Muhteşem Konak


Masallardaki konakları imrendirecek kadar güzel bir konak ve birbirinden güzel, kendilerine göre bilgili, görgülü, maharetli, akıllı, hoşgörülü, anlayışlı, yine kendilerine göre haklı, lider veya yönetilen, memur veya işçi veya ev hanımı, çalışan- çalışmayan, tembel-çalışkan her nevi insanlar vardı. O muhteşem konağa bakıp duruyorlardı. Kimisi tavaf ediyordu konağı etrafından. İçeri girmeye cesareti mi yoktu ne? Belki de içinde ne olduğunu bilmediğinden korkuyordu… Korkuyor olabilirdi çünkü bu konak hakkında güzel şeyler söyleyenler olduğu gibi korkunç senaryolar da üretenler vardı. Gulyabani mi vardı orada ne? Gericiler, irticacılar toplanmış içeride ayin mi yapıyorlardı ne? Teröristleri de sakladığı barındırdığı söyleniyordu. Buna inananlar kapısından dahi bakmadan etrafını dolaşıp meraklı meraklı bakıp, gidiyorlardı tahrif edilmiş evlerine… Bazıları da ineklerin, farelerin, şeytanın, putların hâkimiyetinde olan ateş evlerine… Bazılarının evi de yoktu… Tesadüflerle dolu bir dünyada geziniyorlardı rastgele…

Bir kısmı da bu muhteşem konaktan içeri giriyordu, Kelime-i Şehadet kapısından, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”diyerek. Bu parola olmadan girilemiyordu konağa. Parolayı öğrenip, kalbiyle ve diliyle bütün samimiyetiyle söyleyenler içerdeydi. Kapıda çok mükemmel yaradılışlı, çok kibar ve nazik bir görevli karşıladı parolayı söyleyenleri… Hepsiyle tek tek ilgilendi… Kimi bu ilgiden sıkıldı, “Ben kendim istediğim yere gidebilirim, beni rahat bırak” dercesine bir el hareketiyle dolaştı konakta… Kimi onunla ilgili gibi görünüp, aklı ve gözü başka yerlerde geziniyordu. Bazıları da onun rehberliğine teslim ediverdiler kendilerini… Herkes böylece dağıldı dört bir yanına konağın… Bazıları arka tarafta çıkış kapısı keşfetti… Usulcacık süzülüverdi dışarıya, alemlere… Başı dara düştükçe yine o kapıdan usulcacık girdi içeriye… Çünkü Mevlânâ gibi o konağın daimi varisleri hep çağırdı onları: “Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Çağrıyı duyup da gelen de vardı, gelmeyen de. Yine de çağırmaktaydılar onları da…

İçeride gezinenlerin bir kısmı da iki odadan dışarı çıkmaz oldu. Sıkıştılar adeta o iki odaya… Bu kadar yeterliydi onlara, koca konaktaki nimetleri bu kadarcık biliyor ve bunlarla yetiniyorlardı. Oruç ve namaz kapısının dışına başlarını bir çevirseler karşılarında rehberi görüp yardım isteseler daha da huzurlu ve mutlu olacaklardı ama… Onlar yetindiler bu kadarla. İbadetler ekseninde döndü durdular… Namaz odasının oruç odasının zekat ve Hac odalarının duvarlarını yıkıp koca bir salon elde edemediler. Ama yine de huzurluydular diğerlerine göre…  Bazılarını da o iki oda sıktı, sıktı bir kemer gibi. Namaz odası, oruç odası, abdest koridoru hatta bazılarının zaman zaman Hac zekat odalarına da gitmelerine rağmen o konaktaki girdikleri odalar sıktıkça sıktı onları… Çünkü o odalara günün belli saatleri yılın belli zamanları giriyorlardı. Girdiklerinde ise yanlarında getirdikleriyle sığmıyorlardı odalara. Dedikodu, gıybet, iftira, yalan, haram, faiz, zulüm, riya, şirk duraklarına uğrayıp yanlarında taşıyorlardı buralardan topladıklarını. Tabii olarak da bunlar sığmıyordu o mükemmel odalara… Sıktıkça sıkması o yüzdendi. Böyle bir konakta bu gibi duraklar nerede vardı ki? Şaşılacak şey doğrusu, demek ki bunlar da zaman zaman konağın etrafını dolaşıyorlardı buldukları gizli geçitten çıkarak. Herkes onları namaz odasında biliyorken onlar dışarıya süzülüvermişlerdi.

Kimisi de eğlenceye dalıp gitti kapıdan süzülerek dışarı. Kimi meyhaneye kimi… Sonra kapısına gelip yalvardılar içeri bizi de alın diye… Günlerce gözyaşı döktüler, nasuh tövbesi yapıp söz verdiler yeminlerle andlarla… İçeri girdiklerinde yine sapıtıp çıkanlar olsa da o kapıda dökülen yaşlar hürmetine rehbere teslim olup huzuru bulanlar da az değildi…

Bazıları hazine odasını keşfetti konağın. Hakkına riayet göstermeyip çaldı çırptı… Bazıları da kendi zekat odalarından, sadaka odalarından çaldı. Eksilme hazineden değil onların biriktirdiklerinden oluyordu bunu idrak edemediler. Öyleleri de vardı ki zekat odasının kapısını verilen talimatlara uyarak ardına kadar açıp dağıttı ihtiyaç sahiplerine. Sadaka odasının kapısını da birlikte açarak… İnsanlarla hemhal oldular. İlimle, irfanla… Bunlar işyerlerine de gittikleri her neresi varsa oralar da taşıdılar o konağı… Muhteşem konak her yerde onlarlaydı görebilen, fark edebilene… Onlar dışardakileri görüyorlardı konağın balkonuna çıkınca. Dışardakiler onları nedense göremediler. Baktılar ama… Bazıları da onların dışını görüp huzurunu göremedi… Dıştan sıkıcı geldiler, hatta ürkütücü hatta cahil, cühela. Gerici görenler de oldu, alay edenler de… Onlarsa bunlara prim vermediler. Buldukları çok güzel bir nimetti. Onlara prim verip onların gazıyla kendini yakanlar da olmadı değil. Bu konakta herkes ve her hal mevcuttu çünkü…

Dedik ya iki odaya sıkışıp kalanlar vardı, üç odaya dört odaya da… Sıkışıp kalanlar odalar arası kapıyı bulup açamayanlardı. Bulmak istemeyenler de dâhil… Odalar arasındaki o duvarı bir düğmeyle açıp koskoca bir salon elde edilebilirdi oysa… Bunu keşfedenler de az değildi hani! Hani onları kapıdan içeri buyur eden kılavuz var ya işte ondan öğrendiler bu sırrı ve tatbik ettiler. Rehbere teslim olunca odalar arasında bulunan duvarlar yok oldu… Kocaman bir salon ortaya çıktı… Ferah, günlük güneşlik… Balkonlarından uzanıp konağın içinden çıkan meyveleri topladılar. O rehberin kutlu nameleri eşliğinde mest oldular. Mis kokulu çiçekleri koklayıp, en lezzetli yemekleri tattılar… Nasibi olanlara da ikram ettiler büyük bir cömertlikle… 

İkram edilenlerden olmak ümidiyle inşallah…

Yazar: