Kurtuluş Vesilesi

 

(Vesîletü’n-Necât – Süleyman Çelebi)

Yer…

Bursa Ulu Camii.

İranlı olduğu söylenen, bilgisi kıt bir vâiz kürsüde. Bakara sûresi iki yüz seksen beşinci âyeti tefsir etmekte. Âyetin, “ Peygamberler arasında ayrım yapmayız.” kısmından yola çıkarak:

— Ben âyette ifade edildiği üzere âhir zaman nebisi olan Hz. Muhammed (sas)’i diğerlerinden üstün tutmam, der.

Vaazı dinleyenler arasındaki bilgili bir kişi, döner vâize:

— Bu konudaki cehaletinizi giderememişsiniz. Âyet-i kerîmede kastedilen şudur: “Yahudilerin ve Hıristiyanların yaptığı gibi, peygamberler arasında ayrım yapmayız, hepsinin peygamber olduğuna inanırız.”  Zira Bakara sûresi iki yüz elli üçüncü âyette de Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Söz konusu elçilerden her birine ayrı meziyetler bahşettik. Allah, onlardan kimisiyle konuşmuş; kimisini de yüce mertebelere çıkarmıştır.” diyerek vâizi susturur.

Ve gider bu hadise Süleyman Çelebi’nin kulağına. Çok etkilenir Çelebi… Alır kalemi eline ve bir kurtuluş reçetesi yazar. Vesiletü’n-Necât’tır adı.

Anlatır Nebîler Nebîsi’nin vasıflarını:

Doğumu, mucizeleri, mirâca çıkışı, vefatı… aşkla dökülür kaleminden.

Okunagelir altı yüzyıl mevlidhânların dilinde…

Ve daha nice yıllar…

Doğum…  Kutlu Doğum…

Ve yarattı yüce Hak,

Cümle mahlûktan evvel…

Mustafa (sas)’yı kendine kıldı habîb…

Ve en Faziletli’ye aşikâr oldu, arş u ferşte, yer ve gökte gizli olan ne varsa.

Olmasaydı Muhammed (sas) eğer, olmazdı ay ve güneş, gece ve gündüz…

Ve gelmeseydi âleme, izzet tâcı inmezdi Âdem’e…

Şüphe yok ki enbiyânın sultanıdır O, cümlesinin cân içre cânıdır O…  O’nunla doldu cümle âleme nûr ve O’nunla cennetin içi doldu hûr(i);

Geldi Cibrîl-i Emîn O’nunçün, O’nunçün indi Kur’ân-ı Mübîn…

Kimse O’nsuz doğru yola varmadı, kimse O’nsuz Hak yolunda muvaffak olmadı…

Tâ ki âlem O’nunla bulsun diye safâ, geldi sûret âlemine Mustafâ (sas)…

Âdem’in alnındaki nûr sirayet etti Nûrlar Nûru’na ve O’ndan geçti annesi Âmine Hatun’a…

Ve Abdullah ve Âmine…

Ve Dür (inci) Danesi…

Gelmesi yanaştı, kendisiyle beraber pek çok alâmet…

Âmine Hatun gözüyle gördü nicesin… Ne şüphe!…

Anlatılanların binde birini ancak nakledebiliriz biz de:

Gece…

Rebîülevvel, on ikinci gece ve kutlu pazartesi…

O gece doğdu O Hayrü’l-beşer…

Melekler…

Birinin elinde altın bir ibrik, diğerinin elinde mendil… O sadefin yüzünü yuyup, elini öptüler…

Habîb’in annesi, güneşi pervâne olmuş gördü o acayip “Nûr” etrafında… Ansızın kanat çırpıp göklere vardı ve nûrlandı gökler… Ve indi melekler gökten sâf sâf; Kâbe gibi, evi ettiler tavâf…

Dediler ki: “Sâhib-i beyt-i Harem olan muhterem Nebî gelmekte.”

Döşek…

Döşendi hava üzre…

Döşeyen melek, Sündüs…

Üç alem (işaret)…

Dikildi:

Biri mağrib(batı)e, biri meşrık(doğu)a diğeri Kâbe’nin damına…

Anlaşıldı ki yaratılmışların en yücesi gelmekte cihâna…

Üç hûri…

Duvar yarıldı ve gelip oturdular yanı başıma.

Mustafâ (sas)’yı muştuladılar…

Dediler: “Oğlun gibi oğul; yaradılalı cihân, gelmiş değil.

Ey dildâr!

Yüce devlet buldun ve doğacaktır senden ol hulk-ı hasen( tabiatı güzel olan)…

Bu gelen, bu gelen…

Âlemlerin sultanıdır, tevhîd ve irfân kaynağıdır…”

Bu gelen aşkına…

Bu geceye…

Can verir bu geceye ashâb-ı dil (gönül sahipleri) ve köledir erbâb-ı dil (gönül erbâbı)…

Âmine:

“Vakt oldu tamâm ve Hakk’ın bağışladığı, vücuda geldi.

Doğdu O Şâh-ı Resûl ve âlem buldu izzet.”

O müjdeci ayak bastı cihâna…

Ve Mekke şehri gark oldu nûra…

Kendinden geçti Âmine ve geldi kendine…

Gördü:

O meh-sûret (ay yüzlü), Beytullâh’a karşı secdede…

Kundakta gözü sürmeli, göbeği kesilmiş, olmuş sünneti…

Ve gökten bir nida:

“Saklayınız! Allah emretti, enbiyânın verildi tüm hûy ve hasleti O’na… Üç gün O’nu saklayınız! Hiç kimse vermesin O’na zahmet.”

Bir kavim gelip götürdü ve geri getirdi O ay yüzlüyü; ancak kimse bilmedi bunun hikmetini… Ne oldu?

Yedi kat gök milleti gelip Ahmed (sas)’i ziyaret kıldılar; ellerinde mücevher dolu taslarla hûriler, saçılar saçtı başından Peygamber’in… Yerde ve gökte O’nu görmeyen melek kalmadı…

Putlar… Baş aşağı oldular,

Şeytân… Cânına vuruldu düğüm,

Küffâr… İçleri ve dışları gamla doldu ve vurdular kendi başlarına taş,

Kiliseler… Onlar dahi yıkıldı ve yok oldu keşişler,

Tâk-ı Kisrâ… Öyle bir çatladı ki duyanların aklı şaştı,

Sâve bahri… Baştanbaşa yere battı, kimse onda sudan eser bulamadı,

Mecûsiler… Nice yıllardır yanardı ateşi ve taparlardı yıllarca ona kavm-i şûm,

Söndü ateşleri oldu sanki mum…

Ve bildi bütün âlem doğdu Mustafâ (sas),

Cümle âlem nûruyla buldu safâ…

Yıllar, yıllar… Ve yıllar…

Yaş on dört…

Sâhib-i kemâl…

Ay ve gün güzelliğinden güzellik buldu.

Büyük, küçük tüm ehl-i Arab,

Öğrendi hep O’ndan ilim ve edeb.

Yaş kırk…

Ve peygamberlik…

Mucize… Mucizeler…

Ve Mustafâ (sas)’nın mirâcı…

Ve Nebî’nin hicreti…

Yaş altmış üç…

Ve Nebî’nin vefâtı…

Ve dua ve dua…

Haşre dek ger dinilürse bu kelâm

Nice haşr ola bu olmaya tamâm

 

Ger dilersiz bulasız oddan necât

Işk ile derd ile eydün es-selât

 

* Mahşere dek bu kelam denilse de her şey yeniden ve defalarca yaratılsa da (bu söz) tamam olmayacaktır.

Eğer (cehennem) ateşinden kurtulmak isterseniz aşk ile dert ile bu sözü daima söyleyin, vesselâm.

Zî saâdet zî beşâret zî safâ

Kim bize kıla şefâat Mustafâ

 

* Kutlu, müjdeci, tertemiz O Mustafâ (sas), (mahşer gününde) bizlere şefâat kıla.