Yasemin Çiçekleri

Tebessüm etti kendi kendine,
yüzünde bembeyaz bir yasemin açtı...

 

Namazını bitirmiş, henüz dua ediyordu seccadesinin üzerinde…  Yılları çizgilerinde biriktirdiği ellerini, yüzüyle buluşturdu. Dizini tutarak doğruldu yerinden. Seccadesini topladı. Raftan Kur’an’ını alıp, pencere önündeki sedirin kenarına ilişti. Nazm-ı Celil’in açtı kapağını, gözbebekleri harflerle buluşmuştu. Tebessüm etti kendi kendine, yüzünde bembeyaz bir yasemin açtı. 

 Okumaya başladı: “Bismillahirrahmanirrahim... Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…” Okudukça gönlünde baharı hissediyor, okudukça ruhuna poyrazlar esiyordu. Poyrazlar bahar yağmurunu da beraberinde getiriyordu elbette. Gözlerinden taşan yağmuru tülbentinin kenarıyla siliyor, okumaya devam ediyordu. İçinden manasını tekrar ettiği ayetler bir bir akarken, dili bir ayete takılıp kaldı. Tekrar tekrar okudu ayeti… Ve sonra devamındaki ayeti: 

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتاً بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ  .  فَرِحِينَ

بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ .

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” (Al-i İmran Suresi, 169-170)

Tebessüm etti kendi kendine, yüzünde bembeyaz bir yasemin daha açtı.

Devam edip, okuduğu sayfayı bitirdi. Sonuna nokta yerine aklı ve kalbinin tasdiğini ekledi: “Sadakallahülazim. Yüce Allah doğruyu söyledi.”

Oturduğu yerden dışarı baktı. Gün doğmaya başlamıştı. Dalları penceresine ulaşan incir ağacı seher rüzgarıyla salınıyor, rızık telaşesindeki minik serçelerin sesine yapraklarının hışırtısıyla eşlik ediyordu.

 Kaldığı yeri işaretleyip, usulca kapattı Kitab’ı ve kalkıp raftaki yerine koydu.

Günlük alışkanlığıyla duvardaki takvime yöneldi. Her sene bir yenisini astığı takvimler, ömrün ne kadar çabuk geçtiğini hatırlatıyordu. Bir bir eksiliyordu takvim yaprakları duvarından… Ve günler de ömründen…

Bir yaprak daha kopardı takvimden. Gözleri sevinçle parladı. “Bugün ayın on sekizi…” dedi. “Oğlum… Oğluma kahvaltı hazırlamalıyım.”  Tebessüm etti kendi kendine, yüzünde bembeyaz bir yasemin açtı.

Odadan çıkıp, mutfağa yöneldi.

Önce çay suyunu koydu. Dolaptan yavaş yavaş taze peynir, zeytin, bal, tereyağı, domates, salatalık ve birkaç da yumurta çıkardı. Yumurtalı ekmeğe bayılırdı oğlu… Titreyen ellerine rağmen yılların hamaratlığıyla onu da hazırlamaya başladı. Çayı demledi. Sofraya şöyle bir baktı. A tabi ki reçeli unutmamalıydı. Penceresinin önündeki ağaçtan toplattığı incirlerle yapmıştı reçeli. Oğlu bunu da çok severdi. İncir reçelini görünce nasıl da ellerine sarılıp öperdi. …

Tamam, kahvaltı sofrası hazırdı. Oğlunu çağırabilirdi artık.

Koridorun sonundaki odanın önünde durdu. Kapıyı çaldı. “Oğlum, hadi gel. Kahvaltın hazır. Tam da istediğin gibi… Oğlum, neden ses vermiyorsun? Lütfen gel.. Lütfen gel artık… Anneciğini üzme…” Kapının önünde oğluna seslendi durdu. Eli kapının koluna gidiyor ama açamıyordu kapıyı. Gülen yüzü yavaş yavaş hüzne büründü. Hayal meyal hatırladığı o kabus geldi aklına. Hayır, bu sadece bir kabustu, gerçek değildi! Oğlu o kapının ardında annesini bekliyordu. Ama neden ses vermiyordu, neden açmıyordu kapıyı, neden “Geldim anneciğim, işte burdayım” demiyordu?! Ağlamaktan bitap, kapının eşiğine oturdu. “Oğlum… Gel, lütfen gel…” Yüzünde açan yaseminler bir bir soldu.

Koynundan kumaş parçasına sarılı bir zarf çıkardı. Zarfta kurumuş bir yasemin vardı. Bir de kat izleri yıpranmış, kenarları yırtılmış küçük bir kağıt. Kısacık bir mektuptu bu…

“Annem,

Sana fazla yazamadım, affet beni. İyi olduğumu bilmen için yazıyorum. Gönlünü ferah tut, olur mu? Terhisime az kaldı, ayın on sekizi yanınızda olacağım inşaallah. Ailecek başına oturduğumuz, o güzel kahvaltı sofranı ne çok özledim. Döneceğim gün birlikte kahvaltı yaparız tamam mı?

Bir de anne, biliyor musun, burada dağlar sen kokuyor. Arkadaşlar “yasemin” dediler. Bu dağlarda açarmış. Göğsümde taşıyorum yaseminleri... Buram buram kokunu alıyorum. Sanki hâlâ yanındayım, sanki hâlâ başımı okşuyorsun…

Annem, dualarını eksik etme olur mu?

Babamın da ellerinden öpüyorum.

            Oğlun”

 

 

 

 

 

Yazar: