Aile Babası Olarak Hz. Peygamber

 Doç. Dr. Erdinç AHATLI

(Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

 

Yüce Rabbimizin her durumda ve ortamda biz Müslümanlara hep en güzel model olarak sunduğu Sevgili Peygamberimiz, bir aile babası, bir aile dedesi olarak da ne mükemmel bir şahsiyettir! O (s.a.s) babasını dünya hayatında hiç görmemiş, babasının müşfik elleri saçlarını hiç okşamamış, babası tarafından elinden tutulup Mekke sokaklarında gezdirilme sevincini tatmamış bir babadır. Zira babası, Efendimiz daha ana rahminde iken vefat etmişti. Aklının tam ermeye başladığı altı yaşında annesini de kaybedince baba ve ana sayarak sığındığı dedesi Abdülmuttalib, henüz sekizini geçmemişken hayatından uçup gidivermişti. O (s.a.s), yirmi beş yaşındayken evlendiği vefakâr ve cefakâr ilk hanımı Hz. Hatice ile hayatını birleştirene kadar amcası Ebû Tâlib’i baba kabul etmişti.

Allah Rasûlü’nün, babasız kalmanın hasreti ve hüznüyle geçen çocukluğu, kendisi baba olduktan sonra evlat acılarına dönüştü.  Herhalde “Allah kimseye evlat acısı tattırmasın” sözü boşuna söylenmemiştir. Geriye kalan biricik kızı, ehl-i beytin anası Fâtımatü’z-Zehrâ (r.a.) dışında bütün çocukları (Kâsım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Abdullah ve İbrahim) hatta pek çok torunu kendisi hayatta iken vefat eden bir baba tasavvur edin. Böyle bir acıya kaç kişi tahammül edebilir ve yeryüzünde kaç kişi bu acıları tatmıştır, hiç düşündük mü? 

Evliliğinin dördüncü yılında 29 yaşındayken doğan ilk yavrusu Kasım, iki yaşını doldurmadan vefat ederek Rasul-i Ekrem’e ilk evlat acısını tattırdı ve bundan sonra O (s.a.s), hayatı boyunca aynı acıyı defalarca yaşadı. Öyle ki, ömrünün son yıllarında kendi vefatından iki yıl önce, hicretin sekizinci senesinde (m. 630) Rabbi ona bir erkek evlat daha nasip etmişti. Mısır Mukavkısı’nın gönderdiği bir cariye olan Mâriye’den, Peygamberimizin bir çocuğu olmuştu. Efendimiz bu çocuğuna belki de atası İbrahim Peygamber’in (a.s.) hatırasını yâd etmek üzere İbrahim ismini verdi. Doğumdan sonra “müminlerin annesi” payesini alan Mâriye, artık Hz. Peygamber’in şerefli eşleri arasında yerini aldı. İbrahim on altı veya on sekiz aylıkken hastalandı. Haberi alan Allah Rasulü, İbrahim’in sütannesi Ümmü Bürde’nin evine gitti. Son nefesini vermekte olan İbrahim’i kucağına aldı ve çocuğun cansız bedeni kollarında kalakaldı.

Erkek çocuğu olmadığı, daha doğrusu hayatta kalmadığı için müşrikler tarafından soyu kesik (ebter) diye insafsızca itham edilen ve karalanan Kâinatın Efendisi, Rabbinin lütfu, son goncasını da toprağın bağrına yerleştirdi. Ağladı, üzüntüsünü gizleyemedi. Buna rağmen Rabbinin hoşuna gitmeyen davranışlar sergilemedi. “Göz yaşarır, kalp üzülür, ama biz asla Rabbi gücendirecek sözler söylemeyiz.” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Şayet ölüm sâdık bir vaat, herkesin başına gelecek bir sonuç olmasaydı, sonraya kalan öncekileri izleyip ölmeseydi, ey İbrahim sana şimdikinden çok daha fazla üzülürdük. Ama yine de (seni kaybetmekten dolayı) cidden çok hüzünlüyüz.” (İbn Mâce, “Cenâiz”, 53.) Oysa o doğduğunda ne kadar çok sevinmiş, sağlıklı ve gürbüz büyümesi için özen göstermiş, ümmetin işlerinden arta kalan zamanlarında küçük yavrusuyla ilgilenmişti.

“Sabır ancak belanın/felaketin ilk gelip çattığı zaman gösterilene denir.” (Buhârî, “Cenâiz” 32; Müslim, “Cenâiz” 14, 15.) buyuran Efendiler Efendisi, her konuda olduğu gibi yine ümmetine söylediklerini harfiyen uygulayan bir örneklik sergilemiş ve Allah Teâlâ’dan gelene tam bir teslimiyet göstermişti. O’nun sınavı ümmetininkinden çok daha ağır olmuştu. Bundan dolayı uzun süreli bir sevinç ve sürur duyduğu neredeyse olmamıştır. İslâm’ın varlık-yokluk mücadelesi ve inkârcılarla ilk büyük kapışması olan Bedir Savaşı’ndan zaferle çıkan Hz. Peygamber’in bu mutluluğu da çok kısa sürmüş, Medine’ye döndüğünde giderken ağır hasta bıraktığı kızı Rukayye’nin vefat haberini almıştı. Daha sonra Müslümanların üçüncü halifesi olacak Osman b. Affân (r.a.) ile evlendirdiği gencecik kızı, yirmi iki yaşındayken hayatının baharında öbür âleme göçmüştü. Kızı Fâtıma ile beraber Rukayye’nin mezarına gidip gözyaşı döktü. Efendimiz için yazılan eserlerde O’nun (s.a.s) hakkında bazı nitelemeler yapılmıştır. Bunlar arasındaki “hüzün peygamber”i sıfatı, O’nun yaşadıklarını aksettirmesi açısından ne kadar da yerinde bir nitelemedir.

İlk hanımı Hz. Hatice’nin vefatından sonra Allah Rasûlü Sevde bt. Zem‘a (r.a.) ile evlendi. Böylece hayatta olan kızları üvey anne ile ilk defa karşılaşmış oldular. Üvey anneleri ile kendi çocukları arasında daha hassas ilişkiler kurmak durumunda olan Hz. Peygamber, zaman zaman meydana gelebilecek sıkıntılarda her iki tarafı da küstürmeden bir arada yaşatabilmek için azami gayret gösterdi. İşte, böyle durumda olan babalara uyacakları bir örnek; yüce Nebi Hz. Muhammed (s.a.s).

Miladî 622 yılında Medîne’ye hicret ederken Hz. Peygamber, hanımı Sevde (r.a.) ile kızları Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’yı geçici bir süre Mekke’de bırakmak zorunda kaldı. Yedi ay boyunca Medîne’de Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (Eyüb Sultan) evinde ikamet etti. Bu süre içinde sadece kızlarından ilk hicret eden Rukayye ile görüşebildi. Deyim yerindeyse yedi ay evli-bekâr yaşadı. İşte, çeşitli sebeplerle bir müddet ailesinden, çoluk çocuğundan ayrı kalmak durumunda olup sıcak ve huzurlu yuvasının hasretini çeken babalara bir örnek; yine peygamberler sultanı Hz. Muhammed (s.a.s).

Allah Rasûlü içinde yaşadığı toplumun hoş görmediği pek çok hususu hayatında tecrübe etti. İlk evliliğini kendisinden on beş yaş büyük Hz. Hatice ile yaptı ve onun evine yerleşti. İşte, evlendiğinde şartlar icabı hanesini kız tarafının evinde kurmak durumunda kalan ve belki de sırf bundan dolayı çevresindekilerce hor görülen, küçümsenen ve türlü türlü laf sokmalara maruz kalan aile babalarına bir örnek; yine kâinatın efendisi Hz. Muhammed (s.a.s).

Dadısı ve azadlısı Ümmü Eymen (Bereke), kocasından boşandıktan sonra sığınak olarak Hz. Peygamber’in evini bulmuştu. Allah Rasûlü, onu diğer bir azadlısı ve evlatlığı Zeyd’le evlendirmiş ve bu evlilikten Üsâme dünyaya gelmişti. İslâm’da hukuken evlatlık müessesesi kaldırılmış olmasına rağmen Zeyd ve ailesi, Rasul-i Ekrem’in hanesinin bir parçası gibi muamele görmeye devam etti. Hz. Peygamber, Üsâme’yi öz torunu gibi sevmiş ve asla diğer torunlarından ayırmamıştı. Hz. Fâtımâ’dan doğan ilk torunu Hasan’ı bir dizine Üsâme’yi diğerine alıp onları bağrına basar, aralarında bir ayırım gözetmezdi. Başkaları tiksinirken ağzı akan Üsâme’yi bizzat temizler, düşüp bir tarafı kanadığında bizzat yaralarını silerdi. Üsâme on beş yaşına geldiğinde Zeyd’i evlendirdiği gibi onu da evlendirip maddi yardımda bulundu. İşte, aralarında ister nesep bağı olsun ister olmasın, herhangi bir nedenle ailesi içinde kalmak durumunda bulunanlara nasıl muamele edileceğini gösteren örnek bir aile büyüğü; yine gönüller sultanı Hz. Muhammed (s.a.s). 

Çocuklar ve torunlar Efendimiz için birer “cennet kokusu”, “gözünün nuru”ydu. Hz. Hasan ve Hüseyin hakkında “O ikisi, öpüp kokladığım çiçeklerimdir.” buyurmuştu (Buhârî, “Fedâilü’l-ashâb”, 22). Çocukları âdeta sevgiye boğardı, onlarla şakalaşır, oyunlarına katılır, ağlayan ve üzülenlerin gönüllerini alırdı. Böylece geleneklerine ters geldiği için çocuklardan uzak duran ve evlat sevgisi nedir bilmeyen kalplerde şefkat, merhamet ve muhabbet çiçekleri açtırmıştı. Bütün bu sevgisine karşın, uygun olmayan davranışlar gördüğünde göz yummaz, yavrularına hakkı öğretir ve hatırlatırdı. Sözgelimi bir keresinde torunu Hasan’ın zekât olarak getirilmiş hurmalardan birini ağzına attığını görünce şöyle buyurdu “Cıs, cıs! At onu ağzından. Bilmez misin, biz zekât malı yemeyiz.” (Müslim, “Zekât”, 161).

Rasul-i Ekrem çocuklarını çok sevmesine rağmen onların maddi talepleri karşısında kesinlikle taviz vermeyen, elindekini dul, yetim, yoksul ve bakımını üstlendiği suffa ashabına ayıran bir aile babasıydı. Bundan dolayı ölesiye sevdiği kızı Hz. Fatıma’nın kendisinden hizmetçi talebini olumlu karşılamamıştı.

Bir devlet başkanı ve peygamber olan Allah Rasûlü, bütün bu ağır yüklerin ve sorumlulukların yanı sıra, geniş ailesinin reisi olarak onları ihmal etmemiş, her türlü dertleriyle ilgilenmiş, ne yapılması gerekiyorsa elinden geldiğince ama Rabbinin buyruklarını ve sade hayat sürme anlayışını terk etmeden yapmaya gayret etmişti.

Her türlü salât ve selam, hürmet ve tahiyyât ona (s.a.s) olsun. Hanelerimizin üzerinden bereketi eksik olmasın.