Siyer-i Nebi Dersleri-30: İsrâ ve Mi'râc

Hicretten bir buçuk yıl kadar önceydi. Muhammed aleyhisselâm’ın yar ve yardımcısı, müminlerin annesi, iki cihanın hanımefendisi Rabbine kavuşmuş, ümmetin yüreğine hüzün çökmüştü. Ebû Talib vefat etmiş, yokluğunda Kureyş’in canavarları daha bir azgınlaşmış, şehir karanlığa gömülmüştü. Mekke’de tüm yollar kesilmiş, Tâif’e rahmet olarak giden Sevgili, hayatının en acı günlerini yaşamış, taşlanarak geri dönmüştü. Habeşistan yurdunda vatan hasreti çekenler, babasının özlemiyle gözyaşı döken Rukiyyeler, Mekke sokaklarında bin bir zulme maruz kalan garipler vardı. Sanki her şey bitmiş,  umutlar tükenip gitmişti. Âlemlerin Rabbi  tam bu sırada Muhammed aleyhisselâm’ın Tâif’teki hüzün dolu duasına, İsrâ ve Mirâc mucizeleriyle cevap verdi.

İsrâ, Efendimiz aleyhisselâm’ın bir gece vakti Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi; Mi’râc ise aynı gece Mescid-i Aksâ’dan yedi kat göklere, Sidretü’l-Müntehâ’ya ve ötelerine yükselmesiydi.[1] İsrâ Suresi’nin ilk ayetinde İsrâ mucizesi anlatılırken Necm Suresi’nde Mi’râc mucizesine işaret ediliyordu.[2]

Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya

Recep ayının yirmi yedisi, Pazartesi gecesiydi.[3] Cebrail aleyhisselâm geldiğinde Kureyş derin uykuda, Muhammed Mustafa Mescid-i Harâm’daydı.  Cebrail, Allah Rasûlü’nü sırtüstü yatırdıktan sonra göğsünü yardı, kalbini çıkarıp zemzemle yıkadı. İman ve hikmet nuruyla doldurduktan sonra yerine koydu ve göğsünü kapattı.  Belki de Allah Teâlâ kulunu mübarek ve olağanüstü yolculuğa böyle hazırlıyordu.[4]  Sonra katırdan küçük, merkepten büyük, beyaz renkli ve oldukça süratli, adımını gözünün gördüğü en uzak noktaya atabilen ‘Burak’ adlı bir bineğe bindirildi.[5] Allah’ın Son Rasûlü Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürüldü. 

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mescid-i Aksâ’ya geldiğinde burada toplanmış bulunan peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırdı. O peygamberler, Muhammed aleyhisselâm’a iman etmiş ve O’na yardım edeceklerine dair Rablerine söz vermişlerdi.[6] İnsanlığın önderleri, Allah yolunun tüm rehberleri kardeşleri Muhammed aleyhisselam’ın arkasında saf bağlamış namaz kılıyorlardı. Onların yüzü Rasûlullah ile aydın olmuş,  son peygamber ise hak davanın sancaktarı nur yüzlü simalarla teselli bulmuş, davasında yalnız olmadığını görerek moral bulmuştu. Bundan sonra Ebû Cehil’in hakaretleri, Taiflilerin taşları ne ifade ederdi!

Mescid-i Aksâ’dan Rabbi’nin Huzuruna

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, namazını bitirdikten sonra “Mi’râc” adındaki bir vasıta ile göklere çıkarıldı.[7] Allah Rasûlü gök katlarını geçerken Hz. Âdem, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim ile görüştü. Muhammed aleyhisselâm atası İbrahim’e çok benziyordu. Efendimize Cennet ve Cehennem gösterildi. Nihayet yaratıkların bilgisinin ulaştığı son nokta olan Sidretü’l-Münteha’ya ulaştı. Efendimiz burada ilahî hüküm ve kararları yazan meleklerin kalemlerinin seslerini duydu.[8] Seyahatinin bundan sonraki kısmını Cebrail olmadan yalnız başına sürdüren Allah Rasûlü, “Refref”[9] isimli başka bir vasıta ile birçok âlemi müşahede etmiş, hiçbir varlığın erişemediği yakınlık makamına erişmişti.

Rabbanî Hediyeler

Allah Rasûlü, Rabbi’nin huzuruna çıkma, doğrudan ve aracısız olarak vahiy alma şerefine nail oldu. Bu sırada Muhammed ümmetine pek kıymetli ihsanlar, Rabbanî hediyeler bahşedildi. Beş vakit namaz farz kılındı. Bakara Suresi’nin son iki ayeti vahyedildi. Allah’a şirk koşmak hariç tüm günahların bağışlanabileceği müjdelendi.[10] Sonra Cebrail’in yanına döndürüldü ve onunla birlikte önce Kudüs’e buradan da Mekke’ye, yatmakta olduğu yere getirildi.[11] Bütün bunlar aynı gecede, çok kısa bir süre içinde gerçekleşmişti. Allah celle her şeye kadir olan, kudreti mutlak olandı. Kullar onun kudretini anlayamaz, gücünü takdir edemezlerdi.

Mescid-i Harâm’da Kureyş’in Karşısında

Sabah olduğunda Efendimiz aleyhisselâm yaşadığı mucizeyi kavmine, müminlere ve müşriklere anlattı. Kureyş önce derin bir şaşkınlık yaşadı; bazıları hayretlerinden ellerini başlarına koymuş, bir kısmı da âdeta dilini yutmuştu. Sonra kahkahayla gülmeye, alay etmeye, hakaretler yağdırmaya başladılar. Ebû Cehil büyük bir fırsat yakalamış: “Ey Ka’b b. Lüey oğulları! Gelin ve Muhammed’in neler anlattığını dikkatle dinleyin.” diyerek insanları Yüce Nebi’nin başına toplamıştı. O, Efendimizin aklını yitirdiğini düşünüyor, herkesin bu olaya şahit olmasını istiyordu. Mekkeliler Allah’ın salih kulunun delirdiğini söylüyor, mecnun diye bağırıyorlardı.

Kureyşliler Suriye’ye ancak bir ayda gidebiliyorlardı. Muhammed aleyhisselâm ise bir gece içinde Kudüs’e gittiğini, oradan göklere yükseldiğini ve geriye döndüğünü söylüyordu. İnanılır gibi değildi. O an Efendimizin daha önce Kudüs’e hiç gitmediğini hatırladılar. Sonra Allah Rasûlü’nü soru yağmuruna tuttular. Kudüs’ü ve Mescid-i Aksâ’yı en ince ayrıntısına kadar anlatmasını istediler. Âlemlerin Rabbi, elçisinin yardımına yetişti. Mescid-i Aksâ’nın görüntüsü Rasûlullah’ın önüne getirildi. Efendimiz Kureyş’e Mescid-i Aksâ’yı anlatıyor, Kureyş söylenenlerin doğru olduğunu gördükçe hayretleri de öfkeleri de artıyordu.[12]

O Söylüyorsa Doğrudur

Kureyş’in ileri gelenleri her şeye rağmen inkârlarını sürdürüyor, müminlerin İslam’dan dönmesi için yoğun baskı yapıyorlardı. Nihayet büyük ümitlerle Hz. Ebû Bekir’e gelmişler: “Arkadaşın dün gece Kudüs’e gidip geldiğini söylüyor, artık buna da inanacak değilsin ya!” demişlerdi. Hz. Ebû Bekir dinden dönerse Hz. Peygamber’in yanındakiler birer birer dağılır, son peygamber yapayalnız kalırdı. Rasûl’ün en yakın dostu Kureyşlilere şöyle cevap verdi: “Eğer bunu O söylüyorsa kesinlikle doğrudur.” Müşrikler kulaklarına inanamayıp yeniden sordular: Sen gerçekten onun bir gecede Beytu’l- Makdis’e gidip sabah olmadan döndüğüne inanıyor musun? Hz. Ebû Bekir Peygamber aleyhisselâm’a olan inancını bir kez daha tekrarladı: “Şüphesiz ben bundan daha fazlasına da inanıyorum. O’na gece gündüz gökten vahiy geldiğine inanıyorum.”[13]

Peygamber’in sevgili dostunun verdiği bu cevap Kureyşlilerin heveslerini kursaklarında bırakmış, onları ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Efendimiz aleyhisselâm ona bu sadakati ve teslimiyeti sebebiyle “sıddîk” lakabını verdi.[14] O, Rabbinin nimetler bahşettiği, dünya ve ahirette Son Peygamber’in en yakın dostu, ebedi cennetteki bahtiyar komşusuydu.

Bir Pazartesi Gecesi

Canımızdan sevgili yüce Efendimiz pazartesi gecesi doğmuş, pazartesi gecesi ilahî vahye mazhar olmuştu. Allah’ın salih ve sadık kulu pazartesi gecesi hicret edecek, Kuba’ya pazartesi varacak, bir pazartesi sabahı Refik-i Âlâ’ya, en yüce dostuna Rabbi’ne kavuşacaktı. Allah’ın sevgilisi yine bir pazartesi gecesi Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya yürüdü. Tevhidin bir sembolünden enbiyânın mücadele verdiği diğer bir kutsal mekâna geldi. Mescid-i Aksâ, Müslümanların ilk kıblesi, Kudüs Musa ve İsa’nın ve daha nice enbiyânın hatırasıydı.

Mübarek Topraklar

“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Harâm'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[15] 

Kudüs hem arazinin güzelliği, yeşilliği ve sularıyla hem de tarih boyunca bu bölgede yaşayan nebilerle, onların kutlu mücadeleleriyle bereketliydi.

Önce Kul Sora Rasûl

Âlemlerin Rabbi, İsrâ mucizesini anlatırken Muhammed aleyhisselâm’ın kulluk vasfını vurguluyor, Sevgilisini başka bir ifade ile değil kul olmasıyla zikrediyordu. Öyleyse Rabbe kulluk en yüce makam, sıfatların ise en güzeliydi. Rasûl-i Zişân Efendimiz, her şeyden önce Allah’ın kulu sonra Rasûlüydü. O Göklere yükselen bir kul; O’nu göklere yükseltme kudretine sahip olan ise Âlemlerin Rabbi Allah’tı. Efendimizin kul olarak zikredilmesinde kim bilir daha nice hikmetler vardı. Muhammed aleyhisselâm Mi’râc’a yükselmiş ve daha nice mucizeler göstermişti. Ancak müminler asla Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptıkları gibi O’nu tanrılaştırmamışlardı. O, ancak Rabbinin hitabına mazhar olmuş yüce bir kul, Allah’ın son rasûlüydü.  

Ruh ve Beden Birlikte

İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu, Hz. Peygamber’in mübarek yolcuğu sırasında uyanık bulunduğunu, ruh ve bedeninin de birlikte olduğunu ifade etmişlerdir. Zira uykuda olsaydı, insanların O’nu yalanlamasının bir anlamı olmazdı. İnsanların rüyalarında seyahat etmeleri veya çok tuhaf şeyler yaşamaları mümkündür ki bu durum, insanların alay etmesini ya da ciddi bir muhalefet göstermesini gerektirmez. İsrâ Suresi, “Subhâne” ifadesiyle başlamaktadır ki bu ifade ancak kusursuz, olağanüstü hadiseler için kullanılır. Ayette geçen “abd” kelimesi de Arapçada ruh ve beden birlikteliğine işaret eder. Kureyş’in Efendimizi şiddetle yalanlaması hatta bazı zayıf imanlı kimselerin dinden dönmeleri[16] yine olayın ruh ve bedenle olduğunu göstermektedir. Ruhen yapıldığı ifade edilen bir yolculuk dolayısıyla insanların dinden dönmüş olmaları makul gözükmemektedir. Her şeyin en doğrusunu sadece Rabbimiz bilir.[17]

İki Kıblenin Peygamberi

Allah Teâlâ, kulunu Mi’râc’a Mescid-i Harâm’dan değil, Mescid-i Aksâ’dan çıkardı. Böylece Rabbimiz Muhammed Mustafa’yı iki kıblenin peygamberi, doğunun ve batının önderi, önceki tüm peygamberlerin varisi ve tüm insanlığın lideri yaptı. Mescid-i Harâm ve Mescid-i Aksâ onunla birleşti.  Peygamberlerin onun ardında saf bağlamasıyla mesajının tüm insanlığı kapsadığı ve önderliğinin ebedi olduğu anlatıldı. Nübüvvet binası onunla tamamlandı.   İsmail aleyhisselam’ın torunu Kudüs’e gelmiş, Mescid-i Aksâ’da imamlık yapmış böylece Rablerine isyan eden Yahudilerden üstünlük alınmış yeryüzünün liderliği onun ümmetine, Müslümanlara verilmişti. Yüce Rabbimiz “Allah yolunda gerektiği gibi cihâd edin. Allah, dinini muzaffer kılmak için sizi seçti…”[18] diyerek artık yeryüzünün önderlerinin Kur’an nesli olduğunu ifade ediyordu.

Mescid-i Aksâ Nerede? 

Bazıları Kur’an’da adı geçen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’teki Mescid-i Aksâ olmadığını bu ifade ile başka mescidlerin mesela Mekke’deki bir başka yerin kastedildiğini söylüyorlar. Yine bu bölgenin Kur’an’da “edna’l arz: en yakın yer” olarak ifade edildiğini[19] buna karşılık İsrâ Suresi’nde ise “Mescid-i Aksâ: en uzak mescid” ifadesinin kullanıldığını bu durumda Kur’an’da zikredilen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te bulunamayacağını iddia eden âlimler var. Ancak Mescid-i Aksâ Mekke’de olsaydı ve Efendimiz buraya götürüldüğünü söyleseydi Kureyş bunu hayretle karşılamaz, bazı zayıf imanlılar dinlerinden dönmezlerdi. Mescid-i Aksâ (uzak mescid) ifadesinin sebebi muhtemelen yeryüzünde o tarihteki en uzak mescidin Kudüs’teki mescid olmasıydı.[20] Ayetin başındaki “subhâne” ifadesi Allah’ın kusursuzluğunu, olayın azametini ifade ettiğinden bu yolculuğun uzak bir yere, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya olması gerekir. İslam âlimlerinin neredeyse tamamı Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te bulunan Beytü’l-Makdis olduğunu kabul etmişlerdir.[21] 

Yine bazıları Mescid-i Aksâ’nın daha evvel yıkılmış olduğunu, o tarihlerde mevcut bulunmadığını ifade ediyorlar. Ancak onlar da kabul ediyorlar ki Efendimiz ve Müslümanlar hicretten on sekiz ay sonrasına kadar Mescid-i Aksâ’ya yönelerek namaz kılmışlardır. Müslümanların, olmayan bir mekâna yönelmelerini veya güvenilirliği kesin olmayan bilgileri kabul etmektense sahih kaynaklardaki bilgileri[22] kabul etmek çok daha makuldür. Aslında bu düşünceler Müslümanların Kudüs’ten, Mescid-i Aksâ’dan soğumasından başka bir şeye yaramayacak, “Efendimiz Mi’râc’a Kudüs’ten yükseltilmedi ve oraya hiç gitmedi.” gibi yaklaşımlar, Mesci-i Aksâ’nın özgürlük mücadelesine zarar verecek, Kudüs’ü ümmetin gözünde sıradan bir hale getirecektir. Oysaki Mescid-i Aksâ, Mescidi Harâm demektir, Mescid-i Aksâ tehlike altında ise Mescid-i Harâm, Kâbe tehlikededir. Efendimizin semaya Mescid-i Aksâ’dan yükseltilmesi, Allah katında bu mescidin ne kadar mübarek olduğunu ve İslam ümmetinin Rasûl’ün bu aziz hatırasına sahip çıkmalarının lüzumunu gösterir.  Bunun aksi fikirler ise ancak işgalci Siyonistlerin ekmeğine yağ sürer.

Mi’râc Yeni Bir Başlangıç

Muhammed aleyhisselâm göklere çıkarıldı. Orada hak dava uğruna mücadele vermiş, eza ve cefaya maruz kalmış, zindanlara mahkûm olmuş peygamberlerle görüştü. Allah celle’nin ayetlerinden bir kısmına, Rabbinin güç ve kuvvetine şahit oldu, gönlü sürura kavuştu, yüreği teselli buldu. Sema halkı da Rasûlullah’a kavuşmuş oldu. Âdeta Allah kuluna semayı, sema halkına da kulunu gösterdi. Koca kâinatı temaşa eden Peygamber’in karşısında bir avuç müşrik, üç beş firavun ne yapabilirdi! Mücadele devam edecek, Allah’ın salih ve sevgili kulu kâfirlerin karşısında şimdi çok daha güçlü duracaktı. İsrâ, Efendimizin 23 yıllık mücadelesinin tam ortasında gerçekleşmiş, hem Efendimize moral ve teselli vermiş hem de sonraki büyük mücadelesi için yeni bir güç ve heyecan kazandırmıştı. Mi’râc İslam davetinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, bu tarihten itibaren gerçekleşen Akabe biatları ve hicret ile İslam devletinin temelleri atılmıştı.

Namaz:  Müminin Miracı

Namaz yüce seyahatin, İsrâ ve Mi’râc mucizesinin en büyük hatırasıydı. Allah celle celâluh, diğer emirlerinden farklı olarak namazı semavî âlemde farz kıldı. Namaz dinin direği, müminin Mi’râc’ıydı. İslam namazsız düşünülemezdi. Kul namazla dünyadan kurtulur, Rabbinin huzurunda huzura kavuşurdu. Kulun Rabbi’ne en yakın olduğu hal, namazdaki secde anıydı. Namaz zikirlerin en faziletlisi, müminin gözünün aydınlığı, Allah’ın kulunu huzuruna kabul etmesiydi. Öyleyse müminler namazlarını huşu içerisinde kılmalı, Allah celle’nin huzurunda olmanın bilincine varmalıydı. Beş vakit namaz, mümini tüm kötülüklerden arındıran, tertemiz kılan en büyük ibadettir. O,  semada farz kılınan; mümini yeryüzünden semaya, ulvî âlemlere yücelten,  Rabbi’nin huzuruna ulaştıran en güzel ameldir.  

Sadık ve Salih Bir Kardeş: Hz. Ebû Bekir

Hz. Ebû Bekir zor zamanların adamı, İslam mücadelesinin yüce kahramanıdır. O bir kez olsun Rasûlullah’ın yanından ayrılmamış; Kâbe’nin avlusunda saldırıya uğrayan, canına kastedilen Nebi’nin yardımında, hicret yolculuğu sırasında yanında, cihad meydanlarında düşmanlarının karşısında daima en ön safta olmuştur. 

İnsan bazen çok zor günler, büyük sıkıntılar yaşar. Her şey üst üste gelir, dünya daralır, dost düşman bir olur, üzerine çullanır.  Bazen temiz ve güzel bir insan aşağılık insanlar tarafından bin bir hile ve iftirayla en çirkin şeylerle suçlanır, tüm deliller aleyhinde toplanır. Artık çıkış yolları kapanmış, insanların tamamı, eşi dostu terk etmiş, yapayalnız kalmıştır. Bakışlar soğumuş, dağ taş düşman olmuştur. İşte o zaman insan yanında duracağı, sırtını dayayabileceği dost bir yüze nasıl da muhtaçtır. Ne olursa olsun kendisine inanan, kim ne derse desin bırakıp gitmeyen, asla terk etmeyen, en fırtınalı günlerde sığınılabilecek güvenli bir liman;  sadık ve salih bir dost insanoğlu için ne büyük bir hazinedir. Rabbi, Muhammed  aleyhisselâm’a  Ebû Bekir gibi sadık bir dost, salih bir arkadaş vermiş, onların kardeşliğini tüm ümmete örnek göstermiştir.   Allah celle, İslâm’ın tüm samimi davetçilerine Ebû Bekir misali dostlar nasip etsin!

Mazlum Müminlerin Zafer Duası

“İbadet İçin ancak üç mescide seyahat edilir. Bunlar Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksâ’dır.”[23]

Mescid-i Aksâ müminlerin ilk kıblesi, Efendimiz aleyhisselâm’ın hatırasıdır. Allah Rasûlü ilk vahiyden hicretten bir buçuk yıl sonrasına kadar, on beş yıl boyunca Mescid-i Aksâ’ya yönelerek namazlarını kılmış, Mi’râc’a Kudüs’ten çıkmıştır. Kudüs Hz. Ömer devrinde fethedilmiş, Haçlı zulmünden Sultan Selahaddin tarafından kurtarılmıştır. Kudüs yeni bir fethi, Hz. Ömer gibi Sultan Selahaddin gibi yiğitleri beklemektedir. Kudüs işgalden kurtuluncaya, Mescid-i Aksâ özgür oluncaya kadar mücadele etmek tüm Müslümanların boynunun borcudur. Mi’râc gecesi vahyedilen ayet-i kerimeler, Rabbimizin öğrettiği mübarek dualar bu mücadele yolunda en güçlü silahımızdır. Bakara Suresi’nin son iki ayeti; mazlumların yardım çağrısı, gecelerimizi süsleyen kutlu dualarımız, Rabbimizden zafer niyazımızdır.

“Her kim geceleyin Bakara Sûresi'nden bu iki âyeti okursa ona yeter”[24]

“Ey Rabbimiz, eğer unutacak ya da yanılacak olursak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklemiş olduğun gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma, bizi affet, günahlarımızı bağışla, bize merhamet eyle, sen mevlamızsın bizim! Kâfirlere karşı yardım et bize!”[25]



[1] Salih Sabri Yavuz, Mi’râc, DİA, XXX, 132.

[2] İsrâ 17/1; Necm 53/6-18.

[3] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, III, 109; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, I,147148; Kasım Şulul, Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, 361; Salih Sabri Yavuz, Mi’râc, DİA, XXX, 133.

[4] M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 377.

[5] Buhari, Fedailu’s-sahabe 71, Müslim İman 259; Nesâî, Salât 1; M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 372.

[6] Âl-i İmrân 3/81.

[7] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 213; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 204.

[8] Buhârî, Salât 1; Hac 76; Müslim, İmân 263.

[9]Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,449; İbn Kayyîm, Zâdü’l-Mead, II, 35; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, III, s. 112.

[10] Müslim, İmân 279; Tirmizi, Tefsir 53; Nesâî, Salât 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 423.

[11] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 39; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 215; İbn Esîr, el-Kâmil, II, 56; Efendimizin Mi’râc öncesinde değil, dönüşünde Peygamberlere imamlık yaptığı da belirtilmektedir. Bkz. Salih Sabri Yavuz, İsrâ ve Mirac, 63.

[12] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 41;  Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 309; Zehebî, Tarîhu’l-İslâm, I, 622.

[13] İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebevîyye, II, 39-40; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, II, 363; İbnü’l-Esîr, elKâmil fi’t-Tarih, II, 56; İbn Kesîr, Tefsir, III, 21;  Zehebî, Tarîhu’l-İslâm, I, 620Abdurrezzâk, Musannef, V,321.

[14] İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebevîyye, II, 40; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, II, 360-361; Hâkim, Müstedrek, III, 65.

[15] İsrâ 17/1.

[16] Buharî, Fezâilü’s-Sahabe70; Müslim, İman 276, 278.İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, III,110; Zehebî, Tarîhu’l-İslâm, I, 620; Abdurrezzâk, Musannef, V,321.

[17]İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 218; M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 397-401; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n- Nihâye, III, 114;  Salih Sabri Yavuz, İsrâ ve Mirac, 118-125.

[18] Hac 22/78.

[19] Rum 30/3.                                                                                                     

[20] Salih Sabri Yavuz, İsrâ ve Mirac, 24.

[21] Müslim, İmân 259,278; Tirmizi, Tefsir 18; Nesâî, Salât 1.

[22] Buhârî, Fedâilu’s-sahâbe 70; Tefsir 200; Müslim, İmân 276-278; Tirmizî Tefsir 18, Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 309.

[23] Buhârî, Mescidü Mekke 1, 6; Müslim, Hac 415, 511, 512; Ebû Davud, Menâsik 94; Tirmizî, Salât 126.

[24] Buhârî, Fedâilü’l- Kur’ân 10; Müslim, Müsâfirin:255-256.

[25] Bakara 2/286.

Yazar: