Siyer Yazıları 2: ESMÂ

     Babam Ebû Bekir, kardeşim Âişe. Rasûlüm, efendim, peygamberim; Muhammed Mustafa (sav).

   Kendimi bildim bileli O’na hizmetteyim. Babam can dostu Muhammed’in son peygamber olduğunu öğrendiği an şehadet getirdi ve bizi de İslam’a davet etti. Böylece hem ilk Müslümanlardan olma şerefine nail oldum hem de babamın Rasûlullah’tan getirdiği ahlak ve edep ile yetiştim.

    İslam, bize nasıl sonsuz bir huzurun kapısını açtıysa, Mekke’deki kapılar da sonsuz bir kin ve nefretle yüzümüze kapanıyordu. Buna rağmen kalbimizdeki o tarifi imkansız teslimiyet, müşrikler için dayanılamaz bir hâl almıştı. Bu yüzden zulümlerini iyice arttırdılar ve bize hicret etmekten başka yol bırakmadılar. Gelin görün ki buna da engel oldular.  Körleşen kalpleri öyle akıl almaz şeylere başvuruyordu ki; başka yerlerde İslam’ı yaymamız ve yaşatmamız korkusuyla şehrin kapılarını da üstümüze kapattılar. 

    Müslümanların geceleri, gizli gizli, birer ikişer Medine’ye gidip yerleşmesi babamı çok heyecanlandırıyordu. Bir an evvel hicret edip, dinini rahatça yaşamayı istiyordu. Ama Rasulullah O’nun bu isteğine, “Allah sana hayırlı bir yol arkadaşı verecektir” diyerek karşılık verince, beklemenin tadını almaya başladı.

    Bir gün, güneşin en kızgın olduğu öğle saatlerinde, herkes evine çekilmişken Rasûlullah geldi. Ve babama o gece yola çıkacakları müjdesini verdi. Tüm malını İslam için harcayan Ebû Bekir de, bize O’nun sevgisi ve hasretinden daha değerli hiçbir şey bırakmayarak bu davete icabet etti.

    Onların bu zorlu yolculuğu ile birlikte bizim de Mekke’de kalışımız iyiden iyiye zorlaştı. Yoklukları fark edilince müşrikler kapımıza dayandı. Nerede olduklarını sordular. Bilmediğimi söyleyince Ebû Cehil öyle şiddetli bir tokat savurdu ki bana, küpelerim kulağımdan fırladı. Ama üzülmedim. Hiç de canım yanmadı. Aksine müşriklerin bu aciz öfkeleri bana güç verdi. Çünkü babam ve Allah Rasûlü’nün yolculuğunda sır saklamaktan başka bir görevim daha vardı. Sevr’de kaldıkları üç gece boyunca onlara yemek götürecektim. Tacizleri ve tahkirleri beni görevimden alıkoyamazdı.

    Müşrikler başlarına 100 deve ödül koyarak her yerde onları ararken, ben geceyi bekliyor, kimsenin beni takip etmediğine emin olup yola çıkıyordum. O zifiri karanlıkta Sevr Dağı’nı nasıl mı tırmanıyordum? Sanki bir meleğin kanadında uçuyor, ay ışığının içinden geçiyordum. Vazifem öyle kutsaldı ki…

    Son gece yol azıklarının ağzını bağlayacak ip bulamadım. Son anda belimdeki kuşağı kullanmak aklıma geldi. Ortasından yırtarak biri ile yol azığını biri ile de su tulumunu bağladım. Bunu görünce Efendimiz gülümseyerek şu müjdeyi verdi bana: “Bu kuşağına karşılık sana cennette iki kuşak verilecektir Esma!” ve ismim “iki kuşak sahibi Esma” oldu ondan sonra: “zatü’n nitâkayn” 

    Dünyada cennetin müjdesini almak, hele bunu peygamberden almak kaç kişiye nasip olmuştur ki!

    İşte bu müjdeyi almaya karşılık, bir de müjde vermek düştü payıma. Mekkeli müşrikler gibi Medineli Yahudiler de istemiyordu hicretimizi. Hırslarından ve öfkelerinden bizi vazgeçirmek için dedikodular yaymaya başladılar. Müslümanlara sihir yaptıklarını ve artık hiçbirinin çocuk sahibi olup, soylarını sürdüremeyeceği haberini yaydılar. Böyle ümitsizliğe düşülen bir anda, eşim Zübeyr ile birlikte hicret için yola çıktım. Kubâ’ya gelince sancılarım arttı ve bir erkek bebek dünyaya getirdim. Bu haber tüm Müslümanlar arasında yayıldı. Herkes büyülenme iddiasının yalan olduğunu anladı. Ve yavrumuz Abdullah, ismini Efendimizden aldı.

    Böylece Medine hayatı başladı. Yaşadım. Uzun yaşadım. Saadet asrını da gördüm, Allah Rasulünün vefatını da, Müslümanların birbirini kırdığını da, Abdullah’ımın şehit edilişini de.

    Tek ölçüm her zaman İslam oldu. Babamdan kalan en kıymetli miras da; paylaşmak. Bir gün vereceğim sadaka parasını hesaplarken, “Sayma, Allah da sana sayarak verir.” demişti Allah Rasûlü. Bunu hiç unutmadım. Sen de unutma. O’na parmaklarınla sayarak değil gönlünden yanarak salât u selam yolla.

 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.