Rasûlullah'ın Medine'ye Hicreti III

 

Şam dokuması beyaz elbiseler giyinmiş olan Hz. Peygamber (a.s.)[1] Cuma namazından sonra Benî Sâlim yurdundan Medine’ye doğru yola çıktı. Geçtiği güzergâhtaki Medineli Müslümanlar, onu (a.s.) davet ediyor ve kendi evlerinde misafir etmek istiyorlardı. Ancak o (a.s.), bir tercih yaparak onları gücendirmemek için devesinin çökeceği yere en yakın eve misafir olacağını; bu sebeple devesinin serbest bırakılmasını istedi ve -mescidin yapılacağı yerin tesbitini kastederek- onun görevli olduğunu söyledi. Deve Benî Mâlik b. Neccâr evlerinin önünde bir düzlükte çöktü.

Rasûlullah (a.s.) devesinden inerken: “İnşaallah burada konaklayacağız” buyurdu ve Hz. Nuh’un (a.s.) tufandan kurtulmalarına vesile olan gemiden yeryüzüne inerken Yüce Allah’ın emriyle yapılması emredilen: “Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen, iskân edenlerin en hayırlısısın” (رَبِّ أَنزِلْنِي مُنْزَلاً مُبَارَكاً وَأَنْتَ خَيْرُ الْمُنزِلِينَ)[2] şeklindeki duayı –Halebî’ye göre- dört defa okudu. 

Hz. Peygamber (a.s.) devesinin çöktüğü yeri mescit ve hücrelerden müteşekkil evini inşa etmek için Sehl ve Süheyl adlarında iki yetim kardeşten satın aldı.[3] Söz konusu yere en yakın ev, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) eviydi. Ebû Eyyûb (r.a.), Hz. Peygamber’e (a.s.) kendilerine misafir olmalarını teklif etti.  Rasûlullah  (a.s.): “Akrabalarımızdan kimin evi en yakın?” diye sordu. Ebû Eyyub (r.a.): “Benim Ey Allah’ın Peygamberi!  İşte  evim,  bu da kapısı.  Yükünü de buraya indirdik” dedi. Peygamber (a.s.): “O halde git de öğle uykusu (kaylûle[4]) uyuyabileceğimiz bir yer hazırla” buyurdu. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) hemen davranıp eşyaları evine taşıdı, onun (a.s.) ve Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) istirahat etmeleri için evinde gerekli hazırlıkları yaptı.[5] Kabileye mensup diğer insanlar Hz. Peygamber’den (a.s.) kendilerine misafir olmasını istediler, fakat o (a.s.): “İnsanın yeri yüklerinin yanıdır” cevabını verdi.[6]

Ortam sakinleştikten sonra Hz. Peygamber (a.s.), Zeyd b. Hârise (r.a.) ve Ebû Râfi, Hz. Ebû Bekir (r.a.) ise oğlu Abdullah -bir rivâyete göre ise Zeyd ve Abdullah b. Uraykıt- vasıtasıyla ailesini Medine’ye getirtmiştir.[7] Bazı rivâyetlere göre ise Hz. Ali (r.a.), Hz. Peygamber’in (a.s.) ev halkını Medine’ye getirmiştir.[8]

                Ebû Eyyûb el-Ensârî

Künyesi Ebû Eyyûb ile tanınan Hâlid b. Zeyd el-Ensârî (r.a.), Hazrec kabilesinin Benî Neccâr koluna mensuptur.

Hz. Peygamber (a.s.) hicreti müteakip ilk aylarda Ebû Eyyûb’un evinde misafir kaldı. Bundan dolayı o, “Mihmandar-ı Nebi” unvanıyla anılır.  Türkiye’de “Eyüp Sultan” unvanıyla bilinen Ebû Eyyûb, III. Akabe Biati’nda bulundu. Hicretten sonra Hz. Peygamber (a.s.) onunla Mus’ab b. Umeyr arasında kardeşlik bağı (muâhât) kurdu. Resûl-i Ekrem’in (a.s.) bütün seferlerine katıldı.

Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, “kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız”[9] meâlindeki âyette sözü edilen “tehlike”yi, “savaşa yani Allah yolunda cihâda katılmayıp işiyle gücüyle meşgul olmak” şeklinde açıklardı. Ebû Eyyûb el-Ensârî, hicrî 49. yılda Yezîd b. Muâviye komutasında İstanbul’u kuşatan Müslümanlara destek olmak amacıyla gönderilen takviye birliğinin içinde bulundu; kuşatma devam ederken hastalanarak hicrî 49. yılda vefat etti ve şehrin surlarının yakınına -bugün kendi ismiyle anılan semte- defnedildi.[10]

 

 

 

Ensâr

Bu kelime, “yardım etmek” anla­mındaki “nasr” kökünden türeyen “nâsır” ve­ya “nasîr” sıfatının çoğulu olup ism-i men­subu “ensârî”dir. İslâm kaynaklarında ensâr, Hz. Peygamber’i (a.s.) ve muhacirleri yurt­larında barındırmak ve korumak sûre­tiyle onlara büyük yardımda bulunan Yesribli (Medineli) Müslümanlar için kullanılmış­tır.

Enes b. Mâlik’in belirttiğine göre bu isim ilk defa Kur’ân-ı Kerîm’de yer al­mıştır.[11] Ensâr bu anlamıyla Kur’ân’da iki âyette[12] muhacirlerle birlikte geçmekte ve Allah’ın her iki toplu­luktan da hoşnut olduğu belirtilmektedir. Ayrıca el-Enfâl Sûresi’nin 72[13] ve 74.[14] âyetleriyle el-Haşr Sûresi’nin 9.[15] âyetinde en­sâr kelimesi zikredilmemekle birlikte Hz. Peygamber’e (a.s.) ve muhacirlere yaptık­ları hizmetler, gösterdikleri fedakârlık­lar belirtilerek kendileri övülmüştür.

Muhâcir veya ensâr ayırımı yap­maksızın genel olarak Rasûl-i Ekrem’in (a.s.) ashâbından övgüyle söz eden âyetlerin ashâbın bir bölümünü teşkil eden ensârla da ilgili olduğuna[16] işaret etmek gerekir.[17]

Ensârın yüce ahlâklarından birisi isâr olup: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler (وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ).  Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir[18] meâlindeki âyette övülmüştür.

el-Cürcânî, îsârı “bir yarar/fayda konusunda kişinin başkasını kendisine tercih etmesi ve onu savunmasıdır. Bu da kardeşliğin zirvesidir”: (الإيثار أن يقدم غيره على نفسه في النفع له والدفع عنه وهو النهاية في الأخوة)[19] şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derece­si olduğunu belirtir.

 

 

Hicretin İlk Yıllarında Yesrib (Medine)

Medine, Hz. Peygamber’in (a.s.) hicret yurdudur. Onun (a.s.), 63 senelik ömrünün 23 yılı peygamberlik devridir. Medine, peygamberlik devrinin, en yoğun faaliyetlerin olduğu 10 yılını geçirdiği beldedir. Kur’ân-ı Kerîm’in 114 sûresinden uzun olan 28’nin nâzil olduğu, İslâm dini ve medeniyeti ile ilgili farzların, helal-haramların ve müesseselerin ortaya çıktığı şehirdir. İslâm’ın iki harem bölgesinden birisi olan Medine, Mescid-i Nebevî ile Hz. Peygamber’in (a.s.) mübarek kabrinin bulunduğu mekândır. Hz. Peygamber (a.s.) ve dört Râşid Halîfe (r. anhum) döneminde kurulan İslâm Devleti’nin ilk başkentidir.

Medine’nin bilinen en eski ismi Yesrib’tir. Şehir, -rivâyetlere göre- Amâlika’dan Yesrib b. Vâil b. Kâyine b. Mehlâbil tarafından kurulmuş ve onun adıyla isimlendirilmiştir. Sonra İsrailoğulları, Hicaz topraklarından bir bölümüyle birlikte Yesrib’i de Amâlika’nın elinden almıştır. Gassân[20] kabilesinin –Hazrec ve Evs’in atası olan- Kayle boyu İsrailoğulları’na komşu oldu ve onları yenip Yesrib’i ve kalelerini ellerinden aldılar.[21]

Hz. Peygamber (a.s.) devrinde Medine’de yaşayan iki önemli Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec, Hâris b. Sa’lebe’nin iki oğludur, anneleri Kayle bint Cefne’den dolayı Araplar arasında Benî Kayle adıyla meşhur olmuşlardır.[22]

Medine, Arap Yarımadası’nın batısında; Hicaz bölgesinde yer alır. Kızıldeniz kıyısına yaklaşık 130 km uzaklıkta, Mekke’nin ise 350 km kadar kuzeyindedir. Şehrin, Harem-i Şerîf mıntıkasında, deniz seviyesinden yüksekliği 619 metredir. Medine, hafif bir şekilde kuzeye doğru eğimli, geniş ve düz bir ovada kurulmuştur. Ovanın, doğusunda ve güney doğusunda; şehirden yaklaşık 4 km mesafede bulunan ve yüksek Arabistan yaylası ile sahilin (Tihame) alçak ovaları arasında sınır oluşturan dağ silsilelerinin çıkıntıları olan Uhud,  güneyinde ‘Ayr dağları, doğu­sunda Vâkım harresi (volkanik lav akıntısı arazisi), batısında Vebere harresi yer alır.[23]

Mekke’ye nisbetle, hicretten önce Medine’nin iktisadî ve dinî bir merkez olma bakımından değeri düşüktü ve şehirleşmemiş dağınık küçük yerleşim birimlerinden müteşekkildi (وكانت يثرب لم تمصر وإنما كانت قرى مفرقة). Zehebî,  bu küçük yerleşim birimlerine “dâr”ın çoğulu olan “dûr” dendiğini ve bu kelimenin birkaç evden oluşan köy (karye); yani küçük yerleşim birimi (فالدار كما قلنا هي القرية) anlamına geldiğini kaydeder. Bu dağınık küçük yerleşim birimleri arasında uzun mesafeler bulunuyordu.[24]

Hz. Peygamber (a.s.), -şehrin bilinen en eski adı olan- Yesrib’e, Medine ismini vermiş ve bunun üzerine şehre Medinetü’r-Resûl, Medintü’n-Nebî ve Medine denilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber (a.s.) Medine’yi, Taybe ve Tâbe (hoş ve güzel) isimleriyle de anardı.[25]

 

Medine Kelimesi

Medine kelimesi nekre olarak kullanıldığında cins isim olur ve herhangi bir şehir için kullanılabilir. Yesrib, Hz. Peygamber’in (a.s.) hicretinden sonra şehirleşmiş ve Medine kelimesi, harf-i tarif ile bu şehre alem;  yani özel isim olmuştur.[26] “Medîne” kelimesinin menşei üç şekilde izah edilebilir:

a- Medine (مدينة) kelimesi, feîle (فعيلة) vezninde olup “müdûn” (مدَن يمدُن مُدوناً) mastarından türetilmiştir. “Müdûn”, “belli bir yerde ikamet etmek” manasına gelir. Bu şekilde Medine, insan hayatına ilişkin her türlü ihtiyacın karşılanmasını içine alan büyük yerleşim birimine; yani şehre isim olmuştur.

b- Başındaki “م” harfi zait ve “ى” harfi asıl olmak üzere “دَانَ يَدِينُ دِيناً” kökünden alınmış olup, “معيشة” gibi “mef’ile” (مَفْعِلة) veznindedir.

c- “دَانَ يَدِينُ دِيناً” kökünden alınmış olup “مَفْعولة” veznindedir. Kelime aslında “مديونة” şeklinde olup ilâl yolu ile medîne olmuştur.

Son iki izahta da zikredilen “دين” maddesi ise: 1- “Mülk ve itaat”, 2- “Ceza ve siyaset” mânâsına gelir. İlkine göre medîne, mülk ve itaat yeri olan memleke (ism-i mekan); ikinciye göre, inzibat ve siyaset altına alınmış memlûke (ism-i meful) anlamıyla şehre isim olmuştur. 

İsm-i mensup olan mede­nî (مدنى)[27] ve medeniyye (مدنية) kelimeleri ise “şehirli”, “şehre mensup”, “şehre mensup hasletler” gibi manalara gelmektedir. Yani bir şeyi ortaya çıktığı veya bulunduğu yere nisbet etmek demektir (نسبة الشىء الي محل صدوره او مكانه).[28]

 Hicret yurdu Medine, Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir şekilde: Bir yerde “Yesrib” diye: “Onlardan bir grup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: Gerçekten evlerimiz emniyette değil, diyerek Peygamber’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı[29] meâlindeki âyette zikredilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de el-Medine (şehir) kelimesi on dört defa, çoğulu olan el-Medâin (şehirler) üç defa zikredilir.[30] Bunlardan dört tanesinde[31] Hz. Peygamber’in (a.s.) hicret yurdu Medine kastedilmiştir.

Bir yerde ise “ed-Dâr” ismi ile:  “Daha önceden Medine’yi (ed-Dâr) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir [32] meâlindeki âyette zikredilmiştir.

Rasûlullah (a.s.), imkânı olan muhacirlerin mesken yapmaları için ensârın kendilerine ait olup hibe ettiği ve şehirdeki sahipsiz arsalar üzerinde yer tesbiti yaptı. Mesken yapma imkânına sahip olamayan bazı muhacirler ise bir süre daha Kubâ’da misafir kaldıkları evlerde barınmaya devam etti.[33]

 İbn Sa’d, muhacirlerin Medine’ye iskânından söz ederken “بالمدينة الدور  خط” ve “خط لهم مسجدهم” gibi ibareler kullanır. Bu ibarelerdeki “خط” (çizdi) fiilinden, -başka karinelere de dayanarak- “yerleşim planı yaptı” manası çıkarılabilir. Bu ve başka bilgiler,  Hz. Peygamber’in (a.s.), muhâcirleri -başta Mescid-i Nebevî’nin çevresine olmak üzere- bir plan dâhilinde Medine’ye yerleştirdiğini ve hicret yurdunun şehirleşmesini sağladığını gösterir.[34]  

 

Hz. Peygamber’in (a.s.) Medine’ye Hicretinin Anlamı

İbnü’n-Nefîs, Hz. Peygamber’in (a.s.) Medine’ye hicretine dair gâyet güzel izahlar ve tesbitler yapar:

“Sonradan Kâmil, bu Peygamber’in vefat edeceği şehre hangi nedenlerle gidebileceğini düşündü. Nedenleri arasında ticaret ve benzeri yollarla mal elde etmek olmamalı. O kentin havasının güzelliği veya meyvelerinin bolluğu veya fiyatlarının ucuzluğu veya suların çokluğu gibi nedenler de olmamalı. Bütün bu nedenler nübüvvetin konumuyla, özellikle de bu saygın Peygamber’in konumuyla bağdaşmaz.

Aynı şekilde onun Allah’ın şereflendirdiği Mekke’den kendi isteğiyle ayrılması da söz konusu değildir. Diğer türlü daha üstün olan bir mekândan, daha düşük derecede olan bir başka mekâna gitmeyi kendisi tercih etmiş olur. Bir Peygamber’in değil, akıllı bir insanın bile böyle bir şey yapması beklenemez. Bilakis o, Mekke’den zorunlu olarak ayrılmak zorunda kalmıştır. Ancak bu ayrılış Peygamberin sürgün edilmesi tarzında olmamalıdır. Çünkü sürgün edilmek saygın insanların konumuyla bağdaşmadığı gibi onların saygınlığını da zedeler. Benzer şekilde savaştan kaçma gibi nedenlerle de olması söz konusu değildir. Çünkü bu da onun saygınlığına zarar verir/değerini azaltır. Bu nedenle Peygamber’in Mekke’den ayrılması hadisesi onun büyüklüğünün, düşmanlarının ise zilletinin göstergesi olmalı.

Peygamberin Mekke’den ayrılmasına neden olan hadise şudur: Kâfirlerden büyük bir topluluk bir araya gelerek onu gizlice ve ani bir şekilde uyku halinde öldürmeye karar verirler. O, bu durumdan kaçar gibi evinden ayrılır. Peygamber’in (a.s.), Mekke’den bu şekilde ayrılmasının birkaç anlamı vardır:

Birincisi: Bu durum kâfirlerin zillet içerisinde bulunduklarının göstergesidir. Öyle ki; bir tek kişiyi katletmek için birçok kişiden meydana gelmiş bir grup toplanmıştır. Bu davranış genelde katillerin zayıf olmaları halinde başvurdukları bir davranış türüdür. Bu hallerde öldürülmesi hedeflenen kişi ya büyük hükümdarlar gibi son derece saygın biridir veya cesur ve güçlü bir kişidir.

İkincisi: Konumu itibariyle azamete sahip olan Peygamber’e (a.s.), bir veya iki kişi saldırmaya cesaret edemez.

Üçüncüsü: Peygamber’in (a.s.) kendisini öldürmeyi planlayan kâfirlerin aldıkları kararı önceden bilebilmesi bir mucizedir. Peygamber’i (a.s.) öldürmek için bir grup teşekkül ettirilmiştir. Allah da onların hazırladıkları tuzağı Peygamber’e (a.s.) bildirdi ve o, bunun üzerine Mekke’den ayrıldı. Peygamber (a.s.), Mekke’den ayrılınca kuşkusuz onun tekrardan bu kente, yine bu kentin hâkimi olarak dönmesi gerekir”.[35]

 

 



[1] İbn Sa’d, III,173.

[2] el-Mü’minûn, 23/29; Şâmî, III,273.

[3] Buhârî, “Menâkibi’l-ensâr”, 45; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, II,178.

[4] Bkz. Ek 2: “Kaylule” md.

[5] Vâkıdî, I,2; III,1088; İbn Sa’d, I,228-229,233-237; II,6; İbn Hişâm, II,137-139,240; el-Hafız Şemseddin Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebî (673-748/1274-1347), Târihü’l-İslâm: el-Megâzî, thk. Muhammed Mahmud Hamdan, Beyrut 1985, s. 11-12; İbn Kesîr, II,292,302. 

[6] İbn Sa’d, I,237; H. Algül, “Ebû Eyyûb el-Ensârî”, DİA, X,124.

[7] Şâmî, III,276.

[8] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV,105.

[9] el-Bakara 2/195.

[10] İbn Sa’d, III,484-485.

[11] Buhârî, “Menâkıbü'l-ensâr”, 1.

[12] et-Tevbe 9/100,117.

[13]İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o Müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir”.

[14] “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır”.

[15] “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir”.

[16] Meselâ bkz. el-Bakara 2/218; Âl-i İmrân 3/169-174; el-A’râf 7/157; el-Enfâl 8/26, 64; et-Tevbe 9/88-89; el-Feth 48/18-19, 29.

[17] H. Algül, “Ensâr”, DİA, İstanbul 1995, XI,251.

[18] el-Haşr, 59/9.

[19] el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, “الإيثار” md.

[20] Mâzin Gassân b. Ezd Dirâ’ b. Gavs b. Nebt b. Mâlik b. Zeyd b. Kehlân b. Sebe’ Âmir b. Yeşcüb b. Ya’rub b. Kahtân.

[21] İbn Haldûn, I,380; Semhûdî, I,156.

[22] Bkz. Mekke dönemi: Peygamberlik sonrası olaylardan: “Son Buas Savaşı” başlığı: “Evs ve Hazrec Kabîleleri” kısmına.

[23] Nebi Bozkurt – M. Sabri Küçükaşçı, “Medine”, DİA, Ankara 2003, XXVII,305.

[24] Zehebî, el-Megâzî, s. 13; Tecrîd Tercemesi, X,81-85; M. Hamidullah, İslâm Hukuku Etüdleri, İstanbul 1984, çev. Kemal Kuşcu v.dğr., s. 33; C. Kuraz, “Dâr”, DİA, VIII,482-483.

[25] Tecrîd Tercemesi, VI,228.

[26] Semhudî, konuyla ilgili şu izahı yapar: “Medinetü’r-Rasûl: Medine kelimesi bir yere yerleşmek manasına gelen “me-de-ne” fiil kökünden türemiş olabileceği gibi itaat etmek anlamındaki “dâ-ne” fiilinden de türemiş olabilir. İkinci halde kelimeye “mim” harfi fazladan eklenmiştir. Bu anlamından yola çıkarak şehirde ikamet eden sultana veya Yüce Allah’a itaat edilmesinden dolayı ona bu isim verilmiştir, denilebilir. Medine, sayı ve imar bakımından küçük şehirlerden büyük, büyük şehirlerden küçük bir arada bulunan evler topluluğundan meydana gelen yerleşim birimidir. Birçok beldeye medine denilse de özel isim olarak sadece Hz. Peygamber’in (a.s.) şehri için kullanılır. el-Medine denilince akla hemen Hz. Peygamber’in (a.s.) şehri gelir ve marife olarak; yani harf-i tarif ile zikredildiğinde sadece onun (a.s.) şehri için kullanılır. Hz. Peygamber’in (a.s.) orda ikamet etmiş olması ile diğer ümmetlerin ona (a.s.) ve ümmetine itaat etmiş olmalarından dolayı ona bu isim verilmiştir. Medine kelimesi nekre olarak kullanıldığında cins isim olur ve herhangi bir şehir için kullanılabilir. Bu iki kullanım çeşidini birbirinden ayırt etmek için Hz. Peygamber’in (a.s.) şehrine nispetle  “medenî”, başka bir şehre nispetle “medînî” denir. Medine kelimesi, Kur’an-ı Kerîm’de birkaç yerde tekrarlanmış olduğu gibi Tevrat’ta da geçmektedir” (Vefâ, I,22).

[27] Medine’de nazil olmuş Kur’ân-ı Kerîm’in  sûrelerine de “Me­denî” denmiştir.

[28] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, “مدن” md.; Fahruddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr, X,544-545; Elmalılı M. Hamdi Yazır, IV,95. Daha sonra medeniyet kelimenin ism-i nisbet olmakla alakası kesilerek -özellikle el-Fârâbî (v. 339/950), İbn Sînâ (v. 428/1037) ve İbn Haldun gibi filozof ve bilginler tarafından-: “الأفعال المدنيّة النافعة في بلوغ السعادة”, “علم الأمور المدنية” (Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tahran b. Uzluğ el-Fârâbî et-Türkî’dir (v. 339/950), el-Hurûf, s. 43,44 -eş-Şâmile-), “الآراء المدنية”, “الأمور المدنية” (Ebû Ali el-Hüseyin b. Abdillah b. Ali İbn Sînâ (v. 428/1037), el-Mantık, s. 62,393 -eş-Şâmile-), “الإنسان مدني بالطبع أي لا بد له من الاجتماع الذي هو المدنية في اصطلاحهم وهو معنى العمران”, “الصنائع المدنية المعاشية” ve “العلوم المدنية” (Mukaddime, I,44) gibi ifadelerde “umrân”a yani uygarlığa isim olarak kullanılmıştır.

[29] el-Ahzâb 33/ 13.

[30] Bkz. M. F. Abdülbâkî, s. 662-663 “مدن” md.

[31] et-Tevbe 9/101,120, el-Ahzâb 33/60, el-Münâfikûn 63/8.

[32]  el-Haşr 59/9.

[33] Makrizî (1999 n.), I,70.

[34] İbn Sa’d, I,333; III,126,139,396; Semhûdî, II,718 vd..

[35] Cevher Şulul, Nübüvvet Felsefesi Ya Da İbnü’n-Nefîs’in Felsefî Romanı: Fâzıl Bin Nâtık, İstanbul 2010, s. 132-133.