Medine’ye Hicretin Herkese Farz Kılınması ve Hikmetleri

 Prof. Dr. Ünal Kılıç[1]

deve hicretİslâm tarihi kadar insanlık tarihi bakımından da büyük öneme haiz olan hicret [2] denildiğinde daha ziyade Mekke’den Habeşistan’a değil de Medine’ye yönelik gerçekleştirilen göç hareketi kast edilmektedir.[3] Oysa Mekke’de çekilen sıkıntılar bakımından olduğu kadar yolculuk esnasında ve kalınan süre zarfında karşılaşılan meşakkat yönüyle Habeşistan’a düzenlenen yolculuk, Medine’ye hicrete nazaran daha sıkıntılı olmuştur. Diğer taraftan Habeşistan’a düzenlenen hicret kronolojik bakımdan da Medine’ye hicretten önce gerçekleştirilmiştir. Hâl böyle iken ayet ve hadislerde olduğu kadar siyer ve meğâzî kitaplarında da hicret kavramıyla daha ziyade Medine’ye 622 yılında başlayıp Mekke’nin fethine kadar süren kutlu yolculuk kast edilmektedir.

Habeşistan hicreti, bi’setin yani Hz. Peygamber (s.a.s)’in risâletinin beş ve altıncı senesinde iki kere düzenlenmiş, bu hicrete genellikle sahipsiz ve güçsüz Müslümanlar iştirak etmiş, sayıları az da olsa Mekke’nin saygın ailelerine mensup maddi yönden iyi durumda olan Müslümanlardan bazıları da bu ilk hicret yolculuğuna katılmışlardır.[4] Habeşistan’ın Mekke’ye çok uzak bir bölgede olması; arada denizin bulunması ve hicret yurdu olarak Mekke ve civarındaki bölgelere göre farklılık arz etmesi; değişik dil, ırk, kültür ve medeniyete sahip olması bu hicretin meşakkatini artıran hususlar arasında ilk akla gelenlerdir. Ancak Hz. Peygamber’in de ümit ettiği gibi Habeşistan’daki adil yönetim sayesinde Habeş muhâcirleri burada kaldıkları müddet zarfında nispeten Mekke’dekine göre daha rahat bir yaşam sürdürebilmişlerdir. Gerçi hicretten sonra kolay bir şekilde geri dönme imkânları da söz konusu olmamıştır. Çünkü dönüş yolculuğu için gereken gemi, para, yiyecek ve benzerlerini temin edememişler daha da önemlisi Mekke’ye veya hicret sonrası Medine’ye gitmek için binecekleri gemilerin yanaşabileceği limanların kontrolü Müslümanlarla hasmane ilişkiler içerisinde olan Mekkelilerin kontrolünde kalmıştı. Dolayısıyla Habeşistan muhâcirlerinin geri dönüşleri Hudeybiye Antlaşması ile sağlanan barış ortamı sonrasına kadar gecikmiştir.[5]

Habeşistan hicretinin nasıl gerçekleştiği ve önemi hakkında ayrıntıya girmeden şu hususa değinmek istiyoruz ki gitmesi de gelmesi kadar meşakkatli olan bu ilk hicret, nispeten pek çok yönden daha kolay gerçekleşen Medine hicretinden daha az önemsenmiştir. Öyle ki sahâbe arasında olduğu kadar sonraki dönem Müslümanları arasında bile muhâcir unvanı ile kast edilenler[6] ve sahabe arasında tartışmasız bir biçimde en faziletliler olarak kabul edilenler de Medine’ye hicret edenler olmuşlardır.[7]

Medine’ye hicreti Habeşistan’a hicretten daha önemli hale getiren nedir, sorusuna cevap vermek gerekmektedir. Aslında yolculuk öncesinde ve yol boyunca olduğu kadar varılan yerde çekilen meşakkat bakımından her ikisinde de çeşitli sıkıntılar söz konusu olmuştur. Dolayısıyla Habeşistan’a veya Medine’ye olsun hicret, basit bir göç hareketi olarak değerlendirilemez. Zira ikisinde de İslâm adına beklentiler ve bu uğurda fedakârlıklar had safhadadır. Ancak Habeşistan hicretine katılanlar daha çok Mekke’deki zulüm ve işkenceler karşısında tahammül güçleri kalmadığı için bir nebze olsun hayatlarını daha rahat devam ettirebilecekleri, dinlerini daha iyi şartlar altında yaşayabilecekleri bir mekân olarak Habeşistan’a göçmüşlerdir. Orada İslâmiyet’i tebliğ etme ve bölge insanlarına Müslümanlığı tanıtma gibi bir görev veya beklenti içerisinde olduklarına dair kaynaklarda bilgi bulunmamakla birlikte Habeşistan’a hicret edenlerin bu anlamda tamamen boş durdukları da söylenemez.

Diğer taraftan İslâm’ın toplumsallaşması, kurumsallaşması ve evrenselleşmesi gibi çok önemli beklentilerin de Habeşistan hicretinde bulunmadığını söylemek mümkündür. Bu sebeplerle Müslümanların bu ilk hicretleri; özellikleri, sebep ve sonuçları itibarıyla Medine’ye hicret bakımından sınırlı kalmıştır. Zira Habeşistan hicreti ile Mekke’de sıkıntılar karşısında tahammül gücü kalmayan Müslümanların rahat bir şekilde yaşamlarını devam ettirmeleri hedeflenmiş, burada kaldıkları süre zarfında zaman zaman sıkıntılarla karşılaşmış olsalar bile genel olarak Müslümanlar rahata ermişlerdir. Dolayısıyla beklentiler boş çıkmamıştır.

Medine’ye hicret ise sebep ve neticeleri yönüyle çok daha önemlidir. Bu sebeple de hicret denildiğinde akla ilk gelen, Medine’ye hicret, Müslümanlar nezdinde önemli bir yere sahip olan muhâcirler de yine Medine’ye hicret edenlerdir. Çünkü Medine’ye hicret edenler fedakârlık bakımından en az Habeşistan’a hicret edenler kadar fedakârlık yapmış, hicretlerinin sebebi de sadece içerisine düştükleri sıkıntılardan kurtulmak olmamıştır. Zira birinci hicrette sıkıntılardan kurtulma temel sebep iken ikincide asıl neden İslâm’ın Medine’deki daveti, teşrî faaliyeti, siyaseti ve aydınlık geleceğine dair beklentilerdir. Bu sebeple de pek çok ayet ve hadiste hicret ve muhâcirlerin değer ve şerefinden bahsedilmektedir. “Öne geçen ilk muhâcir ve ensarla onlara güzellikle tabi olanlar, işte Allah onlardan razı olmuştur. Allah onlar için ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[8]

Medine’ye hicret bir zorunluluk ve imanın gereği olarak görülmüştür. Medine’ye Hz. Peygamber’in yanına hicret, Habeşistan’a hicret gibi isteğe bağlı olmamış; imkânı olan herkesin hicrete katılması emredilmiştir.[9]Bu emre uymayanlar ise şiddetle kınanmışlardır.[10] Öyle ki Medine’ye şu veya bu sebeple hicret etmeyip bulundukları yerde yaşamlarını sürdüren Müslümanlarla yakın dostluk ilişkilerinin kesilmesi bile emredilmiştir: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince hicret edinceye kadar onlarla sizin hiçbir yakın dostluğunuz ve ilişkiniz olamaz.”[11] Benzer şekilde Hz. Peygamber de iman etmek üzere kendisine gelenlerden hicret etmek üzere biat almıştır.[12]

Hicret zorunluluğu Müslümanların her türlü güvenlikleri tam anlamıyla sağlanıp dinin gereklerini kolay bir şekilde yerine getirmeleri mümkün olana kadar devam etmiş, Mekke’nin fethi ile birlikte söz konusu alanlarda Müslümanların emniyetleri sağlandıktan sonra Medine’ye hicret farziyeti son bulmuştur.[13]

Özetle Medine’ye hicret, gücü yeten her Müslüman için farz kılınmış, Mekke’nin fethine kadar Medine dışında yaşayan Müslümanların mutlak surette Hz. Peygamberle birlikte Medine’de bulunması emredilmiştir. Bu noktada “Benim halim vaktim yerinde, kabilem ve ailem çok güçlü, kimse benim dinimi yaşamama engel olmuyor, bana zarar vermiyor, dolayısıyla ben bulunduğum yerde rahatım, onun için de hicret etmeme gerek yoktur.” şeklindeki anlayışlar reddedilmiş, hicret imanın gereği olarak değerlendirilmiştir.

Hicretin neden her Müslüman için farz kılındığı, sıkıntı çekmemesine rağmen herkesin mutlaka Medine’ye göçmesinin hangi sebeplerle emredildiği akla takılan bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hicret, sıkıntılardan kurtularak rahat bir yaşama kavuşmak maksadıyla yapılmış olsaydı hâli vakti yerinde olan ve rahat bir şekilde yaşamlarını devam ettiren Müslümanların da Medine’ye gitmeleri farz kılınmazdı. Hicretin elbette nedenlerinden birisi de Müslümanların Mekke’de çektikleri sıkıntılardan kurtulmalarıdır. Bunu da kimse yadırgamamalıdır. Çünkü İslâm, müntesiplerine rahat bir yaşamı vaad ederken bunu sadece ahiret için değil bu dünya için de söz konusu etmektedir. Fakat Medine’ye hicretle çok daha büyük hedefler belirlenmiş, özellikle İslâm’ın parlak geleceği hususunda buranın çok elverişli bir mekân olduğu düşünülmüştür.

Medine’ye hicretin herkesi kapsayan bir emir olmasında özellikle İslâmiyet’in evrensel boyutlara taşınması, kurumsal bir yapıya kavuşması, toplumsallaşma ve eğitim için gerekli ortamın hazırlanmak istenmesi etkili olmuştur.

Evrensellik belli bir bölge ile kendini sınırlandırıp dar kalıplar içerisinde sıkışıp kalmakla gerçekleştirilecek bir durum değildir. Dolayısıyla İslâmiyet’in Mekke dışında da duyurulması ve tanıtılması bakımından hicret başlangıç olmuştur.

Mekke döneminde daha çok fert planında ve itikat-inanç esasları ekseninde yaşamlarını sürdüren Müslümanlar, hicretle birlikte dinî, siyasî, askerî, ekonomik, sosyal vb. hayatın tümünü kapsayan alanlarda toplumsal yapıya kavuşmuşlar; ayrıca kurumsallaşarak her sahada İslâm’ın teorisiyle birlikte pratiğinin de en iyi şekilde, hayat nizamı olarak yaşanması konusunda imkân elde etmişlerdir.

Belki de herkesin Medine’ye hicreti ile asıl elde edilmek istenilen husus, Müslümanların en iyi şekilde eğitilmesi için uygun ortam sağlamaktır. Zira Mekke’de Müslümanların yeni nizama göre eğitimi için uygun ortam yoktu. Müşriklerin baskısı bir tarafa Müslümanlar mevcut nizamda yaşamlarını sürdürmek zorundaydılar. Bu nizamın dışına çıkmak, hâkim unsur olan müşriklere rağmen söz konusu olamazdı. Oysa İslâmiyet en ideal hâliyle kendi toplumunu oluşturmalıydı. Ayrıca kitle iletişim araçlarının olmadığı, örgün veya yaygın eğitim için uygun zeminin bulunmadığı Mekke’de Müslümanların nüzulü devam eden ayetleri öğrenmeleri, bunları uygulamalı olarak hayatlarına tatbik etmeleri mümkün değildi. Aynı şekilde ‘Müslüman oldum.’ dedikten sonra Hz. Peygamber (s.a.s)’in yanında kısa süre kalıp sonra çöldeki kıl çadırına, dağ başındaki köyüne veya kum tepeleri arasındaki kabilesine dönen insanların Müslümanlığı, daha ziyade birkaç söz ve amelden ibaret kalmaktaydı. Oysa İslâm, tüm hayatı kapsayan bir nizamdı. ‘Müslümanım’ diyen kimselerin İslâm’ın esaslarına göre eğitilmesi ve hayatını bu esaslar doğrultusunda şekillendirmesi gerekmekteydi. İşte Peygamberimiz (s.a.s) hicretin herkese farz kılınmasıyla bütün Müslümanları Medine’de toplayarak onları her daim eğitme imkânı bulmuştur. Öyle ki on yıl süren bu eğitim süreci esnasında Hz. Peygamber, medeniyet namına gerçekten çok geri kalmış ve cahiliye üzere yaşamını devam ettiren bir toplumu “asr-ı saadet” yani mutluluk asrı toplumuna dönüştürebilmiştir. Asırlar boyu kendisinden sitayişle bahis olunan örnek ve rol-model “Medine toplumu”, Hz. Peygamber’in sabırla, kararlılıkla ve daha da önemlisi hayatın her anını kapsayacak tarzdaki eğitimi sayesinde vücut bulmuştur. Böylece İslâmiyet’in teoriden ibaret kalmayıp pratiği de olan bir sistem olduğu hicretle birlikte ispat edilebilmiştir. Hicret sonrası İslâm esaslarına göre şekillenen ve dini en iyi şekilde asıl membaından öğrenen Medine toplumu, tüm insanlık için model hâline gelmiştir.[14] Öyle ki İslâm’ın en uzak diyarlara taşınması ve oralardaki insanlara öğretilmesinde bu toplumun önemli katkıları olmuştur.


 


[1] Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi Öğretim Üyesi.

[2] Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Şuayb ve Hz. Musa’nın da kavimlerinden kendilerine inananlarla birlikte hicret ettikleri bilinmektedir. Mesela bakınız: el-Ankebût, 29/26; Hûd, 11/80-81; el-Hicr, 15/65; Yunus, 10/90; eş-Şuarâ, 26/52-67; İbrahim, 14/9-13. Ayrıca bakınız Kitabu Mukaddes, “Tekvin”, 12-13; “Çıkış”, 12/37-38; “Resullerin İşleri”, 7/2-4.

[3] Ahmet Önkal, “Hicret”, DİA, XVII, 458.

[4] Miladi 615 ve 616 yıllarında gerçekleştirilen iki hicrete takriben 100-110 kişi iştirak etmiştir. Bu konuda bkz., İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 322-331; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, III, 55-417.

[5] Miladi 615 yılında Habeşistan’a giden Müslümanlar Hudeybiye antlaşması ile sağlanan barış ortamından istifade ederek Hayber’in fethi sırasında yani 628 yılında Medine’ye dönmüşlerdir.

[6] en-Nûr, 24/22; en-Nisa, 4/100; et-Tevbe, 9/100; el-Mümtehine, 60/10. Ayrıca hicret ve muhâcir kavramlarının daha ziyade Medine’ye göç edenleri işaret ettiği konusunda hadis-i şerifler için bkz., A. J. Wensinck, el-Mu’cemü’l-Müfehres li Alfâzi’l-Hadisi’n-Nebevî, VII, 61-64.

[7] Mesela Hz. Ömer Divan teşkilatını kurup Müslümanlar için maaş listesi oluşturduğunda insanları İslâm’daki kıdemleri ve Hz. Peygamber’e yakınlıklarını baz alarak sıralamış, bu sebeple de muhâcirleri divanın başına kaydetmiştir.

[8] et-Tevbe, 9/100. Ayrıca muhâcirliğin fazileti konusunda hadis-i şerifler için bkz., İbn Hanbel, Müsned, II, 315; Müslim, “Zekât”, 139.

[9] İmkânı olduğu halde hicrete çıkmayan bazı istisna kimseler vardır. Mesela bunlar arasında Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ı ve Mekke yakınlarında büyük bir kabile olarak hayatlarını devam ettiren Huzâalılardan bazı şahısları sayabiliriz. Bunların hicretten muaf tutulma hususunda Hz. Peygamber’den izin aldıkları da bilinmektedir. Bu konuda bkz., Ahmet Özel, “Hicret”, DİA, XVII, 464-465.

[10] en-Nisa, 4/97.

[11] el-Enfal, 8/72.

[12] Buhârî, “Meğâzî”, 53; Müslim, “Birr”, 6.

[13] İbn Abbas, Rasûlullah’ın Mekke’nin fethedildiği gün “Fetihten sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet kalmıştır; cihada çağırıldığınızda icabet ediniz.” dediğini nakletmektedir. Bu hadis için bkz., Dârimî, “Siyer”, 69; Tirmizî, “Siyer”, 33.

[14] Yıllar süren bir eğitimden sonra oluşturulan bu model toplumun gerektiğinde insanlara İslâm’ı anlatması ve uygulamalı olarak göstermesi için dağılmamasına özen gösterilmiş, muhacirlerin hicretle birlikte yurt edindikleri Medine’yi terk edip başka bölgelere yerleşmelerine sıcak bakılmamıştır. Mustafa Fayda, “Hicretin Tebliğdeki Yeri Üzerine”, Kocaeli İl Müftülüğü Rahmet Dergisi, yıl: 3, sayı: 35, s.57-58; Önkal, “Hicret”, DİA, XVII, 462