Siyer-i Nebi Dersleri - 37: Medine İslam Devleti

Hicretin İlk Günlerinde Medine

“Hep birlikte Allah’ın ipine, Kur’ân’a sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”[1]

Medine'de yaşayan Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki kan davası yüz yirmi yıl devam etmiş, Arap tarihinde bu kadar uzun süren başka bir düşmanlık ve savaş yaşanmamıştı. Hicretten beş sene önce meydana gelen Buâs harbinde her iki taraf da büyük kayıplar vermiş, liderlerinden pek çoğu savaş meydanında ölmüştü. Şimdi Medine'de koca bir dul ve yetim ordusu, yüreklerde kin ve nefretin kor ateşi vardı. İnsanlar Müslüman olsalar bile acılarını, kinlerini unutamıyor, birbirlerinin ardında namaz kılamıyorlardı. Medine mutsuz, karmakarışık ve huzursuzdu. 

Mekkeli Müslümanlar evlerini barklarını, her şeylerini geride bırakmış Allah rızası için Medine'ye hicret etmişlerdi. Onlar bu yeni yurtlarında nasıl yaşayacak, nerede kalacak ve nasıl geçineceklerdi? Kardeşleriyle bile anlaşamayan Medineliler daha önce hiç görmedikleri, tanımadıkları Mekkelilere tahammül edebilecekler miydi?

Bambaşkaydı Medine, Mekke gibi değildi. Her şeyden önce bu şehrin nüfusunun neredeyse yarısı Yahudilerden oluşuyordu. Nadîr ve Kurayzâ Yahudileri Evs kabilesinin, Kaynuka Yahudileri ise Hazrec’in dostuydu. Yahudiler arasında bile birlik ve beraberlik yoktu ama anlaşabildikleri tek konu İslam düşmanlığıydı. İleride adını çokça duyacağımız Nadîroğulları Yahudilerinden  Huyey b. Ahtab, Sevgili Peygamberimizi ilk gördüğünde, O'nun Tevrat'ta anlatılan son Peygamber olduğunu anlamış ancak iman etmeye yanaşmamıştı. Çünkü Huyey son Peygamberin Yahudiler arasından çıkmasını bekliyordu. Öfkesinden kudurmuş bir halde şöyle dedi: "Allah’a yemin olsun ki ölünceye kadar Muhammed'le savaşacağım."[2]

Diğer Yahudiler de Huyey gibi İslam’dan ve Efendimiz aleyhisselâmdan nefret ediyor, yaşananları öfkeyle takip ediyorlardı. Öyle ki Abdullah b. Selâm ve birkaç arkadaşından başka hiçbiri Müslüman olmamıştı.

Medine’de Müslümanlar için en tehlikeli grup münafıklardı. Onlar dilleriyle Müslüman olduklarını söylüyor, cemaatle namaz kılıyor ama yüreklerinde Allah ve Rasûlüne karşı kin ve nefret taşıyorlardı. Toplum nezdindeki itibarlarını korumak ve ilişkilerini sürdürebilmek için Müslümanmış gibi görünmeyi tercih eden bu insanlar İslam’a zarar vermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Ensar ve muhacir arasında fitne çıkarmaya, toplum içerisinde barış ve huzuru yok etmeye çalışan münafıklar Müslümanların değerleriyle alay ediyor, savaş zamanlarında düşmanla gizlice ittifak kuruyor, Yahudi veya müşriklere yardımcı olup vatanlarına ve dinlerine ihanet etmekten çekinmiyorlardı.

Münafıkların lideri Hazrec kabilesinden Abdullah b. Übey'di. O, Medine'ye kral olmak istiyor, Yahudilerle gayet iyi geçiniyor, Hazrec'in amansız düşmanı Evs'e şirin görünmeye çalışıyordu. Tam da Yahudi kuyumcular Abdullah için hükümdarlık tacı hazırlıyorlardı ki sevgili Peygamberimiz Medine'ye hicret etti.[3] Abdullah'ın hevesi kursağında kalmış, hükümdarlık hayalleri suya düşmüştü.  Sevgili Peygamberimizden nefret ediyor, bütün hayallerini Onun yıktığını düşünüyordu. Kıskançlık duygusu bütün benliğini sarmış, amansız bir İslam düşmanı olmuştu. Artık bazen Yahudilerin, bazen Kureyşli müşriklerin bazen de yakın akrabası Ebû Âmir Râhib’in yanında ama her zaman İslam’ın ve Müslümanların karşısındaydı. Dilleriyle Allah’ı zikreden ancak gerçekte esaslı birer İslam düşmanı olan bu insanlara karşı daima uyanık olunmalı, fitne ve tahriklerine fırsat tanınmamalıydı.

Müslümanlar ne Medine içindeki müşrik Araplara ne de şehrin çevresindeki bedevi kabilelere güvenemezlerdi. Ama asıl ve en büyük düşman Mekke müşrikleriydi.

Kureyş Tehdit Ediyor

Mü’minler, Kureyş’in baskı ve zulmünden dolayı Medine'ye göç etmiş, vatanlarını terk etmişlerdi. Ama Mekkelilerin, Müslümanları burada da rahat bırakmaya niyetleri yoktu. Bir avuç insanın farklı bir kıtaya, Habeşistan'a gitmesine ve orada bir parça huzur bulmasına bile tahammül edemeyen Mekke hükümetinin Müslümanları Medine'de rahat bırakması beklenemezdi. Ayrıca Medine, Mekke ile Suriye arasındaki ticaret yolunun hemen üzerindeydi. Şayet Medineli Müslümanlar Kureyş kervanlarına engel olur, Suriye ticaretine zarar verirlerse bu Mekke ekonomisinin iflası, kervan ticaretinin sonu olurdu. Kureyş bu riski göze alamaz, işini şansa bırakamazdı. Mekke liderleri hiç vakit kaybetmeden harekete geçti.

Kureyş'in ileri gelen isimlerinden Ebû Süfyân b. Harb ve Übeyy b. Halef, Peygamberimizi kendilerine teslim etmeleri için Medineli Müslümanlara şöyle bir mektup yazdı:

"Arap kabilelerinden hiçbiri, bizi sizin kadar kızdırmamıştır. Siz bizim kavmimizden bir adama kucak açtınız ve onu korudunuz. Bu sizin için büyük bir kusur ve ayıptır. Bizimle onun arasından çekilin. Şayet onda bir hayır varsa bu bizim için bir gurur ve iftihar vesilesidir. Aksi takdirde ona engel olmak herkesten önce bize düşer."

Bu mektup müminleri oldukça öfkelendirdi ve Müslümanlar şairleri Ka’b b. Mâlik radıyallahu anh'ın diliyle müşriklere hak ettikleri cevabı verdiler.[4] Fakat Mekkelilerin vazgeçmeye hiç de niyetleri yoktu. Bu defa Medine'de kendilerine en yakın buldukları isme; Abdullah b. Übey’e ve arkadaşlarına mektup yazdılar. Bu seferki mektup oldukça sert ve tehditlerle doluydu:

"Siz bizim adamımıza kucak açtınız. Tanrıya yemin ederiz ki ya onu öldürür ya da yurdunuzdan sürüp çıkarırsınız. Aksi takdirde hep birden üzerinize yürür, sizinle savaşırız. Savaşçılarınızı öldürür, kadınlarınızı cariye yaparız."[5]

Bu mektup Abdullah b. Übey ve arkadaşlarında büyük bir panik meydana getirdi. İmandan ve insanlıktan yoksun bu insanlar Müslümanlarla savaşmak için toplanmaya karar verdiler. Haber Medine sokaklarında yayılınca Efendimiz aleyhisselâm hemen Abdullah b. Übey ve adamlarının yanına gitti ve onları şöyle uyardı:

"Kureyşlilerin tehdidi sizi çok etkilemiş. Onların size vereceği zarar, sizin bizimle savaştığınızda kendinize vereceğiniz zarardan daha fazla değildir. Siz kendi oğullarınız ve kardeşlerinizle savaşmayı ve onları öldürmeyi mi istiyorsunuz?"

Bu sözler üzerine akılları başlarına gelen Abdullah ve adamları dağılıp gittiler.[6]

Medine'de ilk zamanlar korku ve endişeyle geçti. Müminler geceleri uyuyamıyor, bazı sahabiler bir saldırı olur endişesiyle Allah Rasûlünün kapısında nöbet tutuyorlardı.[7] Bir gece şehirde şiddetli bir ses duyulmuş, insanlar korkuyla sokağa fırlamışlardı. Sonra uzaklardan Efendimiz aleyhisselâm görüldü. Ebû Talha'nın eyersiz, çıplak atının üzerinde geliyor, "Korkmayın, endişelenmeyin." diyerek ashabını sakinleştiriyordu.[8] Enes b. Malik radıyallahu anh'ın da belirttiği gibi Muhammed aleyhisselâm insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesur olanıydı."

İlk İcraatlar

Sevgili Peygamberimiz şehrin içinde ve dışında pusu kurmuş tüm düşmanlara ve yaşanan bütün olumsuzluklara karşı yeni bir dünya kurmak için hemen harekete geçti. Önceki derslerimizde geniş bir şekilde anlattığımız üzere ilk önce Müslümanların bir arada olacağı, birlikte namaz kılacakları, şehri ilgilendiren her meselenin istişare edileceği bir mescid, Mescid-i Nebevî yapıldı. Mescidin bir köşesinde kalacak yeri olmayan garipler, misafirler ve ilim öğrenmek isteyenler için suffe bulunuyordu. Namaz için ezanlar okunuyor, İslam’ın özgür sesi Medine semalarında yankılanıyordu.

Allah Rasûlü muhacirler ve ensar arasındaki samimiyeti artırmak, muhacirlerin ihtiyaçlarını karşılamak, müminler arasında birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla ensar ve muhaciri kardeş ilan etti. Zamanla Evs ve Hazrec arasındaki kan davası, asırlık düşmanlık da son bulmuş, unutulmaya yüz tutmuştu.

Medine Pazarı

Medine’de ticari hayat tamamıyla Yahudilere aitti. Şehirde bulunan dört pazarı Yahudiler işletiyor, kuralları onlar belirliyor, fiyatları diledikleri gibi değiştiriyorlardı. Ziraatle geçinen ve ticaretten çok da anlamayan Evs ve Hazrecliler Yahudi pazarlarında alışveriş yapıyor, böylece Yahudiler ekonomik açıdan her geçen gün daha da güçleniyorlardı. Bu durumu gören Allah Rasûlü Müslümanları ekonomik açıdan güçlendirmek, ticarette İslami esasları uygulayabilmek ayrıca Yahudi tekelini de ortadan kaldırmak amacıyla alternatif bir pazar kurmaya karar verdi. 

Baki ez-Zübeyr bölgesinde kurulan bu ilk pazar çok kapsamlı olmayıp büyük bir çadırdan ibaretti. Ancak yıllardır Arapları sömürmeye alışmış Yahudiler, Müslümanların ekonomiye müdahale etmesini  kendileri için büyük bir tehlike olarak gördüler. Sonunda bir gece Yahudi lider Ka’b b. Eşref ve adamları çadırın iplerini kestiler ve pazarı ateşe verdiler. Çarşılarının Yahudilerce yok edildiğini gören Müslümanların hüzün ve öfkelerine karşılık Efendimiz aleyhisselâm tebessüm etti ve Ka’b b. Eşref’i öfkeden kudurtacak yepyeni bir hamle yaptı. Tüm Medine’ye hizmet edebilecek, daha büyük ve daha güzel bir çarşı kurmak için harekete geçti. Nihayet Benî Saîde bölgesi yakınlarında yeni bir pazar kuruldu.[9] Yavaş yavaş ekonomik dengeler değişiyor, Müslümanlar güçlenmeye başlıyordu.

Medine Vesikası

Efendimiz aleyhisselâm Medine’de teşkilatlanmanın temellerini henüz hicretten önce, İkinci Akabe Beyatı sırasında atmış, Ensarı on iki gruba ayırmış, her guruba bir temsilci (nakîb), temsilcilerin başına da genel bir temsilci (nakîbu’n-nükebâ) atamıştı.[10]

Allah Rasûlü, Ensar ve Muhacir arasında muâhat (kardeşlik) ilan ettikten sonra Medine’de huzur ve güvenliği, dış düşmanlara karşı ise birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla şehirde yaşayan tüm etnik ve dini grupların temsilcilerini bir araya topladı. Müslümanların, Evs ve Hazrec kabilelerinin Müslüman olmayan mensuplarının ve Yahudilerin temsilcilerinin katıldığı toplantı Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ın evinde gerçekleşti. Karşılıklı müzakerelerden sonra taraflarca vatandaşlık antlaşması imzalandı.

 Medine Sözleşmesi, Medine Vesikası gibi adlarla da anılan ve İslam Devletinin İlk Anayasası olarak kabul edilen bu belge gerçekte tüm Dünya Tarihinin ilk yazılı anayasası oldu.[11]

Kırk yedi maddeden oluşan bu anayasanın ilk yirmi üç maddelik kısmı Müslümanların kendi aralarındaki ilişkileri, yirmi dördüncü maddeden kırk yedinci maddeye kadarki ikinci kısmı ise Yahudilerle ilgili konuları içeriyordu.[12]

Bu antlaşma ile Medine’de yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve diğer insanların tamamı İslam Devletinin vatandaşları sayılmış ve tek bir siyasi çatı (ümmet) altında toplanmıştı. Medine Devletinin sınırları belirlenmiş, bu sınırlar içinde yaşayan tüm insanların hak ve sorumlulukları tespit edilmiş, savaşmak ve kan dökmek kesinlikle yasaklanmıştı. Medine’ye yapılacak muhtemel bir düşman saldırısında şehirdeki tüm Müslümanlar ve Yahudiler şehri birlikte savunacaktı. Mekke müşriklerine asla yardım edilmeyecek,  hiçbir Mekkeliye himaye hakkı tanınmayacaktı.

Yahudiler dinlerini özgür bir şekilde yaşayacak, hiç bir baskı ve müdahaleye maruz kalmayacaklardı. Onlar aralarındaki anlaşmazlıkları kendileri çözecek, bununla birlikte çözüme kavuşturamadıkları ya da başkalarıyla yaşadıkları sıkıntılarda Muhammed aleyhisselâmın hakemliğine başvuracaklardı.[13]

Bu antlaşma ile farklı ırk ve inançlardan insanların bir arada yaşadığı Medine’de bir İslam Devleti kurulmuş ve Muhammed aleyhisselâm bu devletin başkanı olarak kabul edilmişti. Efendimiz bu antlaşma ile Medine içinde birlik ve beraberliği sağlamış, özellikle Yahudilerin Mekke müşrikleriyle anlaşmalarına mani olmuştu. O güne kadar ancak kabile ve kan bağıyla bir arada yaşayabilen insanları bu ilkel ve vahşi anlayıştan kurtarmış, anayasanın ve hukukun üstünlüğünü esas alan yeni bir toplum inşa etmişti.

Medine’nin Sınırlarının Tespiti ve İlk Nüfus Sayımı

İbrahim aleyhiselâmın Mekke’yi harem ilan etmesinden yüzyıllar sonra bu kez Sevgili Peygamberimiz Medine’yi harem ilan etmiş, kuzeyde Küçük Sevr ile güneyde Ayr dağlarını,[14] doğu ve batıda ise Harre diye anılan iki taşlık bölgeyi Medine’nin sınırları olarak belirlemişti.[15] Efendimiz tarafından görevlendirilen Ka’b b. Mâlik radıyallahu anh şehrin sınırlarına hudut taşları yerleştirdi.

Efendimiz aleyhisselâm hicretin birinci yılında  ilk nüfus sayımını da yaptırmış, Huzeyfetü’l-Yemân radıyallahu anh’ın da aralarında olduğu heyet Medine’de 1500 civarında Müslümanın varlığını tespit etmişti.[16]

Allah Rasûlünün hicret ettiği sırada Medine nüfusunun en az on bin kişiden oluştuğu bilinmektedir. Efendimiz aleyhisselâm yukarıda zikrettiğimiz icraatları şehrin ancak yedide birlik bir bölümüyle gerçekleştirmiştir. Sadece Yahudilerin dört bin kişiden oluştuğu düşünülürse Muhammed aleyhisselâmın bin beş yüz kişiyle devlet kurması ve diğer insanları bu devletin bir parçası olmaya ikna etmesi olağanüstü bir hadisedir.

Bugün yeryüzünde yaşayan iki milyara yakın Müslümanın dünya siyasetinde hiç bir gücünün olmaması ve İslam topraklarının bir avuç siyonist tarafından sömürülmesi ne acı bir hadisedir. Tüm imkansızlıklara, iç ve dış düşmanların kuvvetine rağmen bir yıl gibi kısa bir sürede yepyeni bir medeniyet kuran Efendimiz, sömürüye karşı mücadelenin sembolü, O’nun barış ve sevgi dolu mesajı  huzur ve mutluluğa hasret insanlığın  yegane umudu olmaya devam etmektedir.



[1]Âl-i İmrân 3/103.

[2]İbn Hişam, es-Sîre, II, 218.

[3]İbn Hişam, es-Sîre, II, 234, 237.

[4] İbn Habîb, el-Muhabber, 271.

[5] Ebû Dâvûd, Harâc 22.

[6] Ebû Dâvûd, Harâc 22-23.

[7] Müslim,  Fedailü’s-sahabe, 40.

[8] Ahmet b. Hanbel, Müsned, III, 185; İbn Sa’d, I,  373.

[9] Cengiz Kallek, Pazar, DİA, XXXIV, 195; Kasım Şulul, Ana Hatlarıyla Siyer-i Nebi, 327-328.

[10] İbn Hişam, es-Sîre, I, 443-444; İbn Habîb, el-Muhabber, 268-279.

[11] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi,I, 189.

[12] Anlaşma maddeleri için bkz. İbn Hişam, es-Sîre, I, 501-504; Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi, III, 167-178.

[13] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I,202-210.

[14] Buhârî, Fedalü’l-Medîne, 1; Müslim, Hac, 467.

[15] Müslim, Hac, 456.

[16]Buhârî, “Cihad”, 181; Tayyip Okiç, İslamiyette İlk Nüfus Sayımı, AÜİFD, VII, 11-20; M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 198.

Yazar: