Bir İnsan Kaç Kere Ölebilir ki?!

Kimi vedalarda “hoşça kal” denilmezmiş…
İzin vermedi, hiç diyemedim...

“Oradaydım! Lanet olası savaşın ortasında!” diye sessiz bir haykırışla baktı gözlerimin ta içine… Gözleri Filistin’di. Çoğu Filistinli gibi dumanlı bir grilik vardı gözlerinde… Ve çoğu Filistinli gibi gözlerinde bir derinlik… Diğerlerinden sadece gözlerine bakarak ayırt edebilirdiniz onları. Yürüyüşleri, duruşları, bakışları ya da tavırları da ele verirdi onları. “Bu şehre ait değiliz ve bir gün ülkemize geri döneceğiz” diyorlardı. Sınır komşuları bu ülkede, okumak ve meslek sahibi olmak için çabalıyorlardı. Duyduklarım ve gördüklerim bunda başarılı olduklarını da gösteriyordu. Sonradan tıp öğrencisi olduğunu öğrendiğim bu güzel kız da onlardan biriydi.

Kimselere boyun eğmeyen asaletine rağmen, narin bir ürkeklik vardı halinde. Uzun boylu zayıf bedeni, koridorda yanımdan usulca akıp gitti. Zihnimde ise o bembeyaz masum yüzü kaldı.

Onu, o koridorda defalarca gördüm. Artık tebessüm ederek selamlaşıyorduk. Dilimizi bilmiyordu ama ne anlatmak istiyorsa gözlerinden anlıyordum. O gözlerde güven vardı, sevgi vardı, tanıdıklık vardı.

Dil öğrenmek için geldiğim bu ülkede, belki de insanların gözünde, ondan daha yabancıydım. Ama kendimi buranın bir parçası gibi hissediyordum. Sanırım, sınırlara alışamadığım için… Harita üzerinde gösterilen sınırlar, aslında zihinlerdeki sınırlardan ibaret ve hepimizin tek ülkesi bu dünya denilen memleket. İşte bu yüzden kendi çizdiğimiz sınırları aşmak gerek!…

Evet, sınırları aşmak gerekiyordu ve bunu denedik. Bir gün onu soframıza davet ettik arkadaşlarla. Sohbet etmek istiyorduk. Kırmadı. Her zaman ki, narin tavrı ve ürkekliği ile sofranın ucuna ilişti. Yemeklerden konuştuk Arapçamız el verdiğince; insanlardan, giysilerden, müziklerden, geleneklerden, memleketinden, ailesinden…

Neşeli yüzü arada bir bulutlanıyor, sonra tekrar güneş açıyordu. Derinlerde bir yerde kanayan bir yara vardı. Anlatmak istiyor ama vazgeçiyordu. Arada söylediği cümlelerden, bir de dilinin söyleyemediği ama gözlerinin anlattıklarından okuyordum bazı şeyleri… Konu ailelerimize gelmişti. Ailelerimizi ne kadar özlediğimizi söylemek ne büyük şımarıklıktı Allah’ım! Ah sussaydı da tüm diller, onun yüreğini dinleseydik, özlem ne demek? Acı ne demek? Ayrılık ne demek?!…

“Babam” diyordu. “…bir gece hazırlandı. Küçüğüm ben o sırada. Yatağımdaydım ama uyumuyordum… Böyledir, başı yastığa emanet bir uykudur bizim ki, her an terk etmeye hazır… Olanları izliyordum. Herşey o kadar sıradandır ki ülkemde… Bir gece babalar terk eder çocuklarını mesela… Anneler, gözyaşsız ağlar… Yağmur yerine mermiler yağar… Tankların namluları gökgürültüsü püskürtür… Çocuklar, kafa tutar eli silahlılara… Doğduğumuzdan beri, babamızdan çok görürüz onları çünkü. Sıradandır herşey… İşte babam da o gece hazırlandı ve çıkıp gitti.Kimi vedalarda “hoşça kal” denilmezmiş, o gün anladım… İzin vermedi, hiç diyemedim…

Aylar geçti… Dönmedi. “Baban vuruldu” dediler. Şehit olmuştu. Göremediğimiz ve gömemediğimiz cenazesinin arkasından dualar okuduk, gözyaşları döktük. Yokluğuna alışmıştık, herşeye alıştığımız gibi… Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Babam, bir yaz günü geri döndü. Dönen babam mıydı? Yoksa, zayıflıktan kemikleri sayılan, teni yanmış, sol kolu hareketsiz, ağzını bıçak açmayan bu adam  babamın yüzünü mü çalmıştı, tereddüt içindeydim.

Haftalar sonra, babam ilk defa tebessüm etmişti bana. Bu onun gülüşüydü, onun bakışı, tereddütsüz biliyordum bu sefer. Benimle ve kardeşlerimle ilk defa konuştu. Bizden tek bir şey istiyordu: okumamızı. Bu yüzden burdayım işte…

Babam, o günden birkaç hafta sonra, yine bir gece hazırlandı ve gitti. Bir daha da dönmedi. Yıllardır ne yüzünü gördüm, ne sesini işittim…”

Odayı saran buz gibi sessizlik o ânı dondurdu adeta. Ölmüş müydü yoksa? Nasıl sorulurdu ki bu şimdi? “Yoksa o…” dedi biri, sustu. Gözlerini kocaman açarak “Hayır!” dedi. “O ölmedi, biliyorum. Söyler misiniz, bir insan kaç kere ölebilir? Cenazesinin ardından dualar okuyup gözyaşı döktüğünüz biri, tekrar ölebilir mi hiç?!…”

Yazar: