Hiç Bilmeyenlerle Yanlış Bilenler Bir Olur mu?

Bakmak ve Görmek

Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın bir halde gezindikten sonra, yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

“Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.” demiş.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra “Ben de buraya ilk defa geliyorum. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.” demiş.     

Adam, çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk: “Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz?” diye gülümsemiş. “Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.” “İyi ama…” demiş adam, “bunların parktan değil de, tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?” “Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez.” diye atılmış çocuk. “Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu alacaksınız.”

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yapmış; sonra teşekkür ederken fark etmiş çocuğun gözlerinin görmediğini. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın gözlerini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini, ondan saklamaya çalışırken:

“Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim.” demiş ve eklemiş: “Görmeyi o kadar çok özledim ki… Sizinkiler sağlam değil mi?” Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken, “Artık emin değilim.” demiş. “Emin olduğum tek şey, senin benden daha iyi gördüğün.”

Ümmî Resûl

Görmek, (aslında gördüğünü zannetmek) çoğu zaman dikkat dağınıklığına sebep olabilir. Asıl görülmesi, fark edilmesi gerekeni fark edemez olur insan. Gösterilene takılır, onunla meşgul olur. Âdeta âmâdır hakikate. Ve daha feci olanı ise hakikati o zannetmesi. Ehl-i kitap gibi… Onların, ellerindekini doğruya ulaştıran bir kitap olarak görmeleri felaketleri olmuş. Ne parmağa ne de parmağın gösterdiğine bakmak onları kurtaramamış. Artık selamet bulmaları, doğru yolu gösteren başka bir parmak ile mümkün:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Elçi’ye, o Ümmî Peygamber‘e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını indirir; üzerlerindeki zincirleri kırar. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Araf 7/157)

“Ümmî” sözlükte “emm” kökünden gelir. Mastarı, “ana olmak, önde olmak, yönelmek, arzulamak, istemek, kastetmek” demektir. Bu mastardan türeyen kelimelere bakacak olursak: Umuma ait kılma, millileştirme, kamulaştırma (te’mim); uymak, tâbi olmak (te’mum); beyin (ümmu’r-re’s); Hz. Havva (ümmu’l-beşer); Mekke Şehri (Ümmu’l-Kurâ); Fatiha Sûresi (Ümmu’l-Kur’an); samanyolu (ümmu’n-nucum); ön, ön taraf (emâm); millet, topluluk (ümmet); annelik, analık (umume); anaerkil sistem (nizâmu’l-umume); Birleşmiş Milletler (Ümemu’l-muttehide); anasından doğduğu gibi kalan (ümmî) kelimeleri bu kökten türetilmiştir.

Allah Teâlâ, Hz. Muhammed’in ümmî oluşunu -âyetlerdeki ifade tarzından anladığımız kadarıyla- olumsuz bir özellik olarak zikretmez. [1]  Bu konuda üç farklı görüş ileri sürülmüştür:

a) Ümm (anne) kelimesine nispetle “annesinden doğduğu gibi” (okuma yazma bilmeyen) anlamında;

b) Ümmü’l-Kurâ (Mekke) ismine nispetle “Mekkeli” anlamında;

c) Ümmet (millet) kelimesine nispetle “Arap milletinden” (çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir topluma mensup) anlamında.[2]

Ümmî kelimesine, okuma yazma bilmeyen anlamını verenlerin delili: “(Ey Resûlüm!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.” (Ankebut 29/48) Hz. Peygamber, eğer okuma yazma bilseydi Kureyşliler, O’nun eski kitapları okuyarak Kur’ân-ı Kerim’i yazdığı yönünde şüphelenirlerdi. Hudeybiye Anlaşması’nı yazarken besmeleyi ve “Muhammedün Resûlullah” ifadesini silmeye Hz. Ali’nin eli varmayınca Allah Resûlü’nün: “Silinecek yeri bana gösterin de sileyim.” şeklinde buyurması da yine O’nun okuma yazma bilmemesine delil olarak sunulur.

Ümmî kelimesinin, Hıristiyan ve Yahudilerin kutsal kitaplarından herhangi bir eğitim almamış Mekkelileri ve Arap milletini ifade ettiği görüşünde olanlar, Bakara 2/78 âyetini delil olarak sunarlar:[3] “İçlerinden ümmîler de vardır ki Kitab’ı okumamışlardır.”  Ayrıca iddialarını desteklemek için şu görüşleri de beyan ederler:

“Eğer ‘ümmî’ okuma yazma bilmeyen anlamında ise Ehl-i kitap arasında okuryazar olmayanlar bulunuyordu. Araplar arasında da okuma yazma bilenler mevcuttu. Resûlullah’ın ilk vahyi aldığı sıradaki Cebrail’in “Oku!” emrini, yazılı metni okumak şeklinde değerlendirmemek gerekir. Öyle olsaydı “oku” emrine muhatap olan Resûl’ün, bu emri alır almaz hemen okuma yazma öğrenmesi gerekirdi. Ayrıca ilmi bu kadar önceleyen bir dinin peygamberinin okuma yazma bilmemesi düşünülemez.

Araf 7/157.  âyette aslında Hz. Peygamber’in Mekkeli, kendi içlerinden, yabancı olmayan biri olduğu ve O’na güvenmeleri gerektiği vurgulanmak istenmiştir. Tıpkı Tevbe 9/128 âyetinde olduğu gibi: “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir.” Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de de geçtiği üzere Mekke’nin isimlerinden biri “Ümmü’l-Kurâ”dır. Yani, yerleşim yerlerinin ilki, anası: “Bu da Bizim, Ümmü’l-Kurâ’yı (Anakent’i) ve çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz, kendinden öncekini doğrulayıcı mübarek bir kitaptır.” (En’âm 6/92) Dolayısıyla bu kelimenin kısaltılmış halidir “ümmî” kelimesi.

Diğer yandan Ehl-i kitabın, Mekkeli Araplara “ümmî” dediği rivayetlerde mevcuttur.”

Aslına bakarsak bu fikir ayrılığının kaynağı müsteşriklerdir. Çünkü Tevrat ve İncil’de gelecek olan son peygamberin vasfı “ümmî”dir. Müsteşrikler ise Hz. Muhammed’in okuma yazma bildiğini söyleyerek hem beklenen peygamberin O olmadığını ispatlamaya hem de Vahy’in kaynağı konusunda zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar. Hz. Peygamber’in, daha küçük yaşta amcası ile Suriye’ye yaptığı seyahat esnasında karşılaştığı Rahip Bahira’dan öğrendiklerini, vahiy diye insanlara ilettiğini iddia ediyorlar. Müsteşriklerin bu kadar çok gayret sarf etmeleri, hatta sadece bu mevzuyu konu edinen kitaplar yazmaları İslâm Peygamberi’nin ne kadar kültürlü olduğunu ispatlamak için olmasa gerek.

Hz. Peygamberin ilerleyen zaman içerisinde doğal olarak okuma yazma öğrenmiş olması imkânsız değildir. Ancak bu düşünce O’nun vahyin başlangıcında okuma yazma bilmediği gerçeğini değiştirmez.

Müslümanlar bu konuda basiret göstermeli ve farklı görüş sahibi olan din kardeşlerini zındıklıkla suçlayacak kadar müsteşriklerin hain tuzağına düşmemelidirler.

Hurafelerden Arınmış Bir Din

Aslında “ümmî” kavramını, âyetin devamı açıklıyor: “…O Resûl ki onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını indirir; üzerlerindeki zincirleri kırar.” (Araf 7/157)  Yani O, dini tekeline almış olan rahiplerin ve hahamların elinden kurtararak zincirleri kırar. Hurafelerden, bidatlerden arınmış bir din sunar. Eski köye yeni âdet getirir. Çünkü o “ümmî” bir peygamberdir. Başka şeyleri okuyarak kirlenmemiş bir peygamber. Bu yüzden oltadaki yeme takılmadan, zamanın öğretisine ve sunulan değerlere aldanmadan ilâhî olana kolaylıkla dönebilmiştir.

Ümmîlik, İslâm’ın evrensel olabilmesinin asgari şartıdır. Yani dini yaşayabilmek için sade/vasat bir insan olmak yeterlidir.  Bu anlayış Hıristiyanlara, Yahudilere ve dahi müşriklere atılmış ne yaman bir silledir! Kitleleri hurafelerle dolu kendi din anlayışlarının peşinden sürükleyen Müslüman din adamlarına da(!)bu silleden muhakkak bir pay vardır.

Müslümanlar, Hz. Peygamber’in vefatının ardından Allah’ın va’zettiği hükümlere aykırı bir takım hükümler ihdas etmek suretiyle dini yaşanılır olmaktan çıkarmışlardır. Aslında yapılması gereken Resûlullah gibi ümmî olup dini tüm saflığı ile hiçbir şey katıştırmadan yaşamamız ve çağın idrakine sunmamız. Allah Teâlâ son Resûlü’nü, kendi inançlarına sahip çıkamayan Ehl-i kitaptan göndermek yerine, ümmî bir toplumda yaşayan ve yine ümmî bir insanı göndermek suretiyle zihinlerde oluşabilecek şüpheleri de bertaraf etmiş oldu. Zira kişinin yetiştiği toplumun kültürü, anlayışı, tarihi, siyaseti onun vahyi algılamasına tesir eder. Hiç bilmeyenlerle, yanlış bilenler bir olur mu? Bilmeyenin yapması gereken sadece doğruyu öğrenmek. Fakat yanlış bilen, önce var olan yanlışı temizlemeli ki yeni bilgiyi algılayabilsin.

Bu bağlamda çocuklarımızın eğitimine geçiş yapmak gayet yerinde bir adım olacaktır. Anasından doğduğu hâli (ümmî) henüz muhafaza eden çocuklarımızın eğitimini, yaban ellere bırakmamak gerekir. Zira unutulmamalıdır ki: “Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar.” Allah Resûlü’nün çocuklara evvela “Allah” dedirtmeyi tavsiye etmesi, onların kulağına ezan okuması, isminin kötü manaya gelen bir isim olmamasına dikkat etmesi… Tüm yapılanlar bu düşüncenin yansımasıdır: Henüz kirlenmeden, fıtratını bozmadan bir dikiş daha gitmek suretiyle özündekini sağlamlaştırmak.

Ümmî kelimesine ister okuma yazma bilmeyen, ister Ehl-i kitap olmayan, isterse Mekkeli anlamı verilsin hepsinde de ortak payda; kişinin korunmuş, fıtratındaki saflığı muhafaza edebilmiş, bozulmamış, anasından doğduğu hâl üzere kalabilmiş olmasıdır. Ayrıca bu kelimenin üç manaya işaret etmesi de bir tezat teşkil etmez.

Peygamber’in ümmî olması, O’nun davet ettiği öğretinin kendi aklı, tecrübesi ve de duyularıyla elde ettiği bir bilgi olmadığını ifade eder. Elmalılı Hamdi Yazır bu konuda şunları kaydeder: “Ümmîlik sıradan insanlar hakkında kullanıldığı zaman genelde ilim eksikliğini ifade eden bir noksanlık sıfatı iken, bir ümmînin okuyup yazanlardan daha bilgili olması -Allah tarafından olağan durumun aksine olarak- çalışıp çaba göstermeden ilâhî bilgilerle donatılmış olması ve vehbî ilimlere sahip olması peygamber için fıtrat yüceliğine delalet eder. İlmî yüceliği ve kemâli, okuyup yazanları aciz bırakan bir peygamber hakkında “ümmî”lik, her türlü kuşkuyu ortadan kaldıran ve O’nun doğrudan doğruya Allah’tan gönderildiğini her türlü şüpheden arınmış olarak ispat eden harikulade bir üstün özelliktir, yani başlı başına bir mucizedir. Bu bakımdan “o resûl, o ümmî nebi” vasfıyla anılması, “O, risaleti ve nübüvveti açık olan mucize sahibi peygamber” demekten daha açık seçik bir belagat örneğidir.”[4]

Yoksa Biz Okuduk, Okudukça Kirlendi mi Dünyamız?

Peki, okuma yazma bilmemek, cehaletin göstergesi midir? Belki yazılı kültür ile beslendiğimiz günümüzde durum böyle değerlendiriliyor olabilir. Ancak mürekkep yalamış, isminin önüne birçok unvan almış ilmiye sınıfı diye nitelendirilen nice cahilleri gördükten sonra bu düşünceye katılmak pek mümkün değil. Bu konuda sağlıklı bir neticeye ulaşabilmek için vakıaya “buradan” değil “oradan” yani Kur’ân-ı Kerim’in nazil olduğu dönemin şartlarıyla bakmak isabetli olacaktır. Sözlü kültürün hâkim olduğu o dönemde okuma yazma bilmek, bilgi sahibi olmanın en makbul araçlarından biri değildi. Allah Resûlü’nün açığını yakalamaya çalışan, hakkında olmadık iftiralar atan Ehl-i kitap ve müşrikler, O’nun okuma yazma bilmemesini hiç gündeme taşımamışlar bile. O dönemde okuma yazma bilmemek, günümüzdeki gibi cahil(!) olmanın diğer adı değildi. Bazı rivayetlerde Mekke’de okur-yazar olanların sayısının on yedi olduğu kaydedilir. Bu sebeple Allah Resûlü’nün okuma yazma bilmemesi hiç de garipsenecek bir durum değildir. Aslında okuma yazma bilmenin kendisi, bir kemal değildir; sadece ilmi kemallere ulaşabilmek için bir kapı aralayabilir.

Tüm bunlardan sonra şunu sormadan edemiyorum: “Yoksa biz okuduk, okudukça kirlendi mi dünyamız?”



[1]  “Ümmî” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de altı ayette geçmektedir. Bunlardan ikisi Resûlullah (Araf 7/157-158), üçü Araplar (Âl-i İmrân 3/20, 75; Cum’a 62/2), biri de Yahudiler (Bakara 2/78) hakkındadır.

[2]  Kur’an Yolu, Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Diyanet İşleri Bşk. Yay., II/465-466. Atıyye, VII, 177-178.

[3]  Ayrıca Âl-i İmrân 3/75 ayeti de delilleridir.

[4]  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/ 61.

 

Yazar: