İki Dünyanın Eşiğinde – I


Bundan sekiz asır öncesi…

XIII. yüzyıl…

Ortadoğu…

Zamanın, mekânın ve insanların birbirine girdiği bir hercümerç… Kuzeyden gelen bir kavim, adeta çekirge sürüsü gibi Ortadoğu’daki bütün İslam ülkelerini istila ediyor…

Ne önlerinde durabilen yiğitler var, nede onların vahşetlerinde bir sınır… İnsan cesetlerinden tepeler, kafataslarından şarap kadehleri yapılıyor. O günkü Müslümanlar onlara Yecüc-Mecüc ismini layık görmüşler, tarihin verdiği isimse: MOĞOLLAR…. CENGİZ’İN ÇOCUKLARI…

Sadece Mısır’daki Memlûk Sultanlığı yetersiz bir-iki zafer kazanabilmiş karşılarında…

Malazgirt’in dâhi sultanı Alparslan’dan kalan torunların yani Anadolu Selçuklu Devleti’nin bile boynu bükük karşılarında…

Sonraki zamanların büyük tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, bu akıl almaz manzaranın izahını yaparken, 13. Yüzyıl diyor, Müslümanların itikâdi anlamda en çok bozuldukları, sapık mezheplerin en çok türediği zaman ve Allah Moğolları o günkü Müslümanların başına bir ceza, günahlarına bir kefaret olarak gönderdi.

İşte bu yüzden o yüzyıllarda Sultan Alparslan’ın söylediği “Biz temiz Müslümanlarız; bidat nedir bilmeyiz. Onun için Allah (c.c) halis Türkleri aziz kıldı.” Cümlesi daha bir anlamlı hale geliyor.

Tam iki yüz yıl sonra Alparslan’ın bu kanaati bir başka Türk topluluğu için tecelli edecek… . 13. yy.’ın bozulmuş inançları arasında zihnini ve kalbini temiz tutabilmeyi başarabilmiş bu topluluk külli irade tarafından ne kadar ulvi bir amaç için yerinden kaldırılıp ötelere, ötelerinde ötesine götürüldüğünü bilmeden yolculuğa başlayacaktı.

Öyle bir yolculuk ki, tarihte hiçbir sefer onun kadar uzun sürmedi, onun kadar ötelere gitmedi.

Tam 3500 kilometre yolu yaklaşık yüzyılda tamamladılar. Yürüdüler, durdular, oturdular, tekrar geri döndüler, kırıldılar, döküldüler ve GELDİLER.

KAYI’LAR SÖĞÜT’E GELDİLER…

Getirildikleri yer tamda iki dünyanın eşiğiydi.

Doğunun ve batının arasında,

Hıristiyanların dünyası ile Müslümanların dünyası arasında bir eşik, bir kapı

Asırlarca zalimlerin zulmü o kapıya çarptı ve orada eridi…

Arkalarındaki dünyayı önlerindeki dünyaya ezdirmediler…

İşte o kapının ve eşiğinin hikâyesi 1000 yıl önce başladı.

Mâhân’da…

HORASAN’DAN İSTANBUL’A

Horasan…

Horasan’da Merv…

Merv’de Mâhan…

Horasan… Erenler diyarı…

Horasan Anadolu’yu kılıçla fethedenlerin gelişlerinden çoook önce, Anadolu’daki gönülleri fethedenlerin yetiştirildikleri yer…. Hazar denizinin güney ucunun doğusuna düşer… Merv’de onun doğusuna…. Mâhân’da Merv’e düşer.

Merv: Sultan Alparslan’ın çocuk gülüşlerinin düştüğü toprak……

Merv: Selçukluların devlet sevdalarının başladığı yer…

Garip ki Kayıların devlet yolculuğu da oradan başlayacak.

Merv’deki küçük bir kasaba: Mâhân

Oraya ne zaman geldiler kimse bilmiyor.

Ama oradan neden gittikleri malum: CENGİZ’İN ÇOCUKLARI…

Bütün Ortadoğu’yu saran Moğol istilası onlarında kapılarına dayandığı vakit, oturdular konuştular. Önlerinde iki seçenek vardı: Ya diğer Müslümanların çoğunluğunun yaptığı gibi Moğollara tabi olmayı ve zillet içinde yaşamayı kabul edecekler ya da tıpkı o GÜL YÜZLÜNÜN yaptığı gibi  yurtlarını terk edip, yeni yurtlar arayacaklardı. Kalıp onlara karşı direnmek yok olup gitmenin bir diğer adı olurdu. Zira Moğol sürüleri karşısında küçücük bir aşiretin hükmü neydi ki?

İşte bu yüzden bir süre için, vatansız özgür muhacirler oldular. Moğolların olmadığı topraklara ilerlediler. Batıya daha batıya hep batıya doğru gittiler. Zağros dağlarını geçip Anadolu’ya geldiklerinde Ahlat’da durdular. O kadar yorulmuşlardı ki, kimi tarihçiler onların Van gölü civarındaki bu şirin topraklarda 170 yıl kadar kaldıklarını bile söylediler. Ama yine yola çıkmak gerekti. Bu kez sebep, kimilerine göre sürüleri için yeterli ve uygun otlaklar bulmak, kimilerine göre de Ahlat’a doğru Moğolların hızla ilerlemesiydi. Sebep ne olursa olsun, ilahi irade onları yine yola çıkardı. Bu kez güneye indiler. Halep’e doğru. Başlarında Ertuğrul Gazinin babası, belki de dedesi vardı. Çünkü şimdi tarihi yazanlar onun babası konusunda bir türlü anlaşamadılar. Kimi Süleyman Şah dedi, Kimi Gündüzalp.

Halep’e gitmek için Fırat’ı geçerken, Kayıların başındaki aşiret reisi bir uçurum yerinde atının yağının sürçmesi sonucu Fırat’a düşer ve boğulur. Olay Suriye’de ,bu günkü  Caber kalesi civarında cereyan ettiği için sudan çıkarılan ceset  bu  günkü  kaleye  gömülür. Bir eski Türk ananesine göre atı da yakınında bir yere mi gömüldü bilinmez, bu gün hâlâ o civarda oturan Türkmenler atları hastalandığı zaman o mezarın başına getirip etrafında döndürürler. Çünkü bu şekilde atlarının iyileştiğine inanırlar.

Bu üzücü olaydan sonra Halep’e gitmekten vazgeçen Kayılar bu kez yukarı, kuzeye çıkarlar Erzurum’a gelirler. İşte Erzurum onlar için bir dönüm noktası olur. Çünkü o sırada başlarında bulunan Gündüzalp’te (-ki Ertuğrul gazinin Babasıdır.) orada vefat eder. Geriye dört oğul bırakır: Gündoğdu, Sungur Tegin, Ertuğrul ve Dündar. İlk iki oğlu çıktıkları bu  uzun, sonu belli olmayan maceradan yorgun düşmüşlerdir. Dönelim derler, ata dede yurduna geri dönelim. Ama Ertuğrul ve Dündar bu fikri kabul etmezler. İşte yenilgi ve yılgınlığı kabul etmeyen Ertuğrul’un genleridir Osmanlıyı 600 yıl boyunca yaşamaktan yormayan. Nihayet büyük kardeşler yola, geri dönüş yoluna koyuldular. Önce Ahlât’a geldiler. Ama ondan sonra ne oldular, nereye gittiler, Mahan’a vardılar mı? Hiç kimse bilmedi. Geçmişin tozlu yollarında kaybolup gittiler.

Yazar: