SAHABENİN SÜNNETE BAĞLILIĞI II : Sünnete Uymaya Özel Gayret Göstermeleri

Sahâbîlerin sünnete bağlılıklarının bir başka belirtisi, sünneti yaşamaya özen göstermeleri ve bu konuda özel bir gayret içinde olmalarıdır. Onların bu titizlikleri, hayatlarında sünnetin yeri ve konumunun önemli göstergeleridir. Ayrıca Sahâbîler, azim ve gayretlerini sünneti, dînî-gayr-i dînî ayrımına tabi tutmaksızın sürdürüyorlardı. Onların, sünnetin geneline yönelik özel gayretlerinin birçok belirtisi ve örneği vardır.

Sahâbîler, sünneti yaşamak için –dışarıdan bakıldığında belki de- nefse zor gelebilecek, sıkıntı sayılabilecek durumlara aldırış etmezlerdi. Abdullah b. Ömer, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kurban etlerini üç gün içinde yiyiniz” buyurduğundan, kurban etini yememek için hac ibadetini yaptığı sırada Mina’dan hareket ederken ekmeği zeytinyağı ile yer,[1] yolculuk şartlarında bile sünnete dikkat ederdi. Usâme b. Zeyd, yolculukta da pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Hizmetçisi, ona yaşlandığını ve eski kuvvetini kaybettiği halde niye oruç tutmaya devam ettiğini sorunca Usâme, “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutar ve ‘Ameller, Allah’a pazartesi ve perşembe günleri arzolunur’’ buyururdu” demiş,[2] yaşlılığını dikkate almadan sünnete bağlılığını sürdürmüştür. İbn Ömer, düğün yemeği davetine icabet etmek gerektiğine dair hadise uyarak davetlere oruçlu iken de gider,[3] yemek yemese bile bir sünneti yerine getirme fırsatını kaçırmazdı.   

 Uygulaması çok dikkat isteyen i’tisâm’ı; sahâbîler, zorluğunu belirtmeden zevkle yapmışlardır. Araştırmamız sırasında sadece bir a’râbînin bu zorluğa işaret ettiğini tesbit ettik. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona “ Nerede bir kâfir kabri görürsen onu cehennemle müjdele” buyurmuş, a’râbî, Hz. Peygamber’in emrini nasıl yerine getirdiğini şöyle ifade etmiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beni yorucu bir işle mükellef kıldı. Uğradığım her kâfir kabrinde, kabirdekini ateşle müjdeledim.”[4] A’râbînin Hz. Peygamber’in sözünü aynen, eksiksiz yerine getirmesi onun bu durumdan şikâyetçi olmadığını, “yorucu bir iş” ifadesiyle sadece görevinin ağırlığını belirttiğini göstermektedir. Bu sözler, aynı zamanda sahâbîlerin uygulama açısından sünneti farz gibi algıladıklarının kendi ağızlarından güzel bir ifadesidir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Fâtıma ile Abbâs, miras paylarını istemek için Ebû Bekir’e geldiklerinde o, “Ben Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Bize mirasçı olunmaz, bizim bıraktığımız sadakadır’ buyurduğunu duydum. Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hısımlarıyla ilgilenip onları memnun etmek benim için kendi hısımlarımla ilgilenmekten daha büyük zevk verir”[5] demiş, nefsine zor gelmekle birlikte onların isteğini geri çevirmiştir.

Hz. Peygamber’in hanımı Ümmü Habibe (v.44/664) de bir akrabası vefat ettiğinde koku sürünmüş ve “Bunu herhangi bir sebeple değil, sadece ve sadece Rasûlullah‘ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan Müslüman bir kadının herhangi bir ölü için üç günden fazla yas tutması helal değildir. Fakat sadece eşi için dört ay on gün yas tutar’ buyurduğunu işittiğim için yapıyorum” demiş,[6] yaslı haliyle sünneti yerine getirmeye gayret etmiştir.

Hz. Ömer, Usâme’nin tahsisâtını, oğlu Abdullah’ın tahsisâtından yüksek tutmuş, Abdullah, babasına “Neden Usâme’yi benden üstün tuttun? Vallahi hiçbir savaşa benden önce varmış değildir” deyince Ömer, “Çünkü Rasûlullah’a  (sallallahu aleyhi ve sellem)  Usâme’nin babası Zeyd senin babandan, Usâme de senden daha sevgili idi. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem)sevdiğini benim sevdiğime tercih ettim”[7] demiş, sünnete uymakta Hz. Peygamber’in sevgisini bile ölçü olarak dikkate almıştır. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) “Cünupluktan guslederken, vücudunda bir kıl yerini dahi yıkamayan kimseye cehennem ateşinden şöyle şöyle azap verilir” buyurduğunu rivayet eden Hz. Ali, ‘İşte bundan dolayı ben kıllarıma karşı düşmanca davrandım’ der ve kıllarını tıraş ederdi.[8]

Sahâbîler, her an sünneti gözetirlerdi. Muâz b. Cebel, “Müslüman olduğumdan beri sağ tarafıma tükürmedim”[9] diyerek günlük bir işte hayatı boyunca sürdürdüğü hassasiyeti ifade etmiştir. Ebû Eyyûb el-Ensârî, Hz. Peygamber, def-i hacet durumunda kıbleye yönelmeyi yasakladığı için Şam’da iken oradaki tuvaletlerin yönünün kıbleye dönük olması sebebiyle zor durumda kalmış ve çevresindekilere dert yanmıştır.[10] İbn Ömer,  Rasûlullah’ın  (sallallahu aleyhi ve sellem) hac yolculuğu sırasında kazâ-i hacette bulunduğu yeri bildiğinden kendisi de tuvalet ihtiyacını orada gidermeye özen göstermiştir.[11] Ebû Saîd el-Hudrî (v.74/693), Hz. Peygamber, “Ben, Medine’yi, İbrahim’in Mekke’yi harem kıldığı gibi harem kıldım” buyurduğu için elinde kuş olan birini görse onun elinden kuşu alıp salardı.[12]

Sahâbîler, hasta olduklarında dahi sünneti yaşamaya gayret ederlerdi. Sünnete sarılmakla mâruf olan Abdullah b. Ömer, ölüm döşeğinde bile bu özelliğini kaybetmemiştir. Ona abdest aldırırlarken kulaklarını mesh etmeyi unutmuşlar. Eliyle kulağını işaret etmeye çalışmış ama oradakiler, ne demek istediğini anlayamamışlar, İbn Ömer, onlar anlayıncaya kadar kulaklarını göstermeye devam etmiş, yanındakiler anlayıp kulaklarını mesh edince sakinleşmiştir.[13] İbn Ömer vefat edince hanımı Safiyye bint Ebû Ubeyd, onun için yas tutarken gözlerinden rahatsızlanmış, ağrısı da arttığı halde Hz. Peygamber, yaslı hanımların süslenmelerini nehyettiği[14] için sürme çekmemiş,[15] evlerinde süregelen sünnete bağlılık titizliğini muhafaza etmiştir. Ebû Saîd el-Hudrî de ölüm döşeğinde yeni elbiseler isteyip giymiş ve “Ben, Rasûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Kişi ölürken üzerinde bulunan elbiselerle diriltilir’ buyururken işittim”[16] demiştir.

Aslında bu durum Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında da vardı. Hz. Peygamber, Hayber gazvesine çıktığında Hz. Ali, o sırada gözlerinden rahatsız olduğu için onlara katılamamış, fakat bu duruma daha fazla dayanamayıp kendi kendine “Ben, Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) geri kalabilir miyim?” deyip Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yetişmiştir.[17]

Hiçbir şeyi sünnete tercih etmeme ilkesi sahâbîleri, şartların zorluğuna aldırmadan sünneti yaşamaya ve başka bir çare aramamaya sevkederdi. Mesela Abdullah b. Ömer’in oğlu Abdullah, bir keresinde savaş olacağı ihtimalinden bahisle babasının hacca gitmemesini istemişti. İbn Ömer ise Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) umre yapmasını Kureyş kâfirlerinin engellediğini, kendisinin de engellenmesi halinde Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi yapacağını söyleyip “Andolsun ki, Allah’ın Rasûlü’nde sizin için güzel bir örnek vardır”[18] ayetini okumuştur.[19] Yine İbn Ömer, Hz. Peygamber’in Kâbe’nin Yemen tarafındaki iki köşesini istilâm ettiğini gördüğü günden itibaren tenha da olsa kalabalık da olsa iki rüknü istilâm etmeyi hiç terk etmemiş,[20] hatta sıkışıklıktan burnun kanamasına bile aldırış etmemiştir.[21]

Canları pahasına da olsa sünneti tercih gayretindeydiler. “Benden sonra birbirinizin boyunlarını vurarak kâfirler (gibi) olmayın” hadisi sebebiyle Ebû Bekre, Sıffin savaşında Hz. Ali’’nin komutanlarından Câriye b. Kudâme’ye karşı koymamış ve “Onlar benim evime girselerdi, kendimi savunmak için bir kamışa bile uzanmazdım” demiştir.[22] Ebû Bekre, hadise bağlı kalarak Müslümanlar arasındaki hiçbir savaşa iştirak etmemiş, katılanları da uyarmıştır.[23]

Sahâbîler, sünneti yaşamak ve yaşatmak için imkân hazırlarlardı. Mâlik b. Hübeyre eş-Şâmî, cenaze namazı kılacak cemaat azsa onları üç safa ayırır, sonra cenaze namazı kıldırır, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu derdi: “Müslümanların üç saf olup bir cenazeye namaz kılmaları, ölünün mağfiretini vacip kılar”[24] Abdullah b. Ömer, çarşıda işi olmadığı halde “Biz selam vermek için gideceğiz, karşılaştığımız kimselere selam vereceğiz” deyip çarşıya çıkardı.[25] Onun bu tutumundan sünneti yaşamaktan ne kadar zevk aldığı ve sünnete göre yaşamayı kendisine ideal edindiği kolayca anlaşılmaktadır.



[1] Buhârî, Edâhî 16.

[2] Dârîmî, Savm 41; Ebû Dâvud, Savm 60.

[3] Buhârî, Nikâh 74; Müslim, Nikâh 103; Dârîmî, Et’ime 40.

[4] Abdurrezzâk, Musannef, X, 454; İbn Mâce, Menâsik 48.

[5] Abdullah b. Hanbel, I, 4, 6, 9-10; Buhârî, Humus 1; Ferâiz 3; Meğâzî 14, 38; Fedâilu Ashâbin’n-Nebî 12; Müslim, Cihad 52, 54; Ebû Dâvud, İmâre 19.

[6] Muvatta, Talâk 101; Tayâlisî, Müsned, s.222; Ahmet b. Hanbel, VI, 325; Buhârî, Cenâiz 31.

[7] Tirmizî, Menâkıb 39. Tirmizî, hadisin “hasen-garib” olduğunu söylemiştir.

[8] İbn Mâce, Tahâret 106.

[9] Abdurrezzâk, Musannef, I, 435.

[10] Muvatta, Kıble 1 (Bu rivayette, Şam yerine Mısır kelimesi geçmektedir); Müslim, Tahâre 59.

[11] Ahmet b. Hanbel, II, 131.

[12] Müslim, Hac 478.

[13] Abdurrezzâk, Musannef, I, 12.

[14] Bk. Buhârî, Talak 46-47.

[15] Abdurrezzâk, Musannef, VII, 46-47.

[16] Ebû Dâvud, Cenâiz 13.

[17] Buhârî, Cihâd 121; Meğâzî 38; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe 32,35. Hz. Ali bu gayretinin mükâfatını, Rasûlullah’ın bayrağı ona vermesi, Allah Teâlâ’nın da fethi ona nasip etmesi ile almıştır.

[18] Ahzâb 33/21.

[19] Muvatta, Hac 42, 99; Ahmet b. Hanbel, II, 4,11-12; Buhârî, Hac 77, 105.

[20] Abdurrezzâk, Musannef, V, 35; Buhârî, Hac 57.

[21] Abdurrezzâk, V, 35.

[22] Ahmet b. Hanbel, V, 39; Buhârî, Fiten 8.

[23] Buhârî, İman 22; Müslim Fiten 14.

[24] İbn Mâce, Cenâiz 19.

[25] Muvatta, Selâm 6.