Zafer Bizim Olacak

Muhammed Yusuf Yazıcı

Bir zamanlar  yüksek bir binanın balkonu olan yükseltinin üzerinden gökyüzünü seyreden kumandan dürbününü yavaşça indirdi. Önünde uzanan göğün altında neredeyse tamamı yıkılmış ve hepsi terk edilmiş yüzlerce binaya bakarak kederle içini çekti. Çoğu içinde bulunduğu bina gibi moloz yığınına dönmüştü. Fakat belleri bükülmüş ihtiyarlara benzeseler de sağlam olanlar vardı. 

Dört yıldır devam eden bu acımasız savaşın bilançosu ortadaydı. Bir zamanlar ülkenin en büyüğü olan, geceleri ışıl ışıl parlayan o şehrin şimdi bir harabeden farksız olduğuna inanmak olanaksızdı. Burası doğup büyüdüğü yerdi. Çocukken, şimdi atılan bombalarla patlamış olan kaldırım taşlarının arasında koşturduğunu hatırlıyordu. Şehrin kuzeydoğu tarafında olan, avlusunda kardeşleriyle oynadığı ev herhalde harabeye dönmüştü.

Büyük bir ailesi vardı. Amcaları ve halaları ile birlikte yaşarlardı. Babası kentin seçkin insanlarından sayılan bir tüccardı. Annesi ise pek çok hayır işinde görev alan bir akademisyendi. Dördü erkek, üçü kız olmak üzere yedi kardeştiler. Eskiden yani savaş başlamadan önce kardeşleri ve kuzenleriyle birlikte lüks arabalarına binip şehirde gezer, eğlenirlerdi.

Ancak savaş her şeyini almıştı. Ailesi şehirden ayrılmış, güvenli olduklarını düşündükleri başka bir yere gitmişlerdi. Bundan memnundu. En azından onlar için endişelenmesi gerekmeyecekti. Giderken onun da gelmesi için babası çok dil dökmüştü. Annesi ise neredeyse yalvarmıştı. Onları bir daha göremeyeceğinden emindi. Buradan çıkış yoktu. Doğduğu şehirde ölmesi gerekecekse bunu yapmaktan çekinecek değildi. Kendini buna hazırlamıştı. 

Aylardır süren kuşatma artık nihayete eriyordu. Binlerce şehit vermişlerdi. Ve her gün daha fazlası aralarından ayrılıyordu. Düşmanları durmuyor, sürekli saldırıyordu. Yalnızca karadan değil. Eğer öyle olsa onları ezerlerdi, bundan emindi. Lakin gökyüzünden ölüm kusan savaş uçakları tüm direnişlerini kırıyordu. Attıkları binlerce bombayla harap olmuş şehir bunun kanıtıydı. Ve artık sadece karargâhlara değil apartmanlara, okullara da saldırıyorlardı. Daha sütten kesilmemiş bebekler, okula başlamamış çocuklar, yardım almadan ayağa kalkamayan ihtiyarlar ve savunmasız kadınların yüzlercesi hunharca katlediliyordu. Enkaz altından cansız bedenleri çıkartılırken gözleri adeta neden dercesine bakıyordu.

Yaptıklarından pişman değildi. İsyan etmiyordu. Eğer bir kere daha böyle bir savaş olsa yine giderdi. Fakat ölen masum insanlar yaptıklarının haklılığını sorgulamasına sebep oluyordu. Öldürülen binlerce insanın yakınları hiçbir şey söylemiyor, başlarına geleni kabulleniyorlardı. Ama öfkeden çakmak çakmak olmuş gözleri bunun sorumlusunun kim olduğunu bildiklerini anlatıyordu. Savaşa başladığı zamanki gibi bakmıyorlardı artık. O zamanlar her şey farklıydı. Bakışları, inançları, idealleri ve her ne varsa...

Tek istedikleri zulmün sona ermesi ve vatanlarında özgürce yaşamaktı. Başlarındaki diktatöre bu yüzden isyan etmişlerdi. Başlangıçta birkaç ay içerisinde zafer kazanacaklarından o kadar emindiler ki... Çatışmaları art arda kazanıyor, şehirleri ele geçiriyor, zafere doğru hızla ilerliyorlardı.  Hatta başkenti kuşatmak için hazırlıklara bile başlamışlardı. Tam her şey yolunda giderken bir şey olmuş ve ilk yenilgilerini almışlardı. Herkes büyük bir şaşkınlık yaşamış fakat çok da üstünde durulmamıştı. Ne de olsa hiçbir savaş kayıp vermeden kazanılamazdı.

Sonra bu yenilgiyi yeni mağlubiyetler takip etti. Öyle ki pek çok cepheden ricat haberleri geliyordu. Kimse zafere bu kadar yaklaşmışken yenilmeye başlamalarının sebebini anlamıyordu. Düşmanın yeni bir silah bulduğu ve bu silahla saldırdığına  dair dedikodular türemişti.  

Ne var ki bozgunun sebebi düşmanın icat ettiği yeni silahlar değildi. Başlangıçta nasıl bir kılıcı idare eden bir çift el varsa onların da bir liderleri, gerçek bir önderleri vardı. Ancak zaman geçtikçe ve zaferler kazanıldıkça, bazıları kibirlenmiş ve kendilerini lider olarak görmeye başlamışlardı. Adalet için başlatılan savaş amacından sapmış, kişisel çıkarlar için sürdürülen bir çekişmeye dönüşmüştü.  Sonuçta ilk bölünmeler yaşanmış, kendi aralarında çatışmaya başlamışlardı. Bir çift el tarafından kullanılarak düşmana savrulan o muhteşem kılıç kırılmış, yerini düzinelerce hançer almıştı. Düşmanla vuruştukları kadar, birbirlerine de salladıkları sayısız hançerler.

Ama en kötüsü bu değildi. Yalnızca adalet için başlattıkları bu haklı savaşı fırsat bilen akbabalar ülkenin üzerine çullanmış, her biri bir ucundan kopararak semirmeye başlamışlardı. Vatan bir pasta gibi bölünmüş, pastanın en kremalı kısmını yemek için vahşi bir yarış başlamıştı.

Gözyaşlarının kararmış yüzünden bir yol açarak döküldüğünü fark etti. Uzun, dağınık ve yağlı sakalının arasından kayarak altındaki tuğlaların üzerine düştüler. Savaştan önce her gün yıkadığı, düzensiz tek bir kıl kalmayıncaya kadar fırçalayıp parlattığı sakalı batılıların sürdürdüğü kara propagandadaki kaba sakallı, vahşi, katil, tecavüzcü tiplere dönmüştü.  "Allah şahit ki, ben ne katilim, ne tecavüzcüyüm, ne de barbarım" diye geçirdi içinden. Duyguları kabarmış, bir çağlayan gibi taşmak, kayalara çarparak etrafı yıkmak istiyordu. Gözlerine hücum eden yaşları güçlükle tutuyor, kendini yere atıp vücudunu paralayarak ağlamamak için gerçek bir çaba sarf ediyordu. Böyle olmaması gerekirdi. Tek istediği adalet ve barıştı. Bunun için savaşmış, mücadele etmişti. Ama şimdi ülkesinde o ikisi dışında her şey vardı. Dağılmışlardı. Kum taneleri gibi rüzgârla savrulmuş, yitip gitmişlerdi.

“Neden?” dedi zayıf sesiyle. “Neden kaybeden, mağlup olan biz olduk. Tek isteğim torunlarıma güzel bir gelecek bırakmaktı. Hür olarak yaşayabilecekleri bir gelecek... Bizim yaşayamadığımızı onların yaşamasını istedim. Ama artık ne bir soyum var, ne de bir ailem. Halkım için savaşırken sahip olduklarımı yitirdim.” Gözyaşlarını serbest bırakmış, onu duyabilecek onlarca kişiyi umursamadan bağırmaya başlamıştı. “Ben bunu hak etmedim.”

“Kim hak etti ki?” dedi nerden geldiği belirsiz ama oldukça kuvvetli bir ses. Tüm zihni o sesle doldu. “Binlerce yıldır devam eden bu savaşta ölen yüz binlerce kişinin hangisi hak etti? Hangisi kaybettiğini görmeyi, ülkesinin parçalandığını görmeyi hak etti? Hangisi, sevdikleri gözleri önünde katledilirken çaresizce seyretmek zorunda kalmayı hak etti?” Bu ses sanki zihnini yakıyor, tüm duygularını yok etmeye çalışıyordu. Dizlerinin üzerine istemsizce çöktü. Kuru bir “Hiçbiri” sözü çıktı ağzından.

 “Senin onlardan farkın ne peki? Zengin bir aileye mensup olman mı? Onların arasında senden kat kat zengin olanlar, çok daha soylu olanlar vardı. Nasıl olur da onlar bu kutlu dava için canlarını vermekten çekinmezken sen isyan edip kaderini sorgularsın?” Artık gözyaşlarını tutamıyordu. “Biz kaybettik” diyebildi hıçkırıklarının arasından. “Her şey bitti.”

“Henüz değil. Hiç düşündün mü, neden binlerce arkadaşın düşmüşken sen hayatta kaldın? Neden sana bir şans daha verildi, neden?” Hıçkırıklar zihnindeki sesle beraber kesildi. Elleriyle tuğla zeminden güç alarak kalktı. Sağ elini yumruk yaparak havaya kaldırdı. “Bize bir fırsat daha verildi ki yanlışımızı düzeltebilelim.” Sesi boş sokaklarda yankılanarak kayboldu. Ancak kendisini canlı cansız her şeyin ve herkesin duyduğuna yemin edebilirdi. “Kaybettik. Doğru. Ama eğer bir şansımız daha varsa bunu kullanmak zorunda değil miyiz? Bölündük. Kendi içimizde savaştık. Peki, bu kadar yetmedi mi? Kör gözlerimizin açılması için daha kaç kişinin kurban olması gerekecek. Ne için yaşıyoruz? Ona, en büyüğe hizmet etmek için değil mi? Yeniden deneyeceğiz. Bir daha, sonra bir daha ve yine bir daha... Her birimiz şehit oluncaya, O'nun huzuruna varıncaya kadar bu savaş bitmeyecek.”

Uzaktan karasinekler gibi yaklaşan uçakları gördü. Dudaklarında donuk bir tebessüm belirdi. “Sonunda zafer bizim olacak. İşte o zaman kokuşmuş, karanlık Batı İmparatorluğunun yerini adil ve hür İslam Medeniyeti alacak.” Çığlığı yayılarak kayboldu ve az sonra başlayacak fırtınanın öncesinde derin bir sükût oluşturdu.