Ramazan Ayı ve Savaş

Ramazan ayı, yüce dînimiz İslâm’da oruç tutmanın farz olduğu aydır. Kamerî senenin dokuzuncu ayıdır. Şâban ayı ile Şevval ayı arasındaki aydır. Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen ve değerine vurgu yapılan yegâne ay Ramazan ayıdır. Orucun farz kılındığını bildiren âyetlerin hemen ardından Ramazan’ın insanlara doğru yolu gösteren ve hakkı batıldan ayıran Kur’ân’ın indiği ay olduğu belirtilir ve bu aya ulaşanların oruç tutması emredilir (el-Bakara, 2/185). Hadis kaynaklarında da Hz. Peygamber efendimizden nakledilen Ramazan ayının fazileti, başlangıcının ve sonunun nasıl tespit edileceği, süresi ve bu aya mahsus ibâdetlerle ilgili çok sayıda rivâyet yer almaktadır (Wensinck, el-Mu’cem, ‘rmd’ md.). Klasik ve çağdaş literatürde Ramazan ayının faziletlerine dair hadisleri derleyip bir araya getiren müstakil eserler mevcuttur.

Ramazan ayında oruç tutmak hicretin ikinci senesinin Şâban ayında (Şubat 624) farz kılınmıştır. Ramazan orucunun farz ibâdetlerden olduğu kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir. Hz. Peygamber efendimiz, ömrünün son dokuz senesinde Ramazan orucunu tutmuş ve bu aya gereken değeri vermiştir. Bu ayda yapılması gereken mâlî ve bedenî ibâdetleri yapmış ve bunları ashâbına da öğretmiştir. Her Ramazan’da Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona Cebrâil’e (a.s) okumuş, o da dinlemiştir. Bu mukâbele ve arza, ömrünün son senesinde iki kere tekrarlanmıştır. Hz Peygamber efendimiz, seferde olmadığı Ramazan aylarının son on gününde de itikâfa çekilirdi. Sefer ve gazâ gerekirse onu da yapar, geri durmazdı.

Hz. Peygamber efendimiz, hayatında cihada çok değer verdiği için Ramazan ayında da seriyye ve savaşlarını devam ettirmiştir. Onun için önemli olan, her zaman ve zeminde İslâm’ın çevreye yayılması ve bir de Medine’ye yapılması muhtemel saldırıların geri püskürtülmesiydi. Ömrü boyunca bu iki hususa çok dikkat etti ve ömrünü uyanık geçirdi. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz de bu konuda Hz. Peygamber efendimize ayak uydurdular. 

Bilindiği gibi Hz. Peygamber efendimiz, fiilî cihâd hareketlerini Medine’ye hicret ettikten sonra başlattı. Bu maksatla Medine’den yüz yirmi askerî birlik çıkardı. Bunların yirmi dokuzu Hz. Peygamber efendimizin kendisinin katıldığı gazâlar, doksan biri de kendisinin katılmadığı seriyyelerdir. Bu askerî seferlerin on altısı Ramazan ayında yapılmıştır. Bu on altı seferden üçü gazâ, on üçü de seriyyedir. Bu seriyyelerden sadece biri, oruç farz olmadan önceki Ramazan ayında olmuş, gazâlar ve diğer seriyyeler oruç farz olduktan sonraki Ramazan aylarında olmuştur. Önce seriyyeleri sonra da gazâları görelim:

Seriyyeler: Bilindiği gibi seriyye, Hz. Peygamber’in bizzat katılmayıp görevlendirdiği komutanlarla sevk ve idâre ettiği askerî seferlerdir. Bunlar Hz. Peygamber efendimiz tarafından düşmana gözdağı vermek ve düşman hakkında bilgi toplamak masadıyla çıkarılırdı. Bu askerî birlikler, görevlerinin gereği olarak çok kere geceleyin yola çıkar ve gizli yol alırlardı. Hz. Peygamber efendimizin hicretten kısa bir süre sonra başlattığı fiilî mücâdele döneminin en önemli faaliyetlerinden biri olan seriyyeler, gerek strateji ve savaş taktikleri gerekse dînî ve siyâsî sonuçları bakımından büyük önem taşırlar. Hz. Peygamber efendimizin Ramazan ayında çıkardığı seriyyeler şunlardır:

1-) Hz. Peygamber efendimizin hicretten sonra Medine’den çıkardığı ilk seriyye, Ramazan ayında yola çıkmıştır. Bu seriyyenin komutanı Hz. Peygamber efendimizin amcası Hz. Hamza’dır. Bu seriyye, Ramazan ayında oruç tutulmasının emredilmesinden önceki senenin Ramazan ayında (Mart 623) yola çıkarılmıştır. Hz. Hamza, Mekkeli muhâcirlerden oluşan otuz kişilik silahlı birliğin başında Kızıldeniz sahilindeki Îs’e kadar gitti. Hz. Hamza’nın gönderiliş sebebi, Şam’dan gelip buradan geçerek Mekke’ye dönmek üzere olan Kureyş’in ticâret kervanlarını tehdit etmek ve gerekirse baskın yapmaktı. Söz konusu silahlı birlik Medine’nin batısında Kızıldeniz sahilinde buluna Îs mevkiine gelince, Ebû Cehil’in başkanlığında üç yüz süvâri tarafında korunan Mekke kervanıyla karşılaştı. Cüheyne kabilesinin arazisi üzerinde karşı karşıya gelen taraflar savaş düzeni aldıysa da, iki tarafın müttefiki olan Mecdî b. Amr el- Cühenî’nin girişimleriyle savaş yapmadan ayrıldı ve yurtlarına döndüler.[1]

2-) Hicretin ikinci yılı Ramazan ayında (Mart 624) gönderilen seriyye ise, Bedir’e giden ordunun içinden seçilerek gönderilmişti. Hz. Peygamber efendimiz, Bedir yakınlarında Safrâ denilen yere gelince Besbes b. Amr el-Cühenî ile Adiy b. Ebi’z-zeğbâ el-Cühenî’yi, Şam’dan gelen Ebû Süfyan kervanı hakkında bilgi toplamak için gönderdi. Kervan Cüheyne kabilesinin topraklarından geçeceği için Hz. Peygamber, bu kabileye mensup iki sahâbîsine bu görevi verdi. Onlar da yaptıkları araştırmalar neticesinde kervanın henüz gelmediğini ama bir-iki gün içinde geleceğini öğrendi ve bu bilgiyi Hz. Peygamber efendimize ulaştırdılar.[2] Bu yolculukta mücâhidlerin Hz. Peygamber efendimizin emri ile oruçlarını açtıklarını Bedir Savaşı konusunu işlerken göreceğiz.

3-)Vâdi’l-kurâ’da insanları Hz. Peygamber efendimize karşı kışkırtan Ümmü Kırfe’nin yakalanıp Medine’ye getirilmesi için Zeyd b. Hârise komutasında hicretin altıncı senesi Ramazan ayında (Ocak 628) yola çıkarılan seriyyedeki[3] mücâhidlerin sefer süresince oruçlarını açıp açmadıkları konusunda bir kayıt bulamadım.

4-)Hayber’de oturan Yahûdîlerinin liderlerinden ve aynı zamanda Hicâz bölgesinin büyük tüccarlarından biri olan Ebû Râfi, devamlı Hz. Peygamber efendimize hakaret ediyor ve Arap yarımadasındaki müşrikleri Medine’ye karşı kışkırtıyordu. Onun yok edilmesi için Abdullah b. Atîk komutasında, hicretin altıncı yılı Ramazan ayında (Ocak-Şubat 628) yola çıkan ve Hayber’e giderek kendilerine verilen görevi yapan seriyyedeki[4] mücâhidlerin yol boyunca oruçlarını açıp açmadıkları konusunda bir kayıt bulamadım.

5-) Ebû Râfi’nin öldürülmesinden sonra lider seçilen Üseyr b. Zârim’in, Gatafan kabilesi ile anlaşarak Medine’ye baskın yapmayı düşündüğü haberlerinin araştırılması için Abdullah b. Revâha komutasındaki seriyye, hicretin altıncı yılı Ramazan ayının son günlerinde (Şubat 628) yola çıktı. Seriyye komutanı Abdullah b. Revâha, Üseyr b. Zârim’in hıyanet içinde olduğunu tespit etti ve durumu Hz. Peygamber efendimize bildirdi.[5] Bu seriyyedeki mücâhidlerin yol boyunca oruçlarını açıp açmadıkları konusunda bir kayıt bulamadım.

6-) Gatafan kabilesinin kollarından Sa’lebe oğulları ve Uvâl oğulları, Hz. Peygamber efendimize ve dolayısıyla İslâm’a devamlı bir düşmanlık içerisindeydiler. Hz. Peygamber de bunlar üzerine seriyyeler gönderir ve haklarında bilgi edinirdi.  Bu maksatla hicretin yedinci senesinin Ramazan ayında da (Ocak 629) Gâlib b. Abdullah komutasında bir seriyye gönderdi. Bu seriyye bilgi edinmenin dışında bir de baskın uyguladı ve elde ettiği ganimetlerle Medine’ye döndü.[6] Bu seriyyedeki mücâhidlerin oruçları hakkında da bir kayda rastlamadım.

7-) Hz. Peygamber efendimiz, Mekke fethi için yaptığı hazırlıkları gizli tutuyordu. Onun en çok dikkat ettiği konulardan biri gizlilik, biri de hedef saptırmaktı. Fetih için hazırlanan ordu Medine’den hareket etmeden önce Hz. Peygamber, Ebû Katâde komutasındaki bir seriyyeyi hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında (Aralık 620) hedef saptırmak için Mekke’nin ters istikametine yani kuzeye doğru yola çıkardı. Ebû Katâde ve beraberindekiler, kendilerine hedef olarak gösterilen Batn-ı İdam’a kadar gidip geri döndüler ve Sukyâ’da fetih ordusuna katıldılar.[7]

8-) Hz. Peygamber efendimiz, Mekke’nin fethinden hemen sonra Kâbe’deki putları yıktı. Sonra da çevredeki putları yıktırdı. Çevredeki putları yıktırma işine de Uzzâ putundan başladı. Çünkü Uzzâ, şirk inancına göre müşriklerin en büyük putuydu. Lât ve Menât’tan daha büyük olan, üzerine bir bina yapılarak özel kapıcı ve bakıcıları bulunan Uzzâ putu, Mekke’nin kuzeyinde, Mekke ile Tâif şehirleri arasında, Yemen-Tâif istikâmetinden gelenlerin Mekke’ye giderken uğradıkları son menzil olarak bilinen Nahle mevkiinde bulunmaktaydı. Müşrik Araplar, Kâbeyi tavaf ettikten sonra Uzzâ’ya gidip onu da tavaf eder ve yanında bir gün itikâfa girdikten sonra ihramdan çıkarlardı.[8]

Hz. Peygamber efendimiz, Uzzâ putunun yıkılması için Hâlid b. Velid komutasında bir seriyyeyi görevlendirdi. Emrine verilen otuz kişilik atlı birlikle 25 Ramazan 8/16 Ocak 630’da putun bulunduğu Nahle’ye giden Hâlid, verilen emir gereği semüre ağacından yapılı olan putu ve binayı yıkıp Mekke’ye döndü.[9]

9-) Hz. Peygamber efendimiz, Mekke’nin fethinden sonra Müşellel dağında bulunan Menât putunu yıkmak için Sa’d b. Zeyd el-Eşhelî komutasında yirmi kişilik bir atlı birliği görevlendirdi.[10] Arabistan’da bulunan putların en eskisi sayılan, hemen bütün müşrik Arapların taptıkları bu putun da müşrik inanç geleneğinde büyük yeri ve önemi vardı. Müşrik Araplar bu putu yüceltmek amacıyla çocuklarına Abdümenât ismini verir, hacceden müşriklerin birçoğu başlarını tıraş ettirmeden Menât’ı ziyâret eder, onun yanında başlarını tıraş ettirir, kurban keserdi. Bu işlemleri yapmadan haclarını tamamlamış sayılmazlardı.[11]

10-) Mekke fethinden sonra Amr b. el-Âs da yine Ramazan ayında emrine verilen arkadaşlarıyla, Nahle vadisi Yenbu bölgesinde bulunan, Hüzeyl kabilesine ait olup aynı zamanda birçok Arap kabilesinin tâzim ettiği ve ismi kaynaklarda Ruhat diye geçen mekânda tapınak haline getirilen Suvâ putunu yıktı.[12]

11-) Hz. Peygamber efendimiz, Mekke fethinden sonra çevredeki insanları İslâm’a dâvet etmeye başlamış ve bu iş için Hişâm b. Âs’ı da iki yüz kişilik bir askeri birliğin başında Mekke’nin seksen kilometre güneyindeki Yelemlem’e göndermiştir.[13]

12-) Hz. Peygamber efendimiz, Mekke fethinden sonra çevredeki insanları İslâm’a dâvet etmeye başlamış ve bu iş için Hâlid b. Saîd’i üç yüz kişilik bir askeri birliğin başında Urene’ye göndermiştir.[14] Son altı seriyyedeki mücâhidlerin oruç durumlarını Mekke fethi konusunda göreceğiz.

13-) Hz. Peygamber efendimiz, hicretin onuncu senesinin Ramazan ayında (Aralık 631) Hz. Ali’yi Yemen’e gönderdi. Yemen halkını ve özellikle Mezhic kabilesini İslâm’a dâvet için hazırlanan seriyye üç yüz atlıdan oluşuyordu. Hz. Peygamber efendimiz, Hz. Ali’ye Kubâ köyünde karargâh kurmasını emretti. Karargâh kurulup askerler orada toplanınca Hz. Peygamber oraya geldi ve Hz. Ali’nin başına sarık sarıp eline de sancak verdikten sonra şu emri verdi: “Hiçbir tarafa bakmadan ilerleyip git!” Hz. Ali “Yâ Rasûlallah! Gittiğim yerde ne yapacağım, nasıl yapacağım?” diye sordu. Hz. Peygamber efendimiz de ona şu tâlimâtı verdi:

“Varacağın yere vardığın ve onların topraklarına ulaştığın zaman, onlar seninle çarpışmadıkça, sen de onlarla çarpışma! Eğer onlar, seninle çarpışmaya kalkarlarsa, sizden birini öldürünceye kadar sen onlarla çarpışma! Onlar sizden birini öldürürlerse, bir müddet ne yapacaklarını beklemeden onlarla çarpışmaya kalkma! Çarpışmaya girişmezlerse onlara “sizler lâ ilâhe illallah demeyi kabul eder misiniz?” diye sor. “Evet” derlerse, onlara “siz namaz kılmayı kabul eder misiniz?” diye sor. “Evet” derlerse, “sizler mallarınızın zekâtını yoksullara vermeyi kabul eder misiniz?” diye sor. “Evet” derlerse artık onlardan bundan başkasını isteme! Vallâhi, Allâh’ın senin elinle bir tek insanı hidâyete erdirmesi, senin için üzerine güneşin doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.”[15]

Medine’den ayrılan bu askerî birlik, Yemen bölgesinde bulunan Mezhic kabilesinin topraklarına geldiğinde kalabalık bir topluluk tarafından karşılandı. Hz. Ali, Mezhicliler’i İslâm dînine girmeye dâvet etti, fakat onlar bunu kabul etmediler. Kabul etmemekle kalmadı, hemen saldırıya geçtiler. Müslümanlara taşlarla saldırdı ve onları ok yağmuruna tuttular. Müslümanlar da bu saldırıya cevap verince çatışma çıktı. Çıkan çatışmada Müslümanlar üstünlük sağladılar ve Mezhicliler’den yirmi kadar kişiyi öldürdüler. Bunun üzerine Mezhicliler, etrafa dağıldılar.

Savaş meydanından kaçan düşmanı takip etmeyen Hz. Ali, Mezhicliler’i tekrar İslâm’a dâvet etti. Bu defa dâvete icâbet eden Mezhicliler, kabîle liderlerinden birinin Müslüman olduğunu îlân etmesiyle İslâm dînini kabul ederek bîat ettiklerini belirttiler. Hz. Ali de bu gelişmelerle ilgili olarak Hz. Peygamber efendimizi bilgilendirdi. Ona bir mektup göndererek bu kabîlenin Müslüman olduğunu ve onlara İslâm dînini öğrettiğini bildirdi. Hz. Peygamber efendimiz, bu mektuba cevap olarak, hac mevsimine kadar Yemen’de kalmasını ve hac mevsiminde gelip Mekke’de kendisiyle buluşmasını Hz. Ali’ye emretti.[16] Hz. Ali de öyle yaptı. Yemenli hacılarla birlikte Mekke’ye gelip Vedâ haccına katıldı, oradan da Hz. Peygamber efendimizle birlikte Medine’ye döndü.

Gazâlar:

1-) Bedir Savaşı: Bedir savaşı, hicretin ikinci yılının Ramazan ayında (Mart 624) yapıldı. Oruç da bu aydan önceki Şaban ayında (Şubat 624) farz kılınmıştı. Hz. Peygamber efendimiz ve Müslümanlar ilk defa oruç tutmaya başladıkları Ramazan ayının on ikinci (bir rivâyette sekizinci) günü Bedir’e gitmek üzere Medine’den ayrıldılar. Bir veya iki gün oruçlu olarak yola devam ettikten sonra Hz. Peygamber efendimiz, Müslümanlara oruçlarını açmalarını emretti. Açmadıklarını görünce de dönüp onlara şöyle seslendi: “Ey söz dinlemeyen cemaat! Ben orucumu açtım, siz de açınız!”[17]

2-) Mustalik Oğulları Savaşı: Hz. Peygamber efendimiz, hicretin beşinci senesinin Şaban ayının ikinci günü olan Pazartesi gününde (Ocak 627) Medine’ye bir baskın hazırlığı yapan Mustalık Oğulları üzerine yürüdü. Hz. Peygamber efendimizin bu seferi tam yirmi sekiz gün sürdü. İslâm ordusu, Ramazan hilâlinin doğduğu gece (Şubat 627) Medine’ye girdiler.[18] Ertesi gün de oruçlarını tuttular.

3-) Mekke Fethi: Hz. Peygamber efendimiz, Hudeybiye barış anlamasının Mekkeli müşrikler tarafından bozulmasından sonra Mekke’nin fethi için hazırlık yapmaya başladı. Her zaman olduğu gibi bu hazırlığın nereye olduğunu gizli tuttu.

Hicretin sekizinci senesi Ramazan ayının onuncu günü ikindi namazından sonra (Aralık 629) on bin kişilik ordusu ile Medine’den çıktı. Peygamberimiz de Müslümanlarda o gün oruçluydular. Hz. Peygamber efendimiz hareket emri vermeden önce “orucunu tutmak isteyenler tutsun, açmak isteyenler de açsın!” diye nidâ ettirdi.[19] Peygamberimiz, orucunu açmadı tuttu; Müslümanlar da tuttular. Mekke’ye yakın Usfân ile Emec arasındaki Kedîd’e gelince Hz. Peygamber efendimiz orucunu bozdu.[20] Yol boyunca oruç tutan mücâhidler artık dayanamaz hale gelmişlerdi. Hz. Peygamber efendimize “oruç insanları bunalttı, insanlar senin ne yapacağına bakmaktadırlar” denilince bir bardak su getirterek ikindi vakti su içti, insanlar da kendisine bakıyorlardı. Bazı insanların oruçlarına devam ettikleri haberi kendisine ulaşınca “onlar söz dinlemeyenlerdir” buyurdu[21]  ve “siz, yarın sabah düşmanlarınızla karşılaşacaksınız” diyerek oruçlarını bozmalarının gerekçesini söyledi.[22]

Şevkânî diyor ki: “Bu hadiste geceden oruca niyetlendikten sonra oruçlu olan kimsenin yolculuğa çıkması durumunda orucunu gündüzün bozabileceğine delil vardır. Bu görüş cumhurun görüşüdür.”[23] Elbette ki, bozulan bu oruçlar sonradan kaza edilmiştir.

Sonuç: Hz. Peygamber efendimiz, İslâm’ın beş temel üzerine kurulduğunu bir hadis-i şerifinde şöyle buyurarak anlatır: “İslâm, beş şey üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şâhidlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.”[24] Hz. Peygamber efendimiz, bu ibâdetlerin nerde, ne zaman, nasıl yapılacağını da bize öğretmiştir. Hem de tatbikatıyla öğretmiştir.

Yüce dînimiz İslâm’da Cihâd da bir ibâdettir. Hem de kıyâmete kadar devam eden bir ibadettir. Hakkında bir hayli âyet-i kerîme ve hadis-i şerif vardır. Cihâdın çok çeşitli şekilleri vardır. Düşmanla savaş da cihâdın şekillerinden biridir. Her şeyimizi Peygamber efendimizden öğrendiğimiz gibi oruç tuttuğumuz Ramazan ayında savaş olup olmayacağını, olursa nasıl olacağını da ondan öğreniyoruz. Biz, bu yazımızda işin fıkhî boyutuna girmeden Hz. Peygamber efendimizin ve ashâbının Ramazan ayındaki askerî faaliyetlerini tespit etmeye çalıştık. Onun yolunu takip eden İslâm orduları da Ramazan ayında cihada ara vermemişler ve büyük zaferlerin altına imza atmışlardır. Târık b. Ziyâd’ın 28 Ramazan 92/19 Temmuz 711’de Endülüs’ü fethetmesi, Yûsuf b. Taşfîn komutasındaki Müslüman Murâbıtlar ordusunun yine Endülüs’te 25 Ramazan 479/23 Ekim 1086’de Alfonso komutasındaki sekiz yüz bin küffâr ordusuna karşı Zellâka zaferini kazanması, Mısır Memlûk sultanı Kutuz’un Moğollara karşı 15 Ramazan 658/3 Eylül 1260’da Ayn-i Câlût savaşını kazanması bu zaferlerden bir kaçıdır.

Bu zaferler, İslâm’ın olaylara hâkim olduğunu, orucun şiarının kuvvet, cihâd ve amel olduğunu; zaaf, tembellik ve fütûr olmadığını göstermektedir. Müslüman, hayatın gerçeklerinin farkındadır, şartlara intibak eder. Müslümanın azimet ve himmetini dünya ile ilgili arzular, iştah açıcı yiyecekler engelleyemez. Hiçbir Müslüman, orucun dünya işlerini tatil ettiğini, toplumu geri bıraktığını söyleyemez. Şurası çok iyi bilinmelidir ki, İslâm’ın yolu cihâddır. Allah’ın dîni zor değil, kolaydır. Yüce Allah, yolculukta ve savaşta oruç tutmamaya izin vermiştir. Hz. Peygamber efendimiz de bu gibi durumlarda azimetle değil ruhsatla amel etmiş ve bu konuda kendisine uymayanlara sitem etmiştir. Çünkü düşmanla savaş güçlü olmayı gerektirmektedir.

İslâm Tarihinin en önemli iki zaferi olan Bedir zaferi ve Mekke’nin fethi Ramazan ayında gerçekleşmiştir. Yıllardan beri Kâbe’yi işgal eden putlar ve Arap yarımadasındaki diğer putlar Ramazan ayında yıkılmıştır. Kalanlar da Ramazandan sonraki ay olan Şevvâl ayında yıkılmış ve Arap yarımadası putlardan temizlenmiştir. Hz. Peygamber efendimiz, Mekke’yi fethettiği sene iki bayramı, Mekke’nin fethini ve Ramazan bayramını bir arada yaşamış, Şevval ayında da Huneyn ve Tâif gazâlarını gerçekleştirmiştir.

Vedâ haccından önceki Ramazan ayında, Hz. Ali efendimizin üç yüz kişi ile Mezhic kabilesini ve Yemen’i dize getirmesini ve oralarda İslâm’ı yaymasını yukarıda okuduk. Cihâd azmine, kahramanlığına ve gayretine hayran kaldık. Biz, hep böyle hayran mı kalacağız? Bu yolda biz bir şeyler yapmayacak mıyız? Ramazan ayında Arap yarımadasının en büyük şehrini fetheden ve bütün putları kıran bir peygamberin ümmeti böyle eli kolu bağlı mı kalacak. Bu mübârek ayda biz Müslümanları kuşatamaya çalışan düşmanlarımıza karşı sessiz mi kalacağız. Yoksa hâlâ sünnet denilince Hz. Peygamber efendimizin sadece yeme-içme, oturma-kalkma ve giyim kuşam tarzından mı söz edeceğiz? Peygamberimin oturmasının, kalkmasının, yemesinin, içmesinin, giyip kuşanmasının başımın üstünde yeri vardır, ama bunlar İslâm’ın tek gerçeği değildir. Îmân ve cihâd olmazsa bunlar hiçbir mânâ ifâde etmezler.

Hz. Peygamber efendimiz “cihâd kıyâmete kadar devam edecektir”[25] buyururken biz Müslümanları her zaman uyanık olmaya ve düşmana karşı devamlı hazırlıklı olmaya dâvet etmiştir. Bize düşen de bu mesaja kulak vermek ve gereğini yapmaktır.

Evet, unutmayalım ki her zaman olduğu gibi Ramazan ayında da hayat îmân ve cihâddan ibârettir.



[1] Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 9-10; İbn Sa’d, et-Tabakât, II,6.

[2] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 195-196; Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 40.

[3] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 564; Belâzürî, Ensâb, I,485.

[4] Buhârî, Meğâzî, 16; İbn Kesîr, el- Bidâye, VI, 127.

[5] İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 201; Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 566.

[6] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 726; İbn Sa’d, et-Tabakât, II,112.

 [7] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 797; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 133.

 [8] İbnü’l-Kelbî, Kitâbü’l-Asnâm, s. 12-15; Ezrakî, Ahbâru Mekke, I, 124.

 [9] Vâkıdî, el-Meğâzî, III,874;İbnü’l-Kelbî, Kitâbü’l-Asnâm, s. 17.

 [10] Vâkıdî, el-Meğâzî, II,870; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 136.

[11] İbnü’l-Kelbî, Kitâbü’l-Asnâm, s. 9-10; Ezrakî, Ahbâru Mekke, I, 125.

[12] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 870; Ezrakî, Ahbâru Mekke, I, 131.

[13] Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 873; Fakîhî, el-Mevsûa, IV, 636.

[14] Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 873; Fakîhî, el-Mevsûa, IV, 638.

[15] Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 1079; İbn Sa’d, et-Tabakât, II,154.

[16] Halebî, es-Sîre, III, 225; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, VI, 363.

[17] Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 47; Belâzürî, Ensâb, I, 350.

[18] İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 65; Köksal, İslâm Tarihi, XII, 51.

[19] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 801; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 135.

[20] İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 40;Taberî, Târîh, II, 50.

[21] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 802; İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 542.

[22] Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 802; Halebî, es-Sîre, III, 15.

[23] Şevkânî, Neylü’l-evtâr, IV, 222.

[24] Buhârî, Îmân, 1; Müslim, Îmân, 21; Tirmizî, Îmân, 3; Nesâî, Îmân, 13.

[25] Ebû Dâvûd, Cihâd, 33.