Mâûn Sûresi’ne Dair

Kimlik Tespiti

Mekke döneminin ilk yıllarında nazil olan Mâûn Suresi, din anlayışımızı inşa eder; sadece istemek üzerine kurulan, vermeye engel olan bir ibadet anlayışını reddeder. Fıtratı bozulmamış herkesin kabul edebileceği kötülükler örnek olarak verilir ve “İnsan, dini kendi tekeline aldığında durumun nerelere varacağını varın siz düşünün.” ihtarında bulunur.

Sure bir kimlik tespiti yapıyor. Eşyayı, onu verene karşı şükür aracı olarak kullananla isteklerinin tatmin aracı olarak göreni fark edebileceğimiz bir ölçü ortaya koyuyor.

Tekzibe Karşılık Tasdik

“Dini yalanlayanı gördün mü?” (Mâûn 107/1) “Duydun mu” değil de “gördün mü” ifadesinin kullanılması, dini yalanlamanın fikri düzeyde kalmayıp amel olarak da kendini gösterdiğine işaret etmek için olsa gerek. Zira din, insanın düşünce ve davranışlarına yön veren bir vakıadır. Bir mü’min olarak sureden payımıza düşen, belirtilen özelliklerin aksine bir ahlaka sahip olmaya çalışmak olmalıdır: Kâfirlerin tekzibine karşılık tasdik.

İlk ayetteki soru kalıbı, cevap almak için kullanılmamış. “Ne demeli ona, tasavvur edebilir misin ne hâldedir o!” kabilinden, bahsi geçecek olanın ne kadar hayret verici bir durumda olduğuna dikkat çekmek için kullanılmış.

“Deyn” (borç) ile aynı kökten olan “din” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de çeşitli anlamlarda kullanılmıştır: İlahî ilkeler bütünü (Tevbe 9/33), karşılık (Nur 24/25), hesap günü (Fatiha 1/4),  tevhid (Zümer 39/2), kanun/hüküm (Yusuf 12/76), millet/ şeriat (Âl-i İmran 3/95), fıtrat (Rûm 30/30). Allah’ın isimlerinden olan “ed-Deyyân” ise “hesaba çeken, hiçbir ameli karşılıksız bırakmayan” manasına gelmektedir.

Hesap gününü, Allah’ın otoritesini, şeriatı, fıtratı yok sayanı gördün mü? Allah’ın “ed-Deyyân” ismiyle tüm yaptıklarının karşılığını vereceği şuurundan uzak yaşayana, hayatı bu dünyadan ibaret sayana, Allah’a olan borcunu inkâr edene bir baksana!

yetim çocukArşı Titreten Hüzün 

 “İşte o yetimi itip kakar.” (Mâûn 107/2) Dini yalanlayanın ilk özelliği olarak Allah’ı, Peygamberi’ni, Kitabı’nı inkâr gibi bir özellik beklerken yetime yapılan muameleyi görünce şaşırıyor insan. Demek ki ilk sıraya konulacak kadar önemliymiş yetim, dedirtiyor. Ona karşı muamelemiz, bir inanç problemi olarak karşımıza çıkıyor.

Yetim sadece anne-baba yokluğuna indirgenmemeli. Yetimlik, güzel olan her türlü şeyden yoksunluktur: Ahlak, sevgi, şefkat, sağlık, mal-mülk, güç, hakikat, ilim, iman yetimliği… Hangi anlamda olursa olsun kendinden zayıf olana Firavun kesilmek tam bir zulümdür: Güçlü devletlerin zayıfı, devlet başkanının halkını, işverenin işçisini, nüfuz sahibi olanın olmayanı, zenginin fakiri, kamu çalışanının hizmet götürdüğü halkı, anne-babanın çocuğunu, gelinin kayınvalidesini, kayınvalidenin gelinini ezmesi gibi.

Onun hakkını gözetmediği gibi tahammül edemez etrafında görmeye, itip kakarak ona zulmeder. Hâlbuki yetimlerin sahibi Allah’tır ve onlar ümmete emanettir. Yetimi itip kakan, Allah’a olan bu borcunu yok saymıştır. Toplum için en büyük imtihanlardan birisidir o. Bu sorumluluk yerine getirilmediğinde çöküş başlar. “Yetim ağlarsa arş sallanır.”

“Yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmuşlardır.” (Nisa 4/10)

Yetim, Kişiyi Cennete Taşır 

Koruyup gözetilirse en büyük nimetlerden biridir yetim. Kişiyi cennete taşır, sarp yokuşu çıkmak için ödenen bedellerdendir o:

“Bilir misin o sarp yokuşu? Bir köle azad etmektir. Açlık gününde doyurmaktır yakınındaki bir yetimi…” (Beled 90/12-15)

“Bir kimse, sevgi ve merhametle yetimin başını okşarsa eli üstünde gezdiği her tüy için Allah Teâlâ iyilik yazar. Her tüy için bir kötülük siler, derecesini artırır.”[1]

Kişinin yetimle olan ilişkisi, ahlakının/imanının göstergesidir. Arkası olana herkes iyi davranır. Kişinin, sahibi olmayan karşısındaki tavrı, Allah’a ve ahirete ne kadar inandığını gösterecektir.

Miskinin Hakkını Gasp etmek

“Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.” (Mâûn 107/3) “Miskin”i, en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayanı, açlıktan karnı midesine yapışmış olduğu hâlde söyleyemeyeni görmezden geldiği gibi kendi cimriliğinin ortaya çıkmaması için başkası da yardım etsin istemez. Mâûn Suresi 2. ve 3. ayetlerle aynı ifadelerin yer aldığı Fecr Suresi’nde bu kişilerin cehenneme atılacağı bildirilir.[2]

“İt’âmu’l-miskin” (yoksulları doyurmak) daha açık bir ifade olacakken “taâmu’l-miskin” (yoksulun yemeği) denilmesi nüktelidir. Verilen taâmın (yemeğin) yoksulun mülküymüş gibi dinen hakkı olduğuna işaret eder ki:“Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardır.” (Zâriyat 51/19) ayetinin manasıdır.[3] Yani o rızık, zaten miskinin hakkı. Onun hakkını vermemek suretiyle gasp eder.

Yoksulun neye açlığı varsa, size hangi rızık verildiyse onu paylaşmak. Ancak her şeye dört dörtlük sahip olamazsınız. Sizde olmayan bir hususu da, başkalarını teşvik ederek, toplumu organize ederek o gediği kapamak. İman etmişseniz topluma karşı bu sorumluluğunuzu yerine getirmeniz gerekir. Kur’an-ı Kerim, bize “Allah versin” düşüncesinin küfür ehline ait olduğunu haber veriyor: “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarf ediniz, denildiğinde kâfirler müminlere dediler ki: Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.” (Yâsîn 36/47)

Yardım Kurumları Kurmak

Ayet-i kerime yardım etmemeyi değil bu konuda önayak olmamayı kınıyor. Günümüzde bu ayetin uygulama alanlarından birisi yardım kurumları oluşturarak yardımların, ihtiyaç sahiplerine götürülmesidir.

“Ey dini yalanlayanlar, sosyal hayata dair hiçbir çözüm sunamıyorsunuz. Ahireti kaybettiğiniz gibi dünyayı da imar edemiyorsunuz. Yoksulluğun ve yetimliğin artmasında en büyük etken de sizlersiniz. Serveti tekelinize alıp şerefiyle, namusuyla çalışanın bir yerlere gelmesine engel oluyor sisteminiz.”

Rabbim yetime sahip çıkmak, yoksulu doyurmak konusunda bizleri öncü olanlardan eylesin!

Veyl Olsun Dinden Nemalanmaya Çalışanlara!

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” (Mâûn 107/4) Ayetin sonraki cümleyi öncekine bağlayan “fe” edatıyla başlaması, surenin bir bütün hâlinde dini yalanlayanların özelliklerini sıraladığını gösterir. Dolayısıyla ilk ayetlerin Mekkî son dört ayetin Medenî olduğunu söyleyenlere katılamıyoruz. Zira sure bir bütünlük arz etmekte. İlk bölümde insanlara karşı, bu bölümde ise Allah’a karşı sorumluluğunu yerine getirmeyenler kınanmış.

 “Musallîn”e sadece namaz kılanlar anlamı vermek, ayeti daraltır. “Destek olmak, dik durmak, yönelmek” anlamına gelen salat, namaz anlamında kullanılmak istendiğinde çoğunlukla  “ikame” ile birlikte gelir. Burada daha genel, ibadet anlamında din kavramının bütünü için kullanıldığını söyleyebiliriz. Zira Mekke’de müşrikler, dinlerini Hz. İbrahim’e nispet ederek namaz, hac, kurban gibi ibadetleri ifa ettiklerini iddia ediyorlardı. Kur’an-ı Kerim ise onların maskelerini şöyle düşürüyor: “Onların Kâbe’deki ibadetleri (salâtları) sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibaretti. O hâlde inkârınızdan dolayı tadın şimdi azabı!” (Enfal 8/35)

Vay hâline “Dostlar alışverişte görsün.” kabilinden ibadetler yapanlara, ibadetle dalga geçenlere! Cehennemin kan ve irin akan “veyl” deresini boylasın onlar! Dini insanların temiz duygularını sömürmek için kullananlara, dinden nemalanmaya çalışanlara, namaz kılıp yetimi itip kakanlara yazıklar olsun!

Otomatiğe Bağlanmış Namazlar

“Onlar namazlarından gafildirler.” (Mâûn 107/5) İbn Abbas (r.a) diyor ki: “Eğer “fî salâtihim” (namazda) denilseydi, ayet mü’minler hakkında çok korkutucu bir tehdit ifade ederdi.”[4] Namazda insan zaman zaman başka düşüncelere dalıp gaflete düşebiliyor. Bu itikadî bir mesele değildir. Namazdan gafil olmak ise salâtın, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan o dönüştürücü özelliğinden gafil olmak; ibadeti âdet hâline getirerek otomatik bir davranışa dönüştürmek; niçin/kim için kıldığı bilincinden uzak bir şekilde kılmak.

Kur’an-ı Kerim’de namazın çoğunlukla zekâtla zikredilmesi, sadece bireysel olduğu düşünülen ibadetin içtimaî yönüne; sabırla zikredilmesi de davranışlara yön veren ahlakî yönüne işaret eder. Müşrik oldukları hâlde Hz. Şuayb’ın kavmi bunun farkına varmışlar: “Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını bir yana bırakmamızı, mallarımızı istediğimiz gibi kullanmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Bunu senden beklemezdik. Çünkü sen çok yumuşak huylu aklı başında bir adamsın, dediler.” (Hûd 11/87)

Ezan okunmadan abdestini alıp bekleyen, vakit girdiğinde namazını hemen kılan dedelerimiz mi “Vaktin çıkmasına daha şu kadar var.” diye rahat bir şekilde işine devam eden bizler mi daha ciddiye alıyoruz namazı? Dört gözle yolu gözlenen bir misafir mi yoksa haber verildiği hâlde geldiğinde evde kimseyi bulamayan bir misafir mi kendini daha kıymetli hisseder?

Rasûlullah (s.a.s) bu durumda olan kişiyi şöyle tasvir eder: “Asr vaktinde oturarak güneşin batışını seyreder. Güneş şeytanın iki boynuzu arasına girene kadar seyretmeyi sürdürür. Bu vakitten sonra kalkar, horozun yerden yem toplaması gibi dört defa eğilir kalkar. Allah’ı da çok az zikreder.”[5]

Mükâfatı İnsanlardan Bekleyenler

“Onlar yaptıklarını gösteriş için yaparlar.” (Mâûn 107/6) Bu din şekil dini değildir. Samimiyet ister. Amellerimizden önce niyetlerimize bakar. Dini dünyalık bir menfaat elde etmek için kullananlar, veyl olsun size! Bu hataya ancak ahirete inanmayan düşebilir. Onun için yaptığının karşılığını dünyada almak ister. İnsanların takdiri Allah’ın takdirinin üzerindedir onun için. Böylece amellerini boşa çıkarır.[6]  

“İkiyüzlüler güya Allah’ı aldatıyorlar. Oysaki Allah onların bu tavırlarının cezasını verecektir. Onlar namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatırlarlar.” (Nisa 4/142)

“Mâûna bile mâni olurlar.” (Mâûn 107/7) “Mâûn”un ne olduğuyla ilgili farklı rivayetler vardır: “günlük hayatta kullanılan eşya”, “iyilikte bulunmak”, “insanın yararına olan her şey”, “hayır” “en üstü zekât en aşağısı da ödünç olarak verilen elek, kova, iğne”…

Dini yalanlayanlar öyle bir ahlaka sahipler ki çok basit şeyleri vermedikleri, küçücük bir yardımda bulunmadıkları gibi başkalarına da engel olurlar. Kalem Suresi’nde hakkı yalanlayanların özellikleri sayılırken 12. ayette bu hususa dikkatleri çeker: “Hayra engel olur.”  Menfaat merkezli bir hayat sürerler. İşlerine gelmezse parmaklarını bile oynatmazlar.

Küfür Ehlinin Hegemonyasını Alaşağı Etmek İçin

Sure; toplumsal ve bireysel hayatın her alanında ölçüyü Allah’tan almak gerektiğini, dinin eksiksiz mükemmel bir sistem ortaya koyduğunu, ibadetlerin hayattan kopuk olamayacağını gösterir. İman bir kalpte var ise sahibini harekete geçirir ve salih amel olarak kendini gösterir.  

Müslüman’ın hem namaz kılıp hem de bir kapitalist kadar mala düşkün olması; dünyada açlıktan kıvranan milyonları görmezden gelip mükellef sofralarda tıka basa karnını doyurup Ashab-ı Kiram’ın kanaat sahibi olduğundan söz etmesi düşünülemez bile. Müslümanlar bihakkın dinlerini yaşamış olsalardı, bireyselliği aşarak toplumsal/kamusal alanda da söz sahibi olurlar ve küfür ehlinin hegemonyasını alaşağı ederlerdi.

23. Sayı – Eylül/Ekim 2013

 

 


 


[1]Ahmed b. Hanbel, Müsned, V,250.

[2]bk. Fecr 89/17-18.

[3] Elmalılı Hamdi Yazır,

[4] Câmi li Ahkami’l-Kur’an, 20/212.

[5] Tirmizi, 301/1.

[6] bk. Bakara 2/264.

Yazar: