Birazdan Nalınlara Kan Damlayacak

 

Çirkin yüzler, mübarek ağızdan dökülen sözleri dinleme lütfunda dahi bulunmamışlardı. On gündür kulaklarını, gözlerini ve gönüllerini hakikate kapamışlar, eşref-i mahlûkat sıfatını yitirmişlerdi. Birazdan dışarıda yaşanacak şenliğin(!) hazırlığını yapmakla meşguldü zihinleri. Mekke’deki yandaşlarına “Sizin barındırmadığınızı biz hiç barındırmayız.” mesajını vermenin gururunu taşıyorlardı. Ne de olsa aynıydılar. Hatta Mekke eşrafı, sayfiye yeri olarak onların topraklarını tercih ettiğine göre daha üstün bile sayılabilirlerdi. Ne de olsa onlar Taifliler’di.

Taif, yüksek zümrenin yeri… Bağ bahçe içinde keyif sürmek varken Muhammed ve düşük taifesiyle şehrin imajını zedelemek de neyin nesi!

Şöyle iyice bir ders vermeli. 

Çoluk çocuk, mahallenin delisi… Hepsini dizmeli. Ellerine de taşları vermeli. Sonra…

Sonra oturup keyifle izlemeli.

Eh sonunda da ayıp olmasın diye akrabalık hatırına biraz desteklemeli.

Planları tıkır tıkır işlemişti. Unuttukları tek şey, planların üzerinde bir plan olduğuydu.

***

Onlar ayak takımını dizmişti,

Cebrail (a.s), şehrin üzerine kanadını germişti.

Onlar atacakları taşları seçmişti,

Dağlar meleği hâzır ve nâzır beklemişti.

Yer-gök, ağaçlar, birazdan kopacak fırtınanın sessizliğinden korkup nefeslerini tutmuştu. Tarih, en hazin sahnesine hazırlanıyordu.

Allah’ın Habibi Kibriya’sı, büyük bir üzüntüyle toplantıdan ayrıldı. Teklifini kabul etmemelerinden ziyade kaba tavırlarından rahatsız olmuştu. Yanında evladı gibi sevdiği Zeyd vardı. Sessiz sedasız gelmişlerdi. Şatafatsız.Yürüyerek. Bir ümitle… Lakin dönüşleri çok zor olacağa benziyordu. Üstelik artık Mekke’de ne onu himaye eden amcası Ebû Talip ne de yanında huzur ve teselli bulduğu sevgili eşi Hz. Hatice vardı.

Hz. Peygamber ve Zeyd, yola çıkınca onlara karşı kışkırtılmış kişiler hakaret etmeye, bağırıp çağırmaya başladılar. Ardından taşlar atıldı. Şeytan taşlamaya yakışan taşlar, Mübarek Rasûl’e çarpıyor ve onu yaralıyordu. Taşlar utanç içindeydi. Zeyd, Efendisinin kâh önüne kâh ardına geçiyor O’na değmesin diye tek başına bir ordu gibi nafile Rasûlullah’ı savunuyordu. Kendini bilmezlerin hem kendilerine hem Peygamberlerine zulmetmeleri ne acınası bir tabloydu.

***

Allah Elçisi’ne bu durum çok ağır geldi. Nalınlarına varıncaya kadar kan damlamıştı.

Cebrail, kanadını iyice gerdi. Dağlar meleği, hareketlendi.

Mübarek dudakları kıpırdamaya başladı. Acaba ne diyecekti?

O ki kendine ‘mecnun, şair, sihirbaz, kâhin’ denmesine hep sabretmişti.

O ki ashabı işkence çekerken onlara hep cenneti müjdelemişti.

O ki Benî Haşimle boykot altında, kurumuş deri parçaları yemişti.

O ki Kâbe’de ‘Rabbim Allah’tır.’ dediği için öldüresiye dövülmüş yine de serbestçe ibadet edebileceği günleri düşlemişti.

***

O (s.a.s), vahyin yeryüzündeki son emanetçisiydi.

Tüm dalları kırılmış, dayandığı dağlar sarsılmış, son ümidi hüsranla sonuçlanmıştı.

Ancak Rabbi’nin O’nu terk etmeyeceğini sabah aydınlığı gibi biliyordu.

Görünenin ötesinde Görünmeyen’e duyduğu güvenle yakarmaya başladı.

İşte kulluğun zirvesi bu niyazlar; teslimiyetin ve halini arzetmenin doruk noktasıydı:

Mahlûkat da lisanı hal ile O’nun yakarışlarına eşlik ediyordu.

 

 “Ya Rabbi! Kimsesizliğimi, çaresizliğimi, insanların gözündeki değersiz halimi sana şikâyet ediyorum.

(Allahım,Mekke terk etti, Kureyş engel oldu, ashab eridi. Yersiz yurtsuz kaldık.)

Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zulme uğramış tüm mazlumların Rabbisin. Sen Benim de Rabbimsin.

(Sen mazlum kullarını çaresiz bırakmazsın. Dinini kıyamete kadar taşıyacak şu bîçare müminleri perişan etmezsin.)

Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı? Yoksa Bana galip gelme gücünü verdiğin bir düşmana mı?

(Bu insanlar peygamberlerine karşı gelmekle ne büyük hata ettiklerinin farkında değiller. Kendi elleriyle kendilerini helak edecekler.)

Eğer Sen Bana dargın değilsen, başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Fakat Senden gelecek bir himaye ve koruma çok daha hoştur.

(Ey Rabbim, bizi bırakma. Dayanma gücü Sen’dendir.)

Senin üzerime gazab indirmenden yahut gazabının üzerimde yerleşmesinden, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Zâtının nuruna sığınırım!

(Eziyetlere sabredememekten ötürü şikâyetlenenlerden ve kaybedenlerden eyleme bizleri.)

Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç, kuvvet Sende, Senin Elindedir!”

(Sen dilersen nice çorak topraklar yeşerir, nice kuru dallar meyve verir.)

 

Âlem, Peygamberiyle beraber niyaza durmuş onun sözlerini tekrarlıyordu. Kâinat tek ses olmuştu sanki. Dağlar ve cıvıldamayı unutmuş kuşlar, Davud (as) dönemindeki gibi heyecanlıydılar. Bulut da hemen üzerlerindeydi. 

Cebrail (as) Hz. Peygamber’e yaklaştı ve O’na şöyle seslendi:

Ey Muhammed. Rabbinin selamı Senin üzerinedir. Yanımdaki dağlar meleğidir ve emrini beklemektedir.

Dağlar Meleği ise Ey Allah’ın elçisi!İstersen dağı onların üzerine kapatayım. Dilersen onları yerin dibine geçireyim, dedi.

Rahmet Peygamberi, ayaklarına bakmış mıdır bilinmez ya da Zeyd’in kan sızan yüzüne… Ancak kıyamete kadar onurlarını ayaklar altına alan bu bedbaht zümre hakkında şöyle buyurdu: Ey dağlar meleği! Onlar için mühlet istiyorum. Belki onların neslinden ‘La ilâhe illallah’ diyen kimseler çıkar.

O (s.a.s), çok şefkatli, çok merhametli ve Kerim bir elçi değil de ne idi!

Yazar: