunda canlar feda edilen, kız kardeşini bir aslana dönüştüren İslam, nasıl bir dindi? Kız kardeşi ve eniştesinin cesareti Ömer’i tüketmiş, eritip bitirmişti. “Az önce okuduğunuz sayfaları getirin bana.” dedi. Fakat Fatıma Hatun onu dinlemedi. Ömer bu kez bu sayfalara hiçbir zarar vermeyeceğine dair söz verdi. Yine de Fatıma binti Hattab, ağabeyinin istediğini yapmadı. “Sen bir müşriksin; müşrikler de necistir. Kur’an’a ancak tertemiz olanlar dokunabilirler.” dedi. Belki de Fatıma, ağabeyinin Müslüman olacağı ümidiyle böyle söylemişti. Kız kardeşini dinleyen Ömer, yıkandıktan sonra kendisine verilen Kur'an sayfasını okumaya başladı.

Ömer, Taha Suresi’ni gözyaşları içerisinde okuyor, Taha Suresi Ömer’e yeniden hayat veriyordu. Vahiyle yüreği titreyen, nefsinin kiri pası silinen Ömer nihayet: “Şüphesiz ki Ben Allahım. Benden başka hiçbir ilah yoktur.  O halde yalnız Bana ibadet et. Beni anmak için namaz kıl.” ayetini okuyunca artık dayanamadı. “Bu sözler ne kadar güzel, ne kadar değerli! Bu sözlerin sahibinden başkasına tapılamaz. Bu kelamdan daha güzeli, daha mükemmeli olamaz.”[9] dedi.

Müslüman Olmaya Geldim Ya Rasûlallah

Bu sözleri duyan Habbab b. Eret saklandığı yerden çıkarak: “Ey Ömer, ümit ederim ki Allah Rasûlü’nün duası sana nasip olacak. Ben daha dün Efendimiz aleyhisselâm’ın ‘Ya Rabbi, İslam’ı Amr b. Hişâm (Ebû Cehil) ya da Ömer b. Hattab ile güçlendir!’ diye dua ettiğini işittim.” dedi. Şimdi Ömer’in yüzünde iman nuru parlıyordu. “Ey Habbab, bana Muhammed’in nerede olduğunu söyle, gideyim, Müslüman olayım.” dedi. Habbab, Safâ Tepesi yakınlarındaki Daru’l-Erkam’ı tarif edince Ömer yola çıktı.

Daru’l-Erkam’daki Müslümanlar kapıda Ömer b. Hattab’ı görünce derin bir endişeye kapıldılar. Zira Ömer kılıcını kuşanmış bir halde gelmişti. Hz. Hamza’nın sesi duyuldu: “Alın içeri, şayet iyilikle geldiyse biz de iyilik ederiz. Yok, niyeti kötüyse onu kendi kılıcıyla öldürürüz!” Efendimiz aleyhisselâm’ın müsaadesiyle Bilal-i Habeşî kapıyı açtı.

Ömer içeri girdiğinde onu Nebi aleyhisselâm karşıladı. Elbisesini tutup sarstıktan sonra niçin geldiğini sordu. Ömer’in cevabı Muhammed Mustafa’yı çok sevindirdi: “Müslüman olmaya geldim ya Rasûlallah! Allah’ın Salih ve Sevgili Elçisi tekbir getirdi. O’nun tekbirini duyan müminler de Ömer’in Müslüman olduğunu anlayarak yüksek sesle tekbir getirdiler. Mekke sokaklarında “Allahu Ekber” nidası yankılanıyordu.[10]

“Faruk”

Bir zamanlar İslâm’ın en azılı düşmanı, Müslümanların korkulu rüyası olan Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra Allah ve Rasûlü için yaşamaya, yüreği İslâm için çarpmaya başladı. Müslüman oluşundan hemen sonra Efendimiz aleyhisselâm’a geldi: “Biz hak üzere olduğumuza onlar da batıl üzerinde bulunduğuna göre neden dinimizi gizliyoruz?” diyerek Kâbe’ye gidilmesini, Allah’ın dininin zalimlerin karşısında haykırılmasını istedi.

Müslümanlar iki saf halinde Kâbe’ye yürüyorlardı. Saflardan birinin başında Hz. Ömer diğerinin başında ise Hz. Hamza duruyor, Muhammed aleyhisselâm ortada bulunuyordu. Müslümanlar küfrün direnişini kırıyor, Kâbe’de namaz kılıyorlardı. O gün İbrahim’in beytinin en güzel günlerinden biriydi. O gün hakkın batıldan ayrıldığı, hakkın ortaya çıktığı, küfrün gururunun kırıldığı, müşrik liderlerin kahrolduğu bir gündü. Allah’ın Salih ve Sevgili Nebisi, Ömer b. Hattab’a hak ile batıl’ı birbirinden ayırdığı için “Faruk” lakabını veriyordu.[11]

Hz. Hamza’nın ve üç gün sonra da Hz. Ömer’in Müslüman oluşu, Mekke içindeki dengeleri alt üst etmiş, Kureyş liderleri büyük hayal kırıklığına uğramış, buna karşın Müslümanlar moral bulmuşlardı. Artık Kureyş eskisi kadar pervasız hareket edemeyecek, bu iki bahadırı hesaba katmak zorunda kalacaktı. Müslümanlar Ömer’in saflarına katılışıyla Daru'l-Erkam’dan çıkmış, İslâm daveti yeni bir döneme girmişti. Abdullah b. Mesud bu durumu şöyle anlatıyordu:

“Ömer’in Müslüman oluşu bir fetih, hicreti zafer, halifeliği Allah’tan rahmetti. Biz, Ömer Müslüman oluncaya kadar Kâbe'de namaz kılamazdık. O Müslüman olunca Kureyş’le savaştı, mücadele etti. O Kâbe’nin yanında namazını kıldı. Biz de onunla namaz kılabildik.”[12]

Sözlerin En Güzeliyle Yolların En Güzeline Ulaşan Ömer

 Hz Ömer, Mekke'de kim kesinlikle Müslüman olmaz diye sorulsa akla gelecek ilk isimlerden biriydi. Öyle ki Müslümanlar onun adından bile rahatsız oluyor, ondan çok korkuyorlardı. O müminlere acımasızca saldırıyor, merhamet nedir, bilmiyordu. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Yüce Elçi’yi öldürmeyi düşünecek kadar gözü dönmüş bir düşmandı o. Ama davetçiyi öldürmek için yola çıkan Ömer, yüce davetçinin eliyle hayat buldu. Rasûlü öldürmek için girdiği yolda ebedi saadeti yakaladı. Öyleyse davetçi hiç kimseden, onu yok etmeye çalışan en azgın düşmanından dahi ümit kesemezdi. Allah’ın, hidayeti kime ve ne zaman vereceğini yalnızca yine Allah bilirdi.

Hakka Suresi Ömer'in hayatında büyük bir devrim yapmıştı. O artık eski Ömer değildi. Muhammed aleyhisselâm'ı öldürmeye giden Ömer'i o fena yola sokan sadece kavminin teşviki, bir anlık öfkesi oldu. Ama kız kardeşinin yüzünden akan kanlar, Fatıma’nın İslâm için canını hiçe sayması ve ağabeyinin karşısındaki dik duruşu tüm bunları yok etti. Fatıma binti Hattab, ağabeyinin imanına, büyük bir fethe, davetin önündeki önemli bir engeli aşmaya vesile oldu. Onun cesareti İslam’a güç kazandırdı. Müslüman kadının, İslâm davetinde önemli görevleri, büyük hizmetleri vardı ve onlar davanın kendilerine verdiği sorumluluktan kaçamazlardı.

Ömer'in Müslüman olması için Allah Rasûlü Rabbine el açıp dua etmişti. Müminler de insanları hakka çağırmalı, onları bıkıp usanmadan İslâm’a davet etmeli, ayrıca hidayetleri için geceleri kalkıp gözyaşları içinde Allah’a yalvarmalıydı. Zira dua, müminin en büyük silahıydı.

Ömer’in Müslüman oluşunu anlatan rivayetler, onun yüreğini titreten, onu hidayete erdiren sure hakkında farklılık arz ederler. Bazıları Taha Suresi’ni, bazıları Hadid Suresi’ni, bazıları ise Hakka Suresi’ni zikrederler. Biz Hz. Ömer'in bu surelerin tamamını belli bir süreç içerisinde okuduğunu ya da dinlediğini ve bu surelerin Hattab oğlu Ömer'i Rasûlün en yakınındaki yüce insanlardan birine, Ömeru'l-Faruk'a dönüştürdüğünü düşünüyoruz. Hz. Ömer Kur'an ile tanıştı ve onunla karanlıklardan kurtularak iman nuruna kavuştu. Bize düşen, insanlarla Allah’ın kelamı arasındaki engelleri kaldırmak, onları Kur'an-ı Kerim’le tanıştırmaktır. Sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı, yolların en güzeli ise Muhammed aleyhisselam’ın yoludur.

Hz. Ömer'in Müslüman oluşuyla Kureyş'in kalbine derin bir korku düştü. Zalimler iktidarlarının sarsıldığını, güçlerinin azaldığını gördükçe çılgına dönüyor, Muhammed aleyhisselâm ise gönülleri fethetmeye devam ediyordu. Mekke hükümeti bir an önce harekete geçmeli, yeni tedbirler almalıydı. Sonunda tarihin hiç görmediği vahşi bir zulüm başladı.

SİYER-İ NEBİ DERGİSİ 26. SAYI / MART-NİSAN 2014


[1]Mustafa Fayda, Ömer, DİA, XXXIV, 44.

[2] İbn Hişâm, Sîre, I, 341; Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, I, 195.

[3] Hz. Ömer'in annesi Hanteme,  Mahzumoullarından olup, Ebû Cehil'in amcasının kızıdır. İbn Abdülber, El-İstîâb, III, 1144.

[4]İbn Hişâm, Sîre, I, 372; İbn Sa’d, et- Tabakât, III, 267.

[5] Hakka Sûresi 69/40-41.

[6] Hakka Sûresi 69/40-41.

[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 17; İbn Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV, 147.

[8] İbn Hişâm, Sîre, I, 367; Beyhakî, Delâil, II, 221-222.

[9] Hz. Ömer'in Hadid Suresi’nin ilk ayetlerini okuduğu da rivayet edilir.(Beyhaki, Delâil, II, 217)

[10] İbn Hişâm, Sîre, I, 369-373; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 367-369.

[11] Diyarbekrî,  I,296.

[12] İbn Hişâm, es-Sire, I, 367; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 62-63.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.