HALEP

Hissedilmek istenmeyen duyguların, yazılmak istenmeyen satırları…

Üzerine birçok söz söylenmiş, politik, psikolojik, sosyolojik analizlerden geçmiş Halep’i, bir de benim yazmam neyi değiştirecek?

Çocuklar doyacak mı ben yazınca, ayakları ısınacak mı, yüreklerinden korku silinecek mi, anne babaları geri gelecek mi, kaybettikleri oyuncaklarını bulacaklar mı?

Ama yazıyorum işte, elim kalemden başkasını tutamıyor çünkü. Tek silahım bu çünkü; duam dışında.

Yıllar önce, bugün Halep’in çocuklarıyla aynı yaştayken, Bosna’yı da yazmıştım ve oradaki çocukları.

Şimdi, anne olacak yaşa geldiğimde yine çocukları, bu kez Halep’in çocuklarını yazıyorum.

Bosna’da çocuktu yüreğim, oradaki çocuklara acırdı.

Halep’te büyüdü. Annelerin feryadını duyuyor ve ırzını koruyabilmek için intihar eden kadınların çıldırtan çaresizliğini…

Acıda yaş sınırı olmuyor. Herkes yüreği kadar hemhâl oluyor. Çocuksa çocuk, kadınsa kadın, insansa insan…

Bir de kendisine dokunmayan yılanla işbirliği yapanlar oluyor. “Neden buradalar? Zamanında neden orada kalıp direnmediler?”

Bunu diyenler üzerinde küçük bir araştırma yapsanız, hepsinin o mel’un gecede, 15 Temmuz’da evlerinde oturduğunu görürsünüz. Korkudan burnunu camdan dışarı uzatamamış ya da en cesurları markete, atm’lere koşmuştur.

Elektrik kesintilerinin yaşandığı soğuk, fırtınalı akşamlarda bir şey mi oldu diye tedirgin saatler geçirirken; ışıklar gelince yine kahraman kesilenlerdir onlar.

Tepelerinden bir f-16’nın geçmesiyle öleceğini zannedenler, her gününü bombalarla geçirenleri korkaklıkla suçluyor!

Bu zihniyet, “Bugün bana yarın sana” atasözünü hiç duymamıştır.

Bu zihniyet, kürkü için öldürülen tilkiye ağladığı kadar sebepsiz yere öldürülen çocuklara ağlamaz.

Bir de duyarlı ama yılgın insanlar var. “Üzülüyoruz ama ne yapabiliriz?” “E kardeşim bak un, çadır, bot, mont, dua…” “Tamam da senin benim yapmamla nereye kadar?”

Bu zihniyet de hac için yola çıkan topal karıncanın hikâyesini hiç dinlememiş, İbrahim’in ateşine gagasında su taşıyan serçeyi hiç duymamıştır.

Bir diğeri de gönlü geniş, “Ne verirsen elinle o gelir seninle” öğüdüyle büyümüş, Medineli ensarı ve Habeşli Necaşi’yi tanıyan insanlar. Mazlumun yanında olmayı görev bilmiş, “Kimse yoksa ben varım” diyen zihniyet.

İşte dünya dönüyorsa, bu insanlar hatırına... “Sen de Esed’i öldürecek misin?” sorusuna “Hayır, günah” diye cevap veren Suriyeli çocuğun hatırına... O çocuğa sahip çıkanlar hatırına...

Halepliler tahliye edildi şimdilerde. Sağ kalanların biraz daha fazla yaşayabilmeleri için elinden geleni yapıyor, dünyanın kendileri hatırına döndüğü o insanlar. Ama ya viran olan o şehir? Karacaoğlan’ın “yiğit vatanı” dediği Halep, eski haline dönebilecek mi? Bağdat dönebildi mi? Cevabı koca bir “âh!”

Şimdi siyaset bilimciler, Ortadoğu uzmanları yorumlar yapıyor; İdlib’i de aynı son bekliyor diye. Dileriz Halep son olsun. Artık kanla yıkanmasın, gözyaşıyla sulanmasın topraklar. Ama eğer aynısı olursa; biz de mazlumların sesi, hâmisi, duacısı olmaya devam edeceğiz.

O topraklar bizim çünkü, insanı da bizim insanımız.

Sadece türkülerimiz bile yeter bunu kanıtlamaya.

Kulak verin Aşık Garib’e, duyacaksınız:

 

“İşte geldim gidiyorum

Şen kalasın Halep şehri

Çok nanü nimetin yedim

Helal eyle Halep şehri…”