Ölüm Sana Gelinceye Dek...

 Sinan ÖZYURT

Peygamber Efendimizin halasının oğlu Ubeydullah bin Cahş, İslam öncesinde putlara tapmayan kimselerdendi. İslam gelince eşi, Ebû Süfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile birlikte İslam’ı ilk kabul edenler arasında yer aldı. Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’e (s.a.s) olduğu gibi ona inananlara da her türlü baskıyı yapıyordu. Ubeydullah bin Cahş da eşiyle beraber bu baskılara maruz kalmıştır. Bu sıkıntılardan bir nebze olsun kurtulabilmek için Habeşistan’a hicret eden ikinci kafileye kızları Habibe’yle katıldılar. Ne olduysa işte burada oldu.

İslam’ı yaşama uğruna türlü çilelere göğüs germiş, evini barkını, yurdunu terk ederek Allah yolunda hicreti tercih etmiş olan Ubeydullah bin Cahş tam da rahata erdikleri bir zamanda İslam’ı terk ederek Müslüman olmadan önceki dinine yani Hristiyanlığa geri döndü.  Ümmü Habibe eşinde yavaş yavaş ortaya çıkan değişikliklerin farkındaydı. Ancak eşinin “Önceleri din konusunu uzun uzadıya düşünmüştüm, Hıristiyanlıktan daha hayırlı bir din görmeyip Hıristiyan olmuştum. Sonra Hz. Muhammed'in (s.a.s) dinine girdim ve şimdi tekrar Hıristiyanlığa döndüm.” demesiyle onun, gerçekten İslam’dan çıktığını anladı. Üstelik Hristiyan olması için eşi Ubeydullah bin Cahş tarafından türlü baskılara maruz kaldı. O ise bu baskılara boyun eğmedi.  Eşinin kardeşi olan Abdullah bin Cahş ile birlikte onu bu kararından döndürmek için ellerinden geleni yaptılar. Fakat fayda vermedi. Bunun üzerine ayrıldılar. 

Kendini iyice içkiye kaptıran Ubeydullah burada vefat etti. Ümmü Habibe yabancı bir memlekette dul bir kadın olarak inancından taviz vermeden hayatını sürdürdü. Adeta onun bu fedakârlığının bir mükâfatı olarak Rasûlullah Efendimiz onunla nikâhlandı. Nikâhlarını Peygamberimizin gıyabında Habeşistan kralı Necaşi kıydı ve Ümmü Habibe müminlerin annesi sıfatıyla Medine’ye, eşi Hz. Muhammed’in yanına geldi.[1]

Ubeydullah bin Cahş’ın ve eşi Ümmü Habibe’nin hayatı bir dersler ve ibretler tablosu olarak karşımızda durmaktadır. Bir tarafta belki basit gibi görülen alışkanlıkların yol açtığı bir felaket, diğer tarafta ise, bütün zorluklara rağmen sabretmenin sebat etmenin getirdiği bir saadet. Erkeğin güçlü, kadının zayıf olarak görüldüğü genel algının aksine iman edip salih ameller işleyerek sabredenin güçlü, şüpheye düşüp günahlara dalanın ise zayıf olduğu gerçeği. Güzelliklerle dolu bir geçmişin ancak o güzelliklerin devam etmesiyle ve güzel bir akıbetle değer kazanacağı hakikati. Peygamber’in halasının oğlu olmanın kurtuluş vesilesi olmadığı gibi İslam düşmanlarının o günkü liderinin kızı olmanın da kurtuluşa engel teşkil etmediği sonucu. Bütün bu dersler ve ibretler tablosu bizi hayatımızla, gidişatımızla ilgili yeniden düşünmeye sevk etmelidir.

Kulluktan Emekli Olmak Yoktur!

Yıllar önce, İslamî kimliğine ve mücadelesine bizzat şahit olduğum ve kendisini çok sevdiğim bir ağabeyimle Üsküdar’da sohbet ediyorduk. Müslüman’ca düşünme ve yaşama ile ilgili kaygılarımızı paylaşıyorduk. Allah yolunda yaşayıp mücadele etmenin sadece belli zaman dilimlerine hasredilmemesi gerektiğinden bahsediyorduk. Birden kolumdan tuttu ve bana bir şey göstereceğini söyleyerek beni ayağa kaldırdı. Koluma girdi ve birlikte Zeynep Kamil’e giden yokuştan yukarıya doğru yürümeye başladık. Bir müddet yürüdükten sonra yolun solunda kalan bir kahvehanenin önünde durduk. Bana cam kenarındaki masada oyun oynayan birini gösterdi. Masanın başında oturan 45-50 yaşlarındaki adam, gençliğini Allah yolunda türlü fedakârlıklarla geçirmiş, meydandan meydana atılmış, sohbetten sohbete koşturmuş, birçok çileye göğüs germiş biriydi. Onu o halde görmek beni derinden sarsmış ve etkilemişti. Acaba bizi nasıl bir gelecek bekliyor diye sormadan edemedim kendi kendime. Yaptıklarımıza ve geçmişimize güvenerek yaşadığımız anı ihmal etmemeliyiz dedi beni oraya getiren ağabey. Hem o abimiz için hem de kendimiz için “Allah sonumuzu hayreylesin.” diye dualar ederek ayrıldık o mekândan. O gün orada yaşadığım halet-i ruhiyeyi unutamam.

Biri asrısaadette diğeri de günümüzde gerçekleşen bu iki olaydan çıkaracağımız netice şu olsa gerek: “Kulluktan emekli olmak yoktur!” Zira Rabbimiz de ölüm bize gelinceye kadar kendisine kulluk etmemizi istemektedir.[2] Hayatın sadece belli dönemlerinde İslamî çalışmalar içerisinde yer alıp sonrasında bir köşeye çekilmek söz konusu olamaz. Müslüman’ın hayatı bir bütündür. Parçalanmış bir hayatı İslam kabul etmez. Sadece belli zamanlara ve belli ibadetlere hasredilmiş bir din anlayışı doğru değildir. Müslüman İslam’ı olduğu gibi bir bütün olarak kabul eden ve yine bir bütün olarak hayata taşımaya gayret eden kişidir.

Rabbimizin “Ey iman edenler, iman ediniz…”[3] buyruğu imanın sürekliliğini ve yenilenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Müslüman imanının gereği olan davranışları ortaya koyarken niyetini de gözden geçirmelidir. Amellerinde sadece Allah’ın rızasını hedeflemelidir. Zira Efendimiz (s.a.s) amellerin ancak niyetlere göre değer kazanacağını bildirmektedir.[4] Niyetlerdeki sapmalar davranıştan başlayarak inancın da sapmasına sebep olabilir. Bunun için Müslüman sürekli kendini murakabe altında tutmalı, başkalarının değil kendisinin niyetini sorgulamalıdır.

Dünya hayatındaki imtihan ölümle sona erecektir. Son nefese kadar imanın gereği olan hayat tarzını sürdürmek gerekmektedir. Bunun için de hayatın her saniyesinin Allah’ın rızasını kazanmak için verilmiş bir fırsat olduğu bilinmelidir. Rabbimiz İnşirah Suresi’nde “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ve yalnız Rabbine bağlan.”[5] diye buyurarak Müslümanca yaşamanın fasılasının, teneffüsünün olmayacağını ifade etmektedir.

Peygamber Efendimiz de hangi amelin daha hayırlı olduğuna dair kendisine yöneltilen bir soruya “Az da olsa sürekli olanıdır.” şeklinde cevap vererek Müslüman’ca yaşamanın sürekliliğini vurgulamıştır. Hiç kimsenin yarına varıp varamayacağına dair bir garantisi yoktur. Salih amelleri ertelememek gerekir. Allah kimseye güç yetiremeyeceği bir sorumluluk da yüklememiştir. Salih ameller imanın sigortası ve koruyucusudur. Amelleri terk etmek imanı da tehlikeye sokar.

Kalbimizin iman üzere sabit kalması, yaşantımızın istikamet üzere devam etmesiyle doğru orantılıdır. Zira inancını hayata aktarmayanlar, zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Bu nedenle inandığımız gibi yaşama kararlığını ölüm bize gelinceye dek sürdürmek durumundayız. Bu yoldaki en büyük yardımcımız elbette gönülden bağlandığımız Rabbimiz olacaktır. Bunun için Peygamberimizin sürekli tekrarladığı duayla O’na yönelmeliyiz: 

"Ey kalpleri halden hale çeviren Allah'ım, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl!"[6]



[1] Geniş bilgi için bkz. Ziya Kazıcı, Hz. Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri, s. 294-311.

[2] Hicr 15/99.

[3] Nisa 4/136.

[4] Buhari, Nikâh,5; Müslim, İmaret, 155.

[5] İnşirah 94/7-8.

[6] Tirmizi, Deavat, 89, 124.

Yazar: