Bayramlar Bayram Değil Artık

“Ah nerede o günler!” diye başlayan bayram hatıraları…

Çocuklar için bayram, Ramazan ve Kurban diye ayrılmaz sanırım. Bayram bayramdır. Her zamankinden farklı bir havanın solunduğu ezber bozan bir şeydir.

Metaa bu kadar kıymet verilmediği o günlerde, 80’lerde, çocuktum ben… Belki bizi sevindirecek en güzel giysimizin, ayakkabımızın alındığı yegâne anlar olduğundan bayram coşkusu bir başka yaşanırdı. Evdeki telâş görülmeye değerdi. Annemin oklavayla, unla, hamurla mücadelesi başlardı. Değişmez bayram temizlikleri, eve alınacak öteberi ki en kıymetlisi şeker ve yemişler… Mağaza mağaza dolaşılıp çocuklara alınacak bayramlıklar… 

Bayramlığın bile büyük, ulaşılmaz bir anlamı vardı. Alınması bayrama bırakılmış en güzel en cicili bicili elbiseler ve o gıcır gıcır ayakkabılar…

 

Çocukluğumda bayramı bana sevdiren en önemli şeylerin başında köye gitmek gelirdi. Sanki bir başkaydı orada bayram. Hoş, bayramları hep orada geçirirdik ama şimdilerde büyük şehirlerin bu keyifsiz havasını soluduktan sonra neden öyle düşündüğümü daha iyi anlıyorum… Diğer yandan amca ve hala çocuklarıyla ve de köydeki arkadaşlarla geçirilecek doyumsuz vakitler bizi bekliyordu. Herkes toplanırdı, en geç arefe gününden köye. Tatlı bir rekabet başlardı kuzenlerle aramızda. Bayramlık giysileri göstermeden bayram sabahına ermek üzerine. Sanki görürse aynısından alacakmış gibi çocuksu hırslar, tatlı çekişmeler…

O demlerde anneme en çok ellerimize kına yaksın diye yalvardığımı hatırlarım. Âdetti herhâlde köyde. Bayram dedi mi mutlaka eller kınalanacaktı. Parmaklar ince ve zarif anne dokunuşuyla şekillenecek, kınanın hâlâ burnumda olan kokusu, anne şefkatiyle birleşip hayallerimi süsleyecek efsanelere dönüşecekti… Bitmedi tabi… Ellere kına yakılır; ve sabah ezandan önce uyanılıp en güzel kınalar kimin elinde, nispet yapar gibi göstermeler başlar.

 

Sabah ezanı dedim… Bayramda ezandan önce tüm ev halkı erkenden kalkardı. Babama akşamdan yaptığım bin bir tembih: “Ne olur beni erken kaldır.” Ee kınalar kontrol edilecek ya…

Uykulu gözlerle el yüz yıkamalar, elbiselerin giyilmesi ve tabii ki ilk defa giyilecek ayakkabılarla evin içinde salınarak caka satmalar…

 

Dedemin büyük evinin her odasından bir kapı açılır bütün çocuklar selâmlığa toplanırdı. Erkenden, zorla, yaptırılan kahvaltılar… Acelemiz var!  Zira erkekler bayram namazından çıkmadan kapı kapı dolaşılacak; şekerler, yemişler toplanacaktı. Kural buydu. Bayram namazı bitince şeker toplama biterdi. Allah’ım o ne keyifli koşuşturmaca, zamanın iplerini yakalamışsın da dörtnala koşuyorsun. Bayrama mı sevdalıydık, köyün o iç titreten serin sabahında verilen şekerlere mi yoksa kırk türlü soru sorup sonra başımızı okşayan komşu kadınların gülümseyen yüzüne mi kestiremiyorum. Ama kapıdan kapıya koştururken her kapının bize bir tebessüm ve tatlı bir heyecanla açılışını unutamam. Aramızda kalsın bu koşturmacayı ne kadar çok sevsem de yine de gittiğimiz evlerde şeker kâsesini uzatan ablalara, teyzelere hep imrenirdim. Bir gün ben de o kâseyi mini mini çocuklara uzatmanın hayalini kurardım. Almak güzeldi; ama lâf aramızda vermenin keyfi daha bir başkaymış… 

Kurban Bayramı’nda tekbirlerle kesilirken kurban, bir damla kan da alnımıza sürülürdü. Sebebini anlamadığım bir adetti; ama bayramdı ya, o da adettendi. Kurban kesemeyenlere etleri dağıtma görevi bizimdi. Ev ev tarif edilirdi. Gittiğimiz her ev “Allah kabul etsin”ini hiç unutmazdı. Allah kabul etsin ya. Öyle denmeliydi elbet. Ya Allah kabul etmezse?! Ya kurban etleri asıl sahiplerine ulaşmazsa. Kurban asıl anlamını kazanmazsa. Demek ki aslolan kurbanı Allah için kesmek ve hak sahiplerine ulaştırmakmış.

 

Ve sıra bizde… Tandır başına sıralanır, annemin egişlere, köyde şişe benzer şeylere verilen addı, taktığı etlerin pişmesini heyecanla beklerdik. Bu da bizim, yani ev halkının hakkıydı.

Öpülen eller, karşılığında alınan harçlıklar ve köydeki arkadaşlarla kırlara gitmeler… Bunlar çocukluğumun bitmesini hiç istemediğim güzîde sahneleriydi.

Ve hiç istemesem de erkenden olan akşam… Tatlı bir koşuşturmaca ardından yorulan beden yavaş yavaş uyku sularında yüzmeye başlarken bayramın ilk günkü telâşının tadı, beni alıp götürürdü yeni bayramların bir türlü gelmeyen kucağına. Bayramlar bayramdı o vakitler, bayramlar bayramdı…

Ya şimdi?!

Babasının kucağında can veren çocuk… Hayalleri kurban edilmiş, kanla ıslanan yanaklarından süzülen hisli bakışlar varken bayramlar yetim… Kurban Bayramlarında alnımıza sürülen bir damla kanın gerçeğiyle yüzleşince bayramlar artık bayram değil benim için… Kurbanlar Allah içindir.  Bebekler kurban değil… 

Onları zulme kurban edenler! Kan hevesiniz bitene kadar bayramlar bayram değil artık… 

Merhametsiz bir cellâdın elinde parçalanan bedene kayıtsız kalan kardeş! Gözler açılana kadar bayramlar bayram değil artık…

Bombaların hayatı toz duman ettiği, yuvaların yıkık duvarlara döndüğü bu demde bayramlar bayram değil artık… Gazze’nin yaralarına merhem olamadığımız, “Bu bir kâbustu, uyanın artık! Her yer güllük gülistanlık.” diyemediğimiz; bir annenin, bir babanın gözyaşını dindiremediğimiz bu günler bayram değil artık…

Bu kan dinene kadar, Müslümanlar huzura kavuşana kadar da bayramlar bayram olmayacaktır!..

Allahım, şu mübarek günde kardeşlerimiz, dindaşlarımız için ettiğimiz duaları kabul et! Ancak Senin her şeye gücün yeter!

 

“Güzel bir gündü, sıcak.
İnsanlar şen, insanlar pür neşe,
Şarkılarla uyandım uykudan,
İnsanlarımız aç, insanlarımız sefil.
Yine de gülüyorlardı ölümüne! ...
Ölümüne dedim ya öldüler de,

Bir bayram sabahı Filistin’de.”

                           Suat Çelik

***

Siyer-i Nebi Dergisi 29. Sayı / Eylül-Ekim 2014