Hz. Peygamber'in Evindeki Yetimler

 

baba oğulYetim, babasını kaybeden; öksüz de annesini kaybeden çocuk demektir. Ergenlik yaşına gelmeden babasını kaybeden erkek ya da kız çocuklara, ister zengin olsun ister yoksul olsun yetim denir. Kocası ölen kadın için de “dul” anlamında “yetim” kelimesi kullanılır. Yetimler, topluma Yüce Allah'ın emanetleridir. Bunun için yetimleri korumaya alarak eğitip yetiştirmek ve topluma yararlı insan olmalarına çalışmak Müslümanların ahlâkî ve hukûkî görevidir. Yetimlik süresi bülûğ çağına kadardır. Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Bülûğ çağına ulaştıktan sonra yetimlik kalkar.”(Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 6)

Bilindiği gibi Hz. Peygamber, yetim olarak dünyaya geldi. Çünkü o doğmadan önce babası Abdullah vefat etmişti. Altı yaşına geldiğinde de annesi Âmine Hâtun vefat etti; babadan yetim olan Muhammed şimdi de anneden öksüz kaldı. Altı yaşından sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmüttalib'in yanında, sekiz yaşından yirmi beş yaşına kadar da amcası Ebû Tâlib'in evinde kaldı. Yirmi beş yaşına geldiğinde de Hz. Hatice ile evlendi ve kendi yuvasını kurdu.

Hz. Peygamber Efendimiz, altı çocuğunun annesi olan Hz. Hatice hayatta iken başka bir kadınla evlenmedi. Onu hem çok seviyor hem de saygı duyuyordu. Çünkü o, gerçekten mükemmel bir hanımefendi, şefkatli bir anne, anlayışlı bir eşti. Hz. Peygamber'e en sıkıntılı günlerinde maddî ve manevî destekler veren üstün bir insandı. Hz. Peygamber onun hakkında şöyle buyurur: “Dünya kadınlarının hayırlısı Meryem'dir. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir.”(Buhârî, Menâkıb, 19)

Hz. Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice'nin vefatından sonra çocuksuz ve yaşlı bir dul kadın olan Hz. Sevde ile evlendi. Hz. Hatice'den sonra evlendiği hanımlar içerisinde Hz. Âişe hariç diğerleri duldu. Sadece Hz. Âişe bâkireydi. Hz. Peygamber'in, bâkire olarak evlendiği Hz. Âişe'den ve dul olarak evlendiği eşlerinden çocuğu olmadı. Sadece Mısırlı eşi Mâriye’den oğlu İbrahim oldu. Hz. Peygamber'in, Hz. Hatice'den sonra evlendiği dul olan hanımlarından Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe hariç, diğerlerinin önceki eşlerinden de çocukları olmamıştı.

Hz. Ümmü Seleme, Hz. Peygamber'in evine dört yetim çocuğu ile birlikte geldi. Ümmü Habibe'nin de bir yetimi vardı. Ümmü Seleme'nin yetimlerinin ikisi kız, ikisi erkekti. Ümmü Habibe'nin yetimi ise kızdı. Ümmü Seleme ile hicretin dördüncü yılında, Ümmü Habibe ile de hicretin yedinci yılında evlenmişti. Ümmü Seleme’nin çocukları Seleme, Ömer, Zeynep ve Dürre ile Ümmü Habibe’nin kızı Habibe, üvey de olsa Hz. Peygamber gibi bir baba kazanmış oldular. Yani hicretin yedinci yılından itibaren Hz. Peygamber'in evinde beş yetim çocuk vardı. Hz. Peygamber bunlarla çok yakından ilgilendi.

Hz. Peygamber Efendimiz, Ümmü Seleme'nin ve Ümmü Habibe’nin çocuklarını kendi çocukları gibi sever ve öylece himaye ederdi. Bu çocuklarla şakalaşır, kendilerini sever ve onlara babalarını aratmazdı. Bir keresinde Ümmü Seleme’nin kızı küçük Zeyneb’in yüzüne şaka ile biraz su serpmiş ve onu neşelendirmişti. Zeyneb, yaşlandığı zaman bile yüzünde gençliğin tazeliğini korur, bilenler de bunu yüzüne serpilen suya bağlarlardı. (İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 311)

Bir gün Allah’ın Rasûlü, Ümmü Seleme’nin yanında idi. Ümmü Seleme’nin kızı Zeyneb de oradaydı. Hz. Fâtıma da oğulları Hasan ve Hüseyin ile oraya geldi. Rasûlullah torunlarını kucaklayıp şöyle buyurdu:“Ehl-i Beytim! Allah’ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allah her türlü hamde layıktır. O ne üstün bir şeref sahibidir!”

Kızı Zeyneb’in anlattığına göre annesi Ümmü Seleme, bunu duyunca ağlamaya başladı. Rasûlullah ona bakarak şefkatli bir halde:

“Seni ağlatan nedir?” diye sordu. Bunun üzerine o: “Ey Allah’ın Rasûlü! (Allah’ın rahmet ve bereketini) Ehl-i Beytin arasında taksim ettin; beni ve kızımı bıraktın.” cevabını verdi. Onun bu sözü üzerine Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Hem sen hem de kızın Ehl-i Beyttensiniz.”(Ahmet b. Abdullah et-Taberî, es-Simtu’s-Semîn, s. 92-93)

Ümmü Seleme’nin oğlu Seleme’yi, Uhud'da şehit olan amcası Hamza'nın kızı Ümâme ile evlendirdi. Nikâhlarını kıydıktan sonra ashabına dönerek şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki, ben onu mükâfatlandırdım.”(İbn Sa'd, Tabakat, III, 8)

Seleme'nin kardeşi Ömer, Hz. Peygamber'in kendilerini nasıl yetiştirdiğini şöyle anlatır: “Ben, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in himayesinde yetişen bir çocuktum. Yemek yerken, elim yemek tabağının her yanına giderdi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: “Oğlum, besmele çek! Sağ elinle ye! Hep önünden ye!”(Buhârî, Et'ime, 2-3; Müslim, Eşribe, 108) Ömer, Hz. Peygamber'den öğrendiği bu görgü kuralını hayatı boyunca uyguladığını söylemektedir. Onun gibi peygamber terbiyesiyle yetişmiş birine yakışanda elbette budur.

Hz. Peygamber, kendi hanımlarının yetimlerinden ayrı olarak Es'ad b. Zürâre'nin üç yetim kızı ile de ilgileniyordu. Bilindiği gibi Es'ad b. Zürâre, Medinelilerden İslâm dinini ilk kabul eden kişidir. Akabe bîatlarında bulunmuş ve Medine'nin İslâmlaşması için çok gayret göstermiştir. Mus'ab b. Umeyr, onun himayesinde Medine şehrinde faaliyet göstermiştir. Es'ad, hicretten sonra ilk ölen, cenaze namazı Hz. Peygamber tarafından ilk kıldırılan ve Ensar'dan Bakî mezarlığına ilk defnedilen sahâbîdir. Hicretten dokuz ay sonra ölen ve erkek çocuğu olmayan Es'ad b. Zürâre, ölümünden önce Kebşe, Habibe ve Fürey'a (veya Fâria) adlı kızlarını Hz. Peygamber'e emânet etmişti. Hz. Peygamber de bunları kendi hanımları Sevde ve Âişe’nin yanlarına yerleştirerek bakımlarını üstlenmiş, büyütmüş, ilgilenmiş ve evlendirmiştir. Hz. Peygamber hayattayken, Habibe'nin yeni doğan oğluna Es'ad ismini verdi.(İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 610) Kızlarını Hz. Peygamber’e emanet etmiş olmasından, Es’ad b. Zürâre’nin eşinin kendinden önce ölmüş olduğunu anlıyoruz. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, Medine’ye geldikten dokuz ay sonra bakmak için evine üç yetim kız almış ve bunların sayısı gittikçe artmıştır.

Aziz okuyucularım! Kendisi için değil, ümmeti için yaşayan bir peygamberin ümmetiyiz. Hayatını, İslâm’ın her türlü değerlerine vakfetmekle birlikte yetimlere, yoksullara, kimsesizlere, vakfeden bir peygamberin ümmetiyiz. Acaba bizim hayatımız, ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Peygamberimizin hayatına ne kadar benziyor? Her birimiz, gece-gündüz bunu düşünelim.