Sünneti İnkâr Fitnesi

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.s), gelecekte sünneti inkâr fitnesinin ortaya çıkacağına dâir mucizevî bir hadisi vardır. Bu hadisin mucizevî oluşu, bugün aynen gerçekleşmesi dolayısıyladır. Hiç şüphesiz, Peygamberimiz geleceğe dair bu gayb bilgisini Allah’tan vahiy yoluyla almıştır.  Çünkü Allah’ın diledikleri dışında yaratılmışların hiç birisi Onun ilminden hiçbir şey elde edemez.[1] Allah gayb bilgisini bizlere vermemiş; fakat seçtiği Rasûlleri bundan istisna etmiştir. [2] İşte o hadis-i şerif:

 “Koltuğuna kurulmuş bir adamın benim hadislerimden bir hadisin okunup da şöyle deme zamanı yaklaşmıştır: ‘Bizimle sizin aranızda Allah (azze ve celle)’ nin Kitabı vardır. Onda helâl bulduğumuz şeyleri helâl, haram bulduğumuz şeyleri de haram kılarız. (Kur’ân dışında bir hüküm kaynağı kabul etmeyiz!)’ Dikkat edin! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı şeyler de Allah’ım haram kıldığı şeyler gibidir.”[3]

Görüldüğü gibi sünnet inkârcıları, rahat yaşamları içinde kibirli bir edayla hadisleri reddederken güya Kur’an Müslümanlığı (!) fikriyle hareket etmektedirler. Hâlbuki Kur’ân Müslümanı olmak demek, Kur’ân’la birlikte sünneti de hüküm kaynağı kabul etmek demektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de otuzdan fazla âyette Peygamber Efendimiz’e (s.a.s) itaat emredilmiştir.[4] Bunlardan bir kaç tanesi bile Yüce Allah’ın Sevgili Elçisi’nin sünnetine verdiği değeri anlamamız için yeterlidir:

“De ki (Ey Muhammed!): Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[5]

“…Rasûl size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasaklarsa ondan da kaçının…”[6] 

“Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o konuda kendi isteklerine göre başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur...”[7]

“Hayır! Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kabul edip sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı hissetmeden ve (sana) tam anlamıyla teslim olmadan iman etmiş olmazlar”[8]

“Kim Elçi’ye itaat ederse, aslında Allah’a itaat etmiş olur.” [9]

  Rabbimiz bir âyet-i kerimede, “O Peygamber, (kendi zamanında yaşayanlarla beraber) henüz kendilerine katılmamış (yani sonraki dönemlerde yaşayacak) olanlara da  [Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti (sünneti) öğretendir.]…”[10] buyurarak Kur’ân’la birlikte sünnetin de rehberliğinin kıyâmete kadar geçerli olacağına işaret etmiştir. Şöyle ki, bu ayette Peygamberimizin kendisinden sonra gelenlere de öğreteceği bildirilen ‘kitap’ tan kasıt Kur’ân-ı Kerim, ‘hikmet’ ten kasıt ise sünnettir.[11] Ayrıca hem Rasûlullah’a itaati emreden otuz küsür âyette, hem de bu âyet-i kerimede, Kur’ân’ın yanı sıra hadislerin de titizlikle muhafaza edilip nesilden nesile aktarılacağına dair mucizevî bir müjde de verilmiş olmaktadır. Çünkü eğer hadisler ve sünnet asr-ı saadetten sonra korunmayacak olsaydı bu ayetler, Rasûlullah aleyhisselamın vefatıyla geçerliliğini yitirecekti. Oysa Kur’ân’ın bütün âyetleri kıyâmet gününe kadar geçerlidir. Geçmişi, geleceği ve bütün zamanları sonsuz ilmiyle kuşatan Rabbimizi kullarına geçersiz emir vermekten ve onları olmayan şeye yönlendirmekten tenzih ederiz. Bu müjde aynen gerçeklemiş ve hadisler, Müslümanlara has bir buluş olan isnad sisteminin emin ellerinde yüzyıllar ötesine özenle taşınmıştır.

Bugün elimizde bulunan yaklaşık 1200 küsür yıllık hadis kitapları içerisinde bazı zayıf ve bütün hadis külliyatına oranla oldukça az sayıda olan uydurma hadislerin bulunması, hadislerin geneline olan güvenimizi sarsmamalıdır. Aksi takdirde durumumuz, içinden birkaç cam parçası çıktı diye paha biçilmez incilerle dolu bir sandığı kaldırıp atanların durumuna benzer.

Günümüzde elimizde bulunan orijinal hadis kitaplarının Sevgili Peygamberimizin vefatından yaklaşık 150 – 200 küsür yıl sonra yazılmış olması müsteşriklerin ve onların yerli temsilcilerinin diline dolanmış ve bu keyfiyeti hadislere olan güveni sarsmak için kullanmaya kalkışmışlardır. Onlara göre Peygamberimizden iki asır sonra kaleme alınmış eserlerin içine birçok yabancı unsurun karışması kuvvetle muhtemeldir(!) Hâlbuki iş onların zannettiği gibi değildir. İlmi araştırmalar, hadislerin ilk andan itibaren öncelikle ezberlenerek ve aynı zamanda yazılarak titizlikle korunduğunu göstermektedir.[12] Hicrî II. yüzyıldan itibaren ise, o zamana kadar hafızalarda ve kişilere özel yazma eserlerde korunarak gelen hadisler tedvin edilmeye; yani bir araya getirilip kitaplaştırılmaya başlanmıştır. Merhum Muhammed Hamidullah hocanın, asr-ı saadete çok yakın bir dönemde Hz. Ebû Hureyre (r.a)’ nin talebesi Hemmâm b. Münebbih’e yazdırdığı 138 hadislik “Sahîfe” ‘nin orijinal yazmalarını bulup yayınlamasıyla hadis kitaplarımıza olan güvenimizi perçinleyen ve hadis düşmanlarının ortaya attıkları şüpheleri paramparça eden müthiş bir gelişme yaşanmıştır. Çünkü hadislerin ilk söylendiği zamana çok yakın bir dönemde yazılmış bu eserdeki 138 hadisin, hicretten yaklaşık iki asır sonra yazılan günümüz hadis kitaplarında ve özellikle Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde AYNEN yer aldığı görülmüştür.[13]

Günümüzde hadisleri inkâr fitnesinin dayandığı iki temel vardır. Bunlardan ilki batılı müsteşriklerin saptırmasıdır. İkincisi ise hevâya tâbi olarak Kur’ân’ı kendi düşüncesine göre serbestçe yorumlama hevesidir. Böylece çağdaş kabullere uygun yepyeni bir din algısı oluşturulmak istenmektedir. Ayrıca bu tutum Kur’ân tefsirinde kolaycı bir yaklaşımı da beraberinde getirmiştir. Halbûki sünnet ve Hadisler, Kur’ân-ı Kerim’in en yetkili şahıs tarafından yorumlanıp hayata geçirilmesini ifade eder. İslâmî yasamada Kur’ân’dan sonra ikinci kaynak hiç şüphesiz sünnettir. İslâm’ın, insan hayatını kişisel, sosyal, ekonomik, hukûkî, siyâsî, eğitim, sağlık ve kültür gibi bütün yönlerden kuşatan tabiatını ve Kur’ân’ın, ayrıntılara girmeden genel ilkeleri ortaya koyan yapısını bilenler İslâm’ı tam olarak yaşayabilmek için hadislerin ne kadar önemli olduğunu takdir ederler. Burada Kur’ân, temel prensipleri belirleyen bir anayasa, sünnet ise Kur’ân’ı ayrıntılı bir şekilde açıklayıp uygulamasını gösteren bir kanun olarak düşünülebilir.

En Sevgili Kuluna (s.a.s) İslâm’ın anayasası olmak üzere Kur’ân-ı Kerim’i indiren Yüce Rabbimiz, İslâm anayasasını açıklayan kanun olmak üzere “hikmet” nâmıyla sünneti de ona nazil buyurmuştur. Birincisi vahy-i metlüv (lafzı namazlarda okunan vahiy), ikincisi vahy-i gayri metlüv (lafzı namazlarda okunmayan vahiy) olarak adlandırılmıştır. Kur’ân vahyi, lafız ve manasıyla birlikte vahiy çeşitlerinden sadece biri olan Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla inzal buyrulmuştur. Sünnet vahyi ise sadece mana olarak ve bir âyet-i kerimede bildirilen vahyin diğer çeşitleriyle gerçekleşmiştir. [14]  

İslâm’da en önemli ibadet olan namazı bile sadece Kur’ân’a bakarak öğrenip uygulamak mümkün değildir. Namazların rekât sayıları, namazda okunacak şeyler ve namazın nasıl kılınacağı gibi en temel hususlar dahi hadislere başvurmadan bilinemez. Çünkü bunlar Kur’ân’da yer almaz. Biz bunları, “Beni namazı nasıl kılarken görüyorsanız öylece namaz kılınız”[15] buyuran Sevgili Peygamberimizden öğrenmekteyiz. Hadis kitaplarında ve özellikle “kitabü’s-salat” bölümlerinde yer alan Hadisler namaz konusunda bize rehberlik etmektedir.

Sonuç olarak Kur’ân ve sünnet;  et ve tırnak gibidir,  birbirinden ayrılamaz. Ana damar kılcal damar gibidir. Birbirinden koparılamaz. Koparılırsa hayatın her noktasına nüfuz eden İslâm’ın cansuyu engellenmiş olur. Bunun sonu da kangren ve hüsrandır. Böyle bir duruma düşmekten Rabbimize sığınırız.

 

 



[1] Bkz. Bakara Sûresi 2/255

[2] Bkz. Âl-i İmrân Sûresi 3/179

[3] Ebû Davûd, Sünnet 5 ; İmâre 33 ; Tirmizî, İlim 10 ; İbn Mâce, Mukaddime 2 ; Dârimî, Mukaddime 49 ; Ahmed, II, 367 ; IV, 131, 132 ; VI, 8

[4] Bkz. M. Fuâd Abdülbâkî, el- Mu’cem, "Ta-ve-a" ve "Rasûl" maddeleri.

[5] Âl-i İmrân Sûresi 3/31

[6] Haşr Sûresi 59/7

[7] Ahzâb Sûresi 33/36

[8] Nisâ Sûresi 4/65

[9] Nisâ Sûresi 4/80

[10] Cuma Sûresi 62/3.

[11] Bir çok âyette geçen ‘hikmet’ kavramının ‘sünnet’ manasına geldiğine dâir bkz. Ebu’l-Bekâ, Eyyub ibn Mûsa, el-Külliyât, Beyrut, 1413/1993, thk. Adnan Derviş ve Muhammed el-Mısrî, shf. 382 ; el-Kâsımî, Muhammed Cemâlüddin, Mehâsinü’t-Te’vîl, Kahire, 1376/1957, thk. Muhammed Fuad Abdülbaki, I, 309 ; IV, 1028 ; V, 1541 ; el-Kurtubî, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed, el-Câmi li ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1408/1988, XIV, 119 ; ez-Zemahşerî, Cârullah Mahmûd ibn Umer, Tefsîru’l-Keşşâf, Kahire, 1397/1977, thk. Muhammed Mursî Âmir, I,211 ;İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Thk. Sâmi b. Muhammed es-Selâme, Riyad, 1418/1997, (I – VIII), I, 464 (Bakara 151. Âyetin tefsiri)

[12] Prof. Dr. M. Mustafa el-A’zamî, araştırmasında, Rasûlullah aleyhisselam döneminde ve hemen sonrasında hadisleri bizzat yazan veya yazdıran sahabîlerden 50 kadarının ismini tespit etmiştir. (Bkz. Prof. Dr. M. Mustafa el-A’zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, İstanbul, 1993, shf. 34 – 58 arası.) Hadis yazımı hicrî birinci ve ikinci yüzyıllarda da artarak devam etmiş ve günümüze kadar ulaşan hicrî III. Yüzyılda yazılmış eselere kaynaklık etmiştir. (Bkz. Prof. Dr. M. Mustafa el-A’zamî, age. Shf. 54 – 161)

[13] Bkz. İsmail Lütfi Çakan, Hadis Edebiyatı, İstanbul, 1996, shf.15

[14] Vahyin çeşitleri için bkz. Şûrâ 51. Âyet

[15] Buhârî, Ezan:18