Asr-ı Saadette Takvim

Hz. Peygamber (a.s.) ve Müslümanların Medine’ye hicretiyle dünya tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Dünya tarihinin akışını değiştirecek olan Müslümanlar, Medine’ye hicretle kendilerine bir sığınak, bir yurt buldu. Medine, dünya tarihinin gidişatını etkileyecek bir merkez haline geldi. Hicret, İslâm takviminin başlangıcına adını verdiği gibi, takvimle ilgili gelişmeler de genelde hicret hâdisesinden sonra meydana gelmiştir. Asr-ı saâdette takvimle ilgili gelişmeler üç başlık altında ele alınacaktır:

 

Kur’ân-ı Kerîm ve Takvim

Kur’ân-ı Kerîm, muhataplarında zaman bilincinin doğması ve gelişmesi için gerekli verileri içerir; düzenli ve periyodik hareketleri zaman ölçüsü olarak kullanılan güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ve göklerin tefekkür edilip araştırılmasını ister.[1] Kur’ân-ı Kerîm ve hadîste, yıllık, aylık ve özellikle de günlük zaman dilimlerinin düzenlenmesiyle ilgili hususlara yer verilir. Oruç, hac, zekât gibi ibadetler, bir kısım medenî muamelelerde söz konusu olan zaman unsuru, farz, vacip ve nafile namazların vakitleri, zaman düzenlemesine yönelik amaçlar da taşır. Bu sebeple dinî emirlerin ekseriyeti, insana zamanını azami ölçüde değerlendirmeyi öğretir.

Kur’ân-ı Kerîm, zamana dikkat çekmek için zamanı ifade eden tabirleri sıkça kullanır. Kur’ân-ı Kerîm’de zaman kavramı çeşitli sözcük ve deyimlerle ifade edilmesine rağmen bizzat zaman kelimesine rastlanmaz. Zaman sözlükte uzun veya kısa olsun vakit anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm zamanın ifade edilmesinde vakit kelimesini tercih eder. Vakit, bir fiile tahsis edilsin veya edilmesin zamana denir.[2]

Kur’ân-ı Kerîm’de zamanla ilgili olarak: yüzyıl, ikindi vakti ve meyvenin suyunu çıkarmak gibi manalara gelen “asr” kelimesi bir defa geçmiş ve bir sûreye ad olmuştur: Âyetleri meâlen şöyledir: “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır”. İmâm Şafiî: “Başka bir şey inmeseydi, Kur’ân’ın bu sûresi insanlara yeterdi. Bu sûre, Kur’ân’ın bütün ilimlerine şâmildir” demiştir. el-Asr Sûresi’nde, asra yemin edilerek pek çok manaya işaret edilmiş ve en büyük sermaye olan ömrün kıymetinin bilinmesi gerektiği insana bildirilmiştir. Hz. Peygamber: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onlarda aldanmıştır. Bunlar: Sıhhat/sağlık ve boş vakittir”: (نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ).[3]

Kur’ân-ı Kerîm’de yine zamanla ilgili olarak: başlangıcından nihâyetine âlemi kucaklayan zaman anlamında “dehr” kelimesi iki defa, müphem ve uzun bir müddet anlamında “hukub” ve çoğulu olan “ahkâb” iki defa, devir manasına “karn” ve çoğulu olan “kurûn” kelimeleri yirmi defa geçmiştir. “Karn” ve “kurun” kelimeleri Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş devirler anlamında kullanılmıştır.

Daha müşahhas ve sınırlı zamanı ifade eden kelimelerden “vakt” ve bu kökten türeyen on üç ayrı kelime Kur’ân-ı Kerîm’de yer alır. Saat zamanın bir cüzü bir parçası demektir. Saat kelimesine Kur’ân-ı Kerîm’de kırk sekiz defa yer verilmiş; kırk yerde kıyamet anlamında sekiz yerde de müddet ve sınırlı zaman anlamında kullanılmıştır. Zamanın çok daha küçük cüzünü ifade eden “ân” ve çoğulu olan “anâ’” üç yerde Kur’ân-ı Kerîm’de geçer. Göz açıp kapayacak kadar süre anlamına gelen “lemhü’l-basar” ifadesi Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçer. Kur’ân-ı Kerîm’de otuz beş defa tekrarlanan “hîn” sözcüğü bir şeyin meydana gelme vakti olup Arapça’da harf türünden bir kelime kabul edildiği için tek başına anlamca müphemdir, ancak izafetle açıklık kazanır. Zaman kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de bazen “hîn” sözcüğüyle ifade edilmiştir. 

Kur’ân-ı Kerîm’de ebediyet bildiren kelimeler yüz on yedi defa geçer: “Ebed” kökünden türetilen kelimeler yirmi sekiz defa, “huld” kökünden türetilen kelimeler seksen yedi defa ve “sermed” kökünden türetilenler de iki defa kullanılır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, mutlak manada veya mutlaka yakın belirsiz müddeti ifade eden kelimeler az kullanılmıştır. Buna karşılık yıl, ay, gün, gece, gündüz gibi çeşitli uzunlukta, fakat sınırlı, bölümlü, başlangıcı ve sonu belli, insan hayatı ile sıkı ilişkili olan zaman dilimlerini ifade eden sözcükler sıkça kullanılmıştır. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de, gün manasına gelen “yevm” kelimesi çok sık tekrar edilir. Bu kelime dört yüz yetmiş beş defa zikredilir. Kur’ân-ı Kerîm’de, günün iki safhasından biri olan “leyl” (gece) doksan iki, “nehâr” (gündüz) ise elli yedi defa kullanılmıştır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi bir yerde “şehr” (ay), otuz yerde de yılı ifade etmek üzere; “sene”, “âm”,[4] “hıcec” ve “havleyn” kelimelerine yer verilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Arapça haftayı ifade eden “üsbû’” kelimesi geçmez. Ancak cumartesi manasına gelen “sebt” kelimesi yedi defa geçer. “Ashâbü’s-sebt” diye tanıtılan Yahûdîlerle ilgili olarak kullanılan “sebt” kelimesinin Arapçaya İbrânîceden geçtiği ve yedi günlük bir zaman dilimi olan hafta anlamına da geldiği hadîs şârihleri tarafından zikredilir. Hicretten sonra Müslümanlar arasında, Câhiliye devrinin “yevmü’l-arûbe”si yerine kullanılmaya başlanan ve hafta anlamında da kullanılan “cuma” kelimesi, haftalık farz namazı tesbit vesilesiyle Kur’ân-ı Kerîm’de bir defa geçer.[5] Böylece Kur’ân-ı Kerîm eski bir gelenek olan yedi günden müteşekkil hafta sistemini teyit etmiş olmaktadır. Çünkü Cuma günü (yevmü’l-arûbe), o zamanın mutat takvim sisteminde yedi günde bir kere gelmektedir.[6]

Kur’ân-ı Kerîm’de gök kürelerinin hareketleriyle ilgili çarpıcı ve beliğ beyanlar da nadir değildir. Mesela; Yâsîn Sûresi’nde zikredilen beliğ bir teşbihe göre ay, hareketi esnasında her gece bir menzile (menâzilü’l-kamer) uğrar, aydınlığı artar, sonra da aydınlığı eksile eksile kavuşum öncesi son menzilde Süreyya yıldızlarının dairesine girer, iyice incelir, kavislenir. Kur’ân-ı Kerîm, kavuşum öncesi son menzilde Süreyya yıldızlarının dairesine giren ayın hilâl vaktindeki durumunu, eski, kuru, ince ve bükülmüş bir hurma dalına benzetir.[7] Buna göre gökyüzü geceleyin yeşil bir perde gibi yaratılış ağacını örter. O ağacın, beyaz sivri bir dalı, gecenin yeşil perdesini yırtıp başını çıkarır. En önemli geçim kaynağı hurma olan sahra sakinlerinin hayal gözüne, Süreyya o dalın bir salkımı ve yıldızlar o gizli yaratılış ağacının birer meyvesi gibi görünür.

Eski çağlardan beri güneş ve ayın periyodik düzenli hareketleri zaman ölçüsü ve göstergesi olarak kullanıla gelmiştir. Pek çok faydası yanında güneş ve aydan vakitleri bilme ve hesaplama konusunda da faydalanılmıştır. Bu durum, Kur’ân-ı Kerîm’de:

 “Allah, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı da –vakitleri tayin için- birer hesap ölçüsü kılmıştır”,[8] “güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya menziller tayin eden O’dur”[9] meâlindeki âyetlerle de ifade edilmiştir.

 Kur’ân-ı Kerîm’de, ayın gökyüzündeki düzenli hareketinin insanlar için vakit ölçüsü olduğu,[10] gök ve yer yaratıldığı zaman hareketlerinin 12 ay meydana gelecek şekilde düzenlendiği bildirilir.[11] Hz. Peygamber (a.s.) de: “Yüce Allah, hilâlleri insanlar için vakit ölçüleri kıldı”[12] diyerek bu duruma işaret etmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm ve hadîslerde ve bu çerçevede oluşan İslâmî gelenekte, namaz vakitleri, oruca başlama ve iftar vaktinin tesbitinde güneşin hareketleri; ramazan orucu, hac, fitre, zekât, kurban ve bayram namazları gibi edası yıl içinde vakitlere bağlanmış olan ibadetlerin, yemin, îlâ, iddet gibi şer’î muamelelerin vakit ve sürelerinin tesbitinde kamerî aylar esas alınmıştır.[13]

Netice itibariyle Kur’ân-ı Kerîm, muhataplarında esaslı bir zaman telakkisinin teşekkül etmesini sağlamakla yetinmemiş, takvimle ilgili önemli düzenlemeler de getirmiştir. Mesela, Kur’ân-ı Kerîm, et-Tevbe Sûresi’nin 37. âyeti ile nesî’i yasaklayarak esasları tamamen kamerî sisteme dayalı bir takvim ortaya koymakla kalmaz, dinî ibadetlerin vakitlerini tesbit için başka çeşit takvim kullanmayı da bir manada yasaklar.  Zira et-Tevbe Sûresi’nin 36. ve 37. âyetleri, nesî’ denilen ve mahiyet itibariyle kamerî takvimde oynayarak dinî meseleleri güneş takvimine uydurmaktan ibaret olan Câhiliye devri tatbikatını “zulüm” ve “küfürde ileri gitmek” olarak ilân etmiştir.[14]

 

Dinî Meselelerde Kamerî Takvime İtibar Edilmesinin Hikmeti 

İslâm’ın dinî meselelerde kamerî takvimi tercih edip nesî’i yasaklamasının nedeni; bu durum dinî maksatlara ve adaleti tesis etmeye daha uygundur:

“İslâm, Arap kamerî takvimini benimsemiştir. Müslümanların dinî ibadetlerinin ritmini bugüne kadar belirleyen bu takvimdir. Bunun ötesinde güneş takviminin bazı şekilleri de İslâm tarihi boyunca tarımsal ve idarî meselelerle ilgili olarak bu güne dek kullanıla gelmiştir. Fakat Kur’ân-ı Kerîm: ‘Nesî’,  küfürde ileri gitmekten başka bir şey değildir. Çünkü bununla, kafir olanlar saptırılır’,[15] âyetiyle nesî’i yasaklamıştır. Bizzat bu delil, Kur’ân-ı Kerîm’in beşerî olmayan menşeinin, apaçık bir delilidir. Zira Kur’ân-ı Kerîm, bu âyetle sonradan çıkabilecek bir problemi çok önceden görmüş ve takvime ilâveyi yasaklamak sûretiyle Müslümanlar arasında adaleti sağlamanın tek çaresine işlerlik kazandırmıştır.

Namaz ve oruç gibi başlıca ibadetler, güneşin doğuş ve batış zamanlarına göredir. Bunun ötesinde İslâm, mensuplarının çeşitli coğrafi bölgelerde yaşadığı dünya çapında bir dindir; bu bölgelerde günlerin uzunluğu ve iklim şartları büyük farklılık arz etmektedir. Eğer kamerî yıl -bazı modernleşmiş Müslümanların, getireceği sonuçların farkında olmadan ileri sürdükleri gibi- bir güneş yılı içinde sâbit bırakılsaydı, muazzam bir adaletsizlik işlenmiş olacaktı.

Zira bazı Müslümanlar daima uzun günlerde oruç tutacak veya hayatları boyunca diğerlerinden daha zor şartlarda ibadet edeceklerdi. Yalnızca böyle bir uygulamayı yasaklamak tüm inananlar arasında ilahî adaleti sağlayabilirdi. Kur’ân-ı Kerîm böylece bu âyetiyle İslâm ümmetinin gelecekteki durumunu hesaba katmış, coğrafî sınırlarının vahyin inmiş olduğu Arabistan’ın çok ötelerine uzanacağını önceden görmüş oluyordu”.[16]

 

Hz. Peygamber (a.s.) ve Takvim

Müslümanlar, hicret sebebiyle Mekke ve dolayısıyla hac ile irtibatları kesildiği için nesî’ ile ilgili gelişmelerden fiilen uzak kalmış oldular. Hicrî 2. yılda oruç ve kurban ibadetlerinin emredilmesiyle de nesî’siz kamerî senenin kullanılması mecburiyeti ortaya çıkmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’in muhataplarına telkin ettiği zaman telakkisi ve takvimle ilgili yaptığı düzenlemeler de Hz. Peygamber (a.s.) devrinde takvim alanında meydana gelen gelişmelerin bir parçasıdır.  

Hz. Ömer (r.a.) zamanında son şeklini alıp resmiyet kazanan ve genel bir kullanım alanı bulan hicrî takvimin teşekkülü bir süreç dâhilinde olmuştur. Bu sebeple, “hicretin tarih başlangıcı kabul edilip tarih tesbiti gayesiyle kullanılmaya başlanması” ile  “hicrî takvimin kurumsallaşması” konuları arasında ayrım yapılmalıdır ve bu bağlamda rivâyetler değerlendirilmelidir.[17]  

Önemli bir hâdiseyi tarih başlangıcı sayıp olaylara tarih verme geleneği şehirli ve bedevî Araplar arasında bir âdet idi. Bu sebeple aynı çevreye mensup olan ilk Müslümanların, hayati öneme sahip ve yeni bir dönemin başlangıcı olan Resûlullah’ın (a.s.) Medine’ye hicretini milat kabul etmeleri doğaldır. Bu bağlamda “hicretin tarih başlangıcı kabul edilip tarih tesbiti gayesiyle kullanılmaya başlanması” ile ilgili iki grup rivâyet bulunmaktadır:

Birinci grupta yer alan rivâyetlere göre, hicret vaktinin tesbitini bizzat Hz. Peygamber (a.s.) istemiş ve milat olarak da kullanmıştır. Mesela Zührî’den nakledilen bir rivâyette: “Hz. Peygamber’in (a.s.), Rebiülevvel ayında Medine’ye geldiği günle tarihlendirme yapılmasını emrettiği” belirtilir.[18] Suyûtî’nin naklettiği bir rivâyet, hicretin milat olarak kullanılmasının Hz. Peygamber (a.s.) döneminde resmî vesikalara da yansıdığını göstermektedir. Suyûtî, İbnü’s-Salah’tan şu nakilde bulunur: “Resûlullah (a.s.) Necran Hıristiyanlarına mektup yazdığında hicrete göre tarih koydu ve Hz. Ali’ye (r.a.) mektuba ‘hicretin 5. yılında yazıldı’ ibaresini kaydetmesini emretti”.[19]  

İkinci grupta yer alan rivâyetlere göre, sahâbeler bir süre münferiden ve kendi içtihatlarıyla hicreti tarih tesbiti için milat olarak kullanmışlardır. Bu görüşe delil olan birden fazla rivâyet mevcuttur ve hepsi de birbirini teyit etmektedir. Mesela İbn Abbâs’tan (r.a.) nakledilen rivâyette, Resûlullah (a.s.) Medine’ye hicret ettiğinde Müslümanların tarih vermek için kullandıkları bir milada sahip olmadıkları söylenir. Hicretle birlikte, Müslümanlar hicreti başlangıç kabul ederek: “Resûlullah’ın (a.s.) Medine’ye gelişinden bir ay, iki ay sonra” diye tarih vermeye başladılar.[20]  Taberî, sahâbenin Resûl-i Ekrem’in (a.s.) Medine’ye hicret etmesinden itibaren  “hicretin birinci ayı”, “hicretin ikinci ayı” diye tarih tesbiti yaptıklarını nakleder.[21]

İbn Kuteybe, Müslümanların hicret ayı Rebiülevvel’i tarih başlangıcı olarak kullanmaya başladıklarını, daha sonra (Araplar arasında) senenin ilk ayı olduğu için Muharrem’e dönüldüğünü kaydeder.[22] İbn Abbâs’a göre, Resûlullah’ın (a.s.) vefatına kadar, bu uygulama sürdü; sonra terk edildi ve Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) hilâfeti ile Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfetinin ilk yılları böyle geçti. Resmî muamelelere ve medenî münasebetlere ait vesika ve evraka tarih vermek zaruret haline gelince devlet şurası toplanıp terk edilen uygulamayı bir kısım tadilat ile resmen yürürlüğe koydu.[23]

el-Bîrûnî, İbnü’l-Mutahhar el-Makdisî ve Şeyhu’l-İslâm Muhyiddin Ebû Abdillâh Muhammed b. Süleyman b. Sa’d b. Mesûd er-Rûmî el-Bergâmî el-Hanefî el-Kâfiyeci (788-879/1386-1474) gibi bilim adamlarına göre: Müslümanlar, Resûlullah’ın (a.s.) Medine döneminde, her yıla, o yılda meydana gelen önemli bir olayla: “hicrete izin yılı”, “savaş emri verildiği yıl”, “imtihan yılı”, “ahzâb yılı” (سنة الأحزاب) veya “deprem yılı” vs şeklinde isimlendirmiş ve onunla tarih verip işlem yapmışlardır.[24]

Casnazânî  ve arkadaşları, bahsedilen uygulamayı, “Muhammedî takvim” adı altında ihya etmeye çalışmış ve bunu asr-ı saâdet kronolojisinin hicrî ve milâdi takvimlerdeki karşılığını bulmak için kullanmışlardır.[25]  

Hicrî takvimin resmi olarak kabulünden önce, bazı valiler hicreti milat olarak kullanıp resmî vesikalara tarih vermişlerdir. Mesela, Heysem b. Adî ve Amr b. Dînâr’dan nakledilen bir rivâyette, Hz. Ömer (r.a.) döneminde Yemen’de âmil olan –Kureyşli Benî Nevfel b. Abdimenâf’ın halîfi/müttefiki- Ya’la b. Ümeyye et-Temîmî el-Hanzalî’nin (يعلى بن أمية التميمي الحنظلي)[26] hicreti tarih başlangıcı olarak kullandığı zikredilir. Aynı rivâyette, Ya’la’nın Hz. Ömer’e (r.a.) tarihli bir yazı gönderdiği, Hz. Ömer’in (r.a.) de bu uygulamayı takdir ettiği zikredilir.[27] Günümüze kadar gelen hicretin 22. yılında yazılmış bir papirüs vesikası bulunmaktadır. Diğer taraftan tarih kitaplarında Hz. Ebû Bekir (r.a.) devrinde yazılmış aynı istikamette vesika örneklerine rastlanmaktadır.[28] 

Bu iki grup rivâyet ve Hz. Peygamber (a.s.) döneminde takvimle ilgili meydana gelen diğer gelişmeler dikkate alındığında şu sonuca ulaşmak mümkündür: Resûlullah’ın (a.s.) hicretinden sonra Müslümanlar, ister Resûlullah’ın (a.s.) işaretiyle, isterse kendi içtihatlarıyla olsun, gayr-ı resmî bir şekilde ve bir tamim olmadan Resûlullah’ın (a.s.) Medine’ye hicret vaktini (yani Rebiülevvel ayını) tarih başlangıcı olarak kullanmaya başladılar. Bu takvimin ilk ayı Rebiülevvel, son ayı ise Safer’dir. Buna “gayr-ı resmî hicrî takvim” veya “asıl hicrî takvim” diyebiliriz.[29]

Hz. Peygamber (a.s.) devrinde takvimle ilgili en önemli gelişme,  Zilhicce H. 10’da vuku bulan Vedâ Haccı’nda nesî’ uygulamasına fiilen son verilmesidir. Hz. Peygamber (a.s.) Vedâ Hutbesi’nde konuyla ilgili olarak şöyle buyurdu:

 “Ey insanlar! ‘Nesî’,  küfürde ileri gitmekten başka bir şey değildir. Çünkü bununla, kafir olanlar saptırılır. Onlar haram ayı, bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığının sayısını denk getirip, Allah’ın haram kıldığını helâl yapsınlar’.[30]  Şimdi zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumuna dönmüştür.[31] Allah’ın Kitabı’nda, ayların sayısı on iki olarak takdir edilmiştir.[32] Bunlardan dördü haram aylardır. Bu dört aydan üçü: Zilkade, Zilhicce ve Muharrem peş peşe gelir. Ayrı ve tek olan öteki ay ise Mudar kabilesinin Recep ayıdır ki bu, Cemâziyelâhir ile Şabân ayı arasında bulunur. Ay, 29 ve 30 gündür. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?..... Allah’ım şahit ol!”[33]

Hz. Peygamber (a.s.), Vedâ Hutbesi’nde nesî’ uygulamasını kaldırmakla kamerî senenin tabiî akışını bozan en önemli unsuru bertaraf etmiştir. Böylece güneş yılını esas alan takvimlerden bağımsız, ayın hareketlerini esas alan bir takvimin ortaya çıkmasının ve kurumsallaşmasının yolunu açmıştır.

 

Hicrî Takvimin Kurumsallaşması

Hz. Peygamber (a.s.) devrinde takvimle ilgili önemli adımlar atılmasına rağmen takvim meselesi belli bir usûle bağlanmamıştır. Bu durum, Hz. Ömer (r.a.) devrine kadar devam etti. Hz. Ömer (r.a.) devri, İslâm Devleti’nin kısa bir süre içerisinde sınırlarının genişlediği, Müslümanların daha yoğun bir şekilde çeşitli dinî, siyasî görüş ve medeniyetlerle temasa geçtiği, diğer milletlerin İslâm dairesine kitleler halinde girmeye başladığı, resmî muamelelerin, medenî münasebetlerin çoğaldığı, askerî faaliyetlerin geniş çapta yayıldığı, devlet gelirlerinin arttığı bir dönemdir. Bu gelişmelere paralel olarak, Hz. Ömer (r.a.) devrinde, devlet kurumsallaşmaya başlamış, divanlar tertip edilmiş, evraklara tarih koyma ihtiyacı doğmuştur.

Bu ihtiyaç, Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.), Yemen’de âmil olan Ya’la b. Ümeyye (r.a.) ve İbn Abbâs (r.a.) gibi sahâbeler tarafından dile getirilmiş ve Hz. Ömer’e (r.a.) bildirilmiştir. Mesela, Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.), Hz. Ömer’e (r.a.) hitâben: “Sizden pek çok resmî vesika gelmektedir. Bunlara tarih verilmediği için hangisine göre davranacağımızı bilemiyoruz”, meâlinde bir mektup yazarak takvim ihtiyacını dile getirmiştir.[34]

Taberî, İbn Hacer ve Aynî’nin farklı kanallarla naklettikleri başka bir rivâyette: Hz. Ömer’e (r.a.)  ‘Şabân ayı’ diye tarih verilmiş bir sened sunulduğu ve bu kabil belirsizliklerin, medenî muamelelerde karışıklığa neden olduğu bildirilmiştir.[35] 

 İbn Ebî Hayseme’nin Muhammed b. Sîrîn’den naklettiği rivâyette, “Yemen’den gelen bir şahsın: ‘Yemen’de ‘te’rih’ (olayları tarihlendirme) denilen bir usûlün uygulandığını gördüm. Bir şeyin vaktini söylemek istedikleri zaman ‘falan yıl, falan ay diye yazarlar’, dediği ve Hz. Ömer’in (r.a.) bu uygulamanın resmî muamelelerde uygulanması gerektiğini söylediği” rivâyet edilir.[36]

Amr b. Dînâr’dan nakledilen bir rivâyette ise Ya’la b. Ümeyye’nin (r.a.) Hz. Ömer’e (r.a.) hicrî tarihli bir yazı göndermesi üzerine Hz. Ömer’in (r.a.) bu uygulamayı başlattığı zikredilir.[37]

Bütün bu rivâyetler arasındaki ortak nokta, Hz. Ömer (r.a.) döneminde yaşanan gelişmelere paralel olarak, devletin kurumsallaşmaya başlaması ve takvime duyulan ihtiyaçtır. Hz. Ömer (r.a.), bir nevi devlet şurası hükmünde olan ashabın ileri gelenlerini toplayıp takvim meselesini onlarla istişare etmiştir. Bu istişarede bazı yabancı takvimlerin kabulünü teklif edenler olmuş ise de bu teklifler ilgi görmemiştir.[38] Zira ilk Müslümanlar, İslâm Dini ile büyük bir inkılâbın başladığının farkındaydı ve ona rakip tanımıyorlardı. Resûlullah (a.s.) da Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi tarif edilmiş dini uygulamalarına muhalefet etmeye ihtimam gösterirdi. Yabancı takvimlerin bilinmesine rağmen hicrî takvimin resmi olarak kabul edilmesi buna işaret eder.[39]

İstişare neticesinde, -Resûlullah’ın (a.s.) hicret ettiği ayı ve seneyi başlangıç kabul eden; dolayısıyla senenin ilk ayı Rebiülevvel, son ayı Safer olan- “gayr-ı resmî, hicrî, nesî’siz kamerî takvim”, Hz. Ömer (r.a.) tarafından 15 Rebiülevvel H. 16 tarihinde ihya edilip resmî hale getirildi ve tamim edildi.[40] Buna “resmî hicrî takvim” diyebiliriz.[41]  Ancak İbn Kuteybe’nin de işaret ettiği gibi, “gayr-ı resmî nesî’siz kamerî hicrî takvim”de senenin ilk ayı Rebiülevvel iken “resmî hicrî takvim”de daha önceki örfe uygun olarak yılın ilk ayı Muharrem kabul edildi.[42]

Kastallânî’ye göre, sahâbeye isnat edilen rivâyetlerden yılın ilk ayı olarak Muharrem’in, Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) tarafından teklif edildiği anlaşılmaktadır.[43] Böylece takvimde bir karışıklığın daha önü alınmış oldu. Bunun bir nedeni de Arap Yarımadası’nda bu ayın hac mevsiminden sonraki yılın ilk iş ayı olmasıdır. 

Muharrem’in yılın ilk ayı sayılması ile ilgili başka sebepler de ileri sürülmüştür:  İbn Hacer’e göre, hicretin meydana geldiği Rebiülevvel ayı yerine Muharrem’in kabul edilmesi hicrete Muharrem ayında niyet edilip karar verilmesindendir. Hicretin mukaddimesi olan III. Akabe Biati  Zilhicce ayında meydana geldi. III. Akabe Biati’ndan sonra Müslümanların tanık oldukları ve hicrete kesin niyetin vaki olduğu ilk ay, Muharrem ayıdır. İbn Hacer’e göre, Muharrem ayının hicrî takvimde yılın ilk ayı kabul edilmesinin en önemli nedeni budur.[44]

İbn Abbâs’tan nakledilen bir rivâyete göre, el-Fecr Sûresi’nin birinci âyetindeki, ‘el-fecr’ kelimesi ile yılın ilk ayı olan Muharrem kastedilmiştir.[45] Suyûtî, kelimenin manası konusunda başka rivâyetler de nakletmiştir.[46] 

 Sahabe, İslâm tarihine başlangıç tayin ederken dört alternatif üzerinde durmuştur: Bunlar: Hz. Peygamber’in (a.s.): (1) doğumu, (2) bi’seti, (3) hicreti ve (4) vefatıdır.

Alternatiflerin her birinin başlangıç olarak kabul edilmesi mümkün iken sahâbeler, hicreti tarih başlangıcı kabul etmişlerdir. Zira Resûlullah’ın (a.s.) velâdet ve bi’set vaktinin kesin olarak tayini ihtilaftan hali değildi. Hz. Peygamber’in (a.s.) vefat zamanını tarih başlangıcı itibar etmeyi ise verdiği hüzünden dolayı; yani insan psikolojisi açısından uygun görmediler. Sonuçta ashap, hicreti İslâm tarihinin başlangıcı olarak kabul etti. Kâfiyeci’nin işaret ettiği gibi, hicretin İslâm tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmesi son derece uygun düşmüştür. Zira hicret hâdisesi, İslâm toplumunun istikametini bulduğu, fetihlerin peş peşe geldiği, heyetlerin Medine’ye akın ettiği ve Müslümanların hâkimiyet vakti olması nedeniyle daha uygundur.[47]

Taberî, tarih başlangıcı olarak Resûl-i Ekrem’in (a.s.) Medine’ye hicret ettiği yılın sahâbe tarafından kabul edildiğini gösteren rivâyetler nakleder. Mesela:

1- Sehl b. Sa’d: “İnsanlar, takvimde hata ettiler. Bunun üzerine sahâbeler, Peygamber’in (a.s.) bi’setini ve vefatını tarih başı olarak kullanmayı uygun bulmadılar. Aksine Medine’ye (muhâcir olarak) gelişini esas aldılar” demiştir.  

2- İbn Abbâs (r.a.): “İslâm tarihinin başı olarak Resûlullah’ın (a.s.) Medine’ye hicret ettiği yıl tayin edildi” demiştir.[48]

Bazı kaynaklara göre, ashap hicreti tarih başlangıcı kabul etmeyi:

“İçine adım atacağın en uygun mescit, daha ilk günden beri takva temeli üstünde yükseltilen mescittir”[49] âyetindeki “ilk günden” ibaresinden ilham almışlardır. Süheylî bunu şöyle açıklar: “Bilindiği üzere, âyetin ‘ilk günden beri’ ibaresindeki ‘ilk gün’ ifadesiyle kastedilen, yaratılan tüm günlerin ilki değildir. Yüce Allah, âyetin zahir lafzında ‘ilk gün’ ibaresini bir şeye izafe etmemiştir. Öyleyse ‘ilk gün’, gizli bir şeye izafe edilmiştir. Bu gizli izafe, Hz. Ömer (r.a.) ve sahâbenin istişare neticesinde hicreti tarih başlangıcı seçmelerinin doğruluğuna işaret eder.

Bu münasebetledir ki İslâm’ın güçlendiği, Hz. Peygamber’in (a.s.) emriyle mescitlerin tesis edildiği ve Hz. Peygamber’in (a.s.) Allah’a güven içinde dilediğince ibadet ettiği vakit olduğundan, hicret yılını tarih başlangıcı yapmaya, sahâbe ittifak etmiştir. Bu uygulamalarıyla sahâbe, Tenzîl’in (Kur’ân-ı Kerîm’in) zahirine de muvafık hareket etmişlerdir. Ve ‘ilk günden’ kastedilenin, şimdi tarih verilen günlerin ilki (yani hicrî takvimin ilk günü) olduğunu, -ashâbın uygulamasından- anlamış olduk”.[50] 

Özetle Süheylî’ye göre, âyet-i kerîmedeki “ilk gün” meâlindeki ifade, “Hz. Peygamber (a.s.) ve ashâbının Medine’ye girdiği gün” anlamına gelmektedir.[51]

Kâfiyeci, hicrî takvimin ilk gününün Perşembe’ye denk geldiğini, rüyet ve kavuşumlara göre ise ilk gününün Cuma olduğunu söyler[52] ve Muhammed b. Mes’ûd eş-Şirazî’den işlemlerin Cuma gününe göre yapıldığını nakleder.[53]

Hicrî kamerî takvim, dinî amaçlı olarak aybaşlarının tesbitinde hilâlin görülmesini (rüyet-i hilâli) esas alır. Bu takvimde, ihtilâf-ı metâli ve iklim şartları sebebiyle ayın ilk günü tesbit edilemediği zaman (yevmü’ş-şek) ayın otuz gün çektiği kabul edilir. Dinî hicrî takvim, bu yapısıyla şartlara göre değişken olduğu için, zamanla devlet işlerinde, ileriye dönük çalışmalarda ve tarihçilik gibi ilmi faaliyetlerde kurumsal hicrî takvime; yani değişmeyen astronomik verilere göre hazırlanan sâbit bir takvime ihtiyaç duyuldu.

 Bu takvimde aybaşlarının tesbiti için hilâlin görülmesi şart değildir. Kuşkusuz her iki takvimde bazı yıllar özellikle Ramazan, Şevvâl ve Zilhicce aylarının ilk günleri aynı olabileceği gibi farklı da olabiliyordu. Dini günler için değil de daha çok ileriye dönük çalışmaların tarihlerini belirlemek için önceden hazırlanan kurumsal kamerî takvimde 354 günden artan ve otuz yılda on bir güne ulaşan (30 x 0,367068 = 11,01204) bu fazlalık belirli kurala göre bazı yılların Zilhicce ayına eklenirdi. [54] 

 Netice itibariyle Mekkî nesî’li kamerî takvim’in bir takım tadilat ve yenilikler yapılmış halefi niteliğinde olan hicrî kamerî takvim, bir süreç dâhilinde teşekkül ederek Hz. Ömer (r.a.) zamanında son şeklini almış ve resmiyet kazanıp genel bir kullanım alanı bulmuştur.

 



[1] İbn Asâkir, I,24-27.

[2] Muhyiddin Ebû Abdillah Muhammed b. Süleyman el-Kâfiyeci el-Hanefî (788-879/1386-1474), el-Muhtasar fî İlmi’t-Tarih, thk. Muhammed Kemaleddin İzzeddin, Beyrut 1990, s. 17; İsmâil Hakkı Bursevî (v. 1137/1725), Furûk Hakkî, Zâhire matbaası, Zilkade 1251, Taş baskı, s. 230-231.

[3] el-Asr 103/1-3; Buhârî, “er-Rikâk” 1.

[4]السنة” ve “العام” kelimelerinin Kur’ân-ı Kerîm’deki anlamları ve aralarındaki fark için bkz. Süheylî, III,86-88.

[5] el-Cum’a  62/9.

[6] İbnü’d-Deyba’ eş-Şeybânî, Teysîrü’l-Vüsûl, XVI,124-131.

[7] Yâsîn 36/39.

[8] el-En’âm 6/96.

[9] Yûnus 10/5.

[10] el-Bakara 2/189; el-İsrâ 17/12.

[11] et-Tevbe 9/36.

[12] Halîfe b. Hayyât, s. 23-24.

[13] İbn Asâkir, II,24-27; İ. Yücel,  “Hilâl”, DİA, XVIII,1-2.

[14] Râzî, XI,505; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, haz. İsmâil Karaçam v.dğr., İstanbul ts., IV,326.

[15] et-Tevbe  9/37.

[16]  Lütfi Göker, “İslâm Ülkelerinde Niçin Hicrî-Kamerî Takvim Kullanılır”, Diyanet Dergisi, Temmuz-Ağustos 1978, XVII/4, s. 209-214.

[17] Konu ile ilgili rivâyetler için bkz. İbn Asâkir, I,37-49.

[18] Taberî, III,3; Semhûdî, I,248; İbn Asâkir, I,37; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, VII,268; Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî (v. 923/1517), el-Mevâhibü’l-Ledünniyye bi’l-Minehi’l-Muhammediyye, thk. Salih Ahmed eş-Şamî, Beyrut 1991, I,307; Sehâvî, s. 139; el-Kettânî, Resûl-i Ekrem’in Yönetimi, I,257-259; Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makalâtü’l-Kevserî, Kahire 1372, s. 439. 

[19] Suyûtî, eş-Şemârîh, s. 20-21; Kettanî, II,257-259.

[20] Bedreddin Mahmûd b. Ahmed b. Mûsâ b. Ahmed el-Aynî (762-855/1361-1451), ‘Umdetü’l-Kârî Şerh Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut ts., Dâr İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî neşri, XVII,66. 

[21] Taberî, III,3.

[22] Ebû Mumammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineverî (213-276/828-889), el-Maârif, thk. Servet Ukkâşe, Mısır 1960, s. 151.

[23] Aynî, XVII,66

[24] Ebu’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî (362-440[?]/973-1048[?]), el-Âsâru’l-Bâkiye ‘An ‘Usûri’l-Hâliye, thk. C. Eduard Sachau, Leipzig 1878, s. 31; Ebû Nasr el-Mutahhar b. Tâhir (el-Mutahhar) el-Makdisî (v. 355/966’dan sonra), el-Bed’ ve’t-Tarih, thk. Cl. Huart, I-Vl, Paris 1899-1919 (Mektebetu’s-Sekafeti’d-Diniyye, Kahire’de tıpkı basımını yapmıştır), IV,180 (سنو الهجرة عشر سنين السنة الأولى سنة الهجرة والثانية سنة الأمر بالقتال والثالثة سنة التمحيص والرابعة سنة الترفيه والخامسة سنة الزلازل والسادسة سنة الاستئناس والسابعة سنة الاستغلاب والثامنة سنة الاستواء والتاسعة سنة البراءة والعاشرة سنة حجة الوداع ثم دخلت سنة إحدى عشرة من الهجرة مضى منها شهران واثنا عشر يوما ولحق بربه); Kâfiyeci, el-Muhtasar, s. 64; Sehâvî, s. 145.   

[25] Casnazânî  v.dğr., VI,143-172.

[26] Annesi veya ninesi olan Münye’den dolayı Ya’la b. Münye (يعلى بن منية) diye de bilinir.

[27] İbn Hacer,  Fethü’l-Bârî, VII,268; Aynî, XVII,66; Suyûtî, eş-Şemârîh, s. 22.

[28] M. Hamidullah, el-Vesâiki, s. 380,383,389,444,445; Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul 1998, s. 9-10.

[29] Suyûtî, eş-Şemârîh, s. 20-21; Sehâvî, s. 139-145; Kettanî, I,257-259.

[30] et-Tevbe 9/37.

[31] “Şimdi zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumuna dönmüştür” hadîsinin bir izahı için bkz. Süheylî, I,139-140; VII,157-158; Zürkânî (1996 n.), XI,448.

[32] Bkz. et-Tevbe 9/36.

[33] Vâkıdî, III,1112; Buhârî, “Bed’i’l-halk”, 59/2; “el-Megâzî”, 64/77; “el-Edâhî”, 73/5; “et-Tevhîd”, 98/24; Müslim, “el-Kasâme”, 29; Ebû Dâvûd, “el-Menâsik”, 67.

[34] Taberî, III,3; Sehâvî, s. 141.

[35] Taberî, III,3-4; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, VII,268; Aynî, XVII,66. 

[36] Halîfe b. Hayyât, s. 24; Buhârî, “Menâkıbi’l-Ensâr”, 63/47; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, VII,269. Taberî, III,4; Sehâvî, s. 139; M. Z. Kevserî, s. 439-440. 

[37] Suyûtî, eş-Şemârîh, s. 22.

[38] Kâfiyeci, el-Muhtasar, s. 60-64.

[39] R. Şeşen, s. 17.

[40] Bkz. İbn Sa’d, III,281. Hicrî takvimin resmi kabul tarihi konusunda başka rivâyetler için bkz. İbn Asâkir, I,44,45,46.

[41] Halîfe b. Hayyât, s. 24-25; Taberî, III,3-4; Semhûdî, II,278-249; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, VII,268-269; Aynî, XVII,66-67; Suyûtî, eş-Şemârîh, s. 19-25; Sehâvî, s. 138-146; M. Z. Kevserî, s. 439-440; Albrecht Noth, The Early Arabic Historical Tradition A Source-Critical Study, İngilizce’ye çev. Michael Bonner,  New Jersey 1994, s. 40.

[42] İbn Kuteybe, el-Maârif, s. 151; Süheylî, I,141-142. 

[43] Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî (v. 923/1517), İrşâdü’s-Sârî li Şerh Sahîhi’l-Buhârî (eserin kenarında, Sahîh-i Müslim’in Nevevî Şerhi bulunmaktadır), Taş baskı, VI,225.

[44] İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, VII,268. 

[45] Taberî, III,5; İbn Asâkir, I,52. 

[46] Suyûtî, eş-Şemârîh, s. 24. 

[47] Kâfiyeci, el-Muhtasar, s. 63.

[48] Taberî, III,4; Sehâvî, s. 138-147.

[49] et-Tevbe  9/108.

[50] Süheylî, IV,155-156.

[51] Şâmî, XII,39.

[52] 1 Muharrem H. 1/16 Temmuz 622 Cuma. Bkz. Y. Dağlı - C. Üçer, I,1; ayrıca bkz. B. Carra De Vaux, “Hicret”, İ. A. (MEB), V/1,477.

[53] Kâfiyeci, el-Muhtasar, s. 64.  

[54] Bkz. M. Dizer, “Ay”, DİA, IV,185; İ. Yücel, “Hilâl”, DİA, XVIII, 1-2.