Ümmetinin Resûlullah’a Düşkünlüğü

Yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış ve kıyamete kadar yaşayacak hiçbir kimse Resûl-i Ekrem kadar sevilmemiş, hiç kimse de Ashâb-ı Kirâm kadar Resûlullah’ı sevememiştir. Çünkü el-Vedûd (c.c), O’nu sevmiş ve O’na karşı insanlarda sevgiyi yaratmıştır. “İnanıp salih amel işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.”[1] Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadis-i şerife göre Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ bir kulu sevdiğinde Cebrail’e , ‘Allah filan kulunu sever, sen de onu sev.’ diye emreder. Cebrail o kulu sever ve gök ehline: ‘Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz.’ der; onlar da o kimseyi severler. Sonra yeryüzündeki insanların gönlüne o kulun sevgisi konulur ve Müslümanlar arasında da o kimse sevilir.”[2] Bir Müslüman için durum böyleyse, acaba Efendimiz için nasıldır?

Allah Teâlâ Resûlü’nü sevmeden imanın kâmil olamayacağını bildirmiş; Zâtı ile kulları arasında muhabbetin oluşmasını ve onları affetmesini, kullarının Peygamber’e tâbi olmalarına ve O’nun göstermiş olduğu yoldan gitmelerine bağlamıştır.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız Bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.”[3]

Sevmek inanmaktır, sevdiği gibi olabilmektir. Peygamber sevgisi, Allah Teâlâ’nın bizi sevmesini ve imanın kalbimizde derinleşmesini sağlayacak en önemli nimetlerden biridir. Bu konuya açıklık getirmesi bakımından şu hadisler dikkat çekicidir:

“Sizden biriniz; Ben kendisine babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamaz.”[4]

“Üç özellik vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadına varmıştır:  Allah ve Resûlü’nü her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini yalnızca Allah için sevmek. Allah, kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”[5]

Peygamberimizin ashâbına duyduğu eşsiz sevgiye, Ashâb-ı Kirâm tarafından da en güzel şekilde cevap verilmeye çalışılmıştır. Tarih, Peygamber sevgisinin -özellikle de sahabe tarafından sunulmuş- en güzel örneklerine şahit olmuştur. Sahabilerin, Hz. Peygamber Efendimize gösterdikleri sevgi, sonraki nesillere örneklik teşkil etmiştir. Sonraki çağlarda yaşayanların Peygamber sevgisi ne kadar yüce görünürse görünsün, bu sevgi hiçbir zaman ashâbın sevgisine denk olamamıştır. Çünkü Ashâb-ı Kirâm’ın O’na (as) duydukları bu sevgi, samimiyet testinden her seferinde yüzünün akıyla çıkmıştır. Onlar, itaatin en güzelini, fedakârlığın en üstününü ve teslimiyetin en asilini Resûl-i Ekrem (s.a.s)’e göstermişlerdir. Siyer ve hadis kitaplarında aktarılmış olan birçok hatıra, sevgi ve muhabbet üzerine yazılmış nice yazı ve hikâyeyi anlamsız bırakacak kadar muhteşemdir. Resûlullah’la Hz. Ömer (ra) arasında geçen bir konuşma onların temel ölçülerinin ne olduğunu bize göstermektedir: Hz. Ömer (ra):

-Ey Allah’ın Resûlü! Kendim hariç Seni her şeyden çok seviyorum, deyince Hz. Peygamber:

- Olmadı, Beni canından da çok sevmedikçe mü’min olamazsın, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra):

- Seni canımdan da fazla seviyorum, dedi. Resûlullah:

-İşte şimdi oldu ya Ömer, buyurdu.

Hudeybiye Antlaşması’nda müşrikleri temsil eden Urve b. Mes’ud, ashâbın Efendimiz (as)’e olan sevgilerini Mekkeli müşriklere şöyle anlatmıştır:

“Ey ahali! Şimdiye kadar birçok padişahın huzurunda bulundum. Rum İmparatoru Kayser, İran Hükümdarı Kisrâ,Habeşistan Kralı Necâşî ile görüştüm. Bu saydıklarımın hiçbirinin yakınları, Muhammed’in ashâbının O’na gösterdikleri saygıyı kendi hükümdarlarına göstermiyorlardı.”[6]

Peygamberimizin azatlısı Sevban (ra), Resûlullah’ın hizmetinde bulunur ve O’na yardımcı olurdu. Bir sohbeti esnasında Resûlullah’a dalgın bir şekilde bakıyordu. Yüzüne yansıyan hüzünlü hâl, Resûlullah’ın dikkatini çekti ve “Ey Sevbân, nedir bu halin?” diye sordu. Sevbân (ra)  şu şekilde cevap verdi:

“–Ey Allah’ın elçisi! Ben Seni kendimden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evimde iken Seni hatırlıyor, hasretine dayanamadığım için hemen gelip seni görüyor, yüzüne bakıyorum. Senin ve benim ölümümü düşündüm de… Anladım ki, Sen vefat edip cennete girdiğinde peygamberlere mahsus yüce makamlarda bulunacaksın. Ben ise cennete girdiğimde Seni göremeyeceğimden korkuyorum!”

Resûlullah (s.a.s) ona bir şey söylemedi. Bir süre sonra Hz. Peygamber (sas)’e Nisâ sûresinin 69. âyeti nazil oldu. Resûlullah (s.a.s)  âyet-i kerîmeyi ashâbına okudu ve “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyurdu.

“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaştır!”[7]

Hz. Peygamber (s.a.s)’in can yoldaşı Hz. Ebû Bekir (ra),  bir gün müşrikler tarafından öldüresiye dövülür. Hatta ailesi ve kabilesi onun öleceğini zanneder. Hz. Ebû Bekir(ra)  kendine gelip gözünü açtığında öncelikle Peygamberimizin hâlini sorar. İlk aklına gelen, acıları ve açlığı değil Resûlullah olmuştur.[8]

Allah Resûlü’nü tanıma ve sohbet etme fırsatı bulan sahâbe efendilerimiz, O’na iman ettikçe sevgileri arttı; sevgileri arttıkça imanları arttı. Allah Resûlü’nün (sas) rengine boyandılar. Hadis ve siyer kitaplarında şu güzel ifadeye sık sık rastlarız: “Fedâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah!” (Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah!)Bu cümle, bir hayalin değil hâlin ifadesidir. Onlar O’nun için canlarından geçtiler. Mallarını, mülklerini O’nun uğruna seve seve feda ettiler. Çünkü “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır.”[9]

Dînaroğulları hanımlarından Hz. Sümeyrâ’nın kocası, iki oğlu, kardeşi ve babası Uhud’da şehit olmuştu. Bunların şehit oldukları kendisine haber verildiğinde, Hz. Sümeyrâ: “Resûlullah (as) ne yapıyor, nasıldır?” diye sordu. Ona: ” Allah’a hamd olsun, Allah Resûlü iyidir.” dediler. Hz. Sümeyrâ: “O’nu bana gösteriniz de, bir göreyim.” dedi. Hz. Sümeyrâ, Peygamberimiz (as)’i görünce: “Sen sağ olduktan sonra, hiçbir musibet bize zarar vermez!” dedi.[10]

Yitirilenleri bir daha düşünün. Oğul, eş, kardeş ve baba… Bir insan için dünyada bunlardan daha değerli ne olabilir ki? Sümeyrâ anamız için cevap belliydi: Resûlullah (sas).

Talha b. Ubeydullah (ra) Uhud Savaşı’nda Resulullah’ın uğrunda çolak kalmıştı. O’nun için bırakın elini, canını bile verirdi.  Müşrik okçulardan keskin nişancı Malik b. Züheyr, Resûlullah(sas)’a bir ok atmıştı. Talha b. Ubeydullah (ra), okun Resûlullah (sas)’a isabet edeceğini anlayınca, O’nu korumak için elini oka karşı tuttu. Ve eli çolak kaldı.

Ashâb-ı Kiram için Efendimizle geçen her bir saniye dünyada bulunan tüm nimetlerden daha önemliydi. O’nun vefatıyla bu nimetten mahrum kalmışlar; hep bir özlem ve hasret içerisinde yaşamışlardı. Hz. Bilâl (ra), Resûlullah’ın irtihalinden sonra her nereye gittiyse, O’nun (as) geçtiği yerleri görüyor, O’nunla geçirdiği günler, gözlerinin önünden hiç kaybolmuyor, bu yüzden Medine sokakları ona dar geliyordu. Bu sebeple Hz. Ebû Bekir’den (ra) izin alıp Şâm’a hicret etti. Bir gece rüyasında Resûlullah’ı gördü. Efendimiz ona:

“-Ey Bilâl bu cefâ nedir, Beni ziyâret etme vaktin gelmedi mi?” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Bilâl, büyük bir heyecanla yatağından fırlayarak hiç vakit kaybetmeden devesine bindi ve Medine’nin yolunu tuttu. Nebî’nin mübarek kabrini ziyaret etti. Efendimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in (r.anhüma) yanlarına vararak onları bağrına bastı. Aşkından deli divane olduğu Hz. Peygamber’in râyihasını, onlardan doya doya kokladı. Onlar da bu fırsatı kaçırmadı ve Hz. Bilâl (ra)’den, biricik dedeleri sağken okuduğu gibi bir ezan okumasını istediler.

Yüreği yanık Hz. Bilâl onların bu isteklerini geri çeviremedi, mescidin üzerine çıktı. İslam’ın o ilk yıllarında ezan okurken durduğu yerde ve fakat bu sefer Resûlullah’ın huzuru manevîsinde ezanını okudu. Bilâl’in sesine hasret Medineli Müslümanlar onun sesini işitince, “Yoksa Resûlullah mı dirildi?” diye mescide doğru ağlayarak ve feryadü figan ederek koşmaya başladılar. Hz. Bilâl (ra)’in ezanı devam ettikçe halkın gözyaşları da artarak devam etti. Medine sokakları o ana kadar bu denli bir gözyaşına şahit olmamıştır.

Ashâb-ı Kirâm’ın Resûlullah’a olan muhabbetlerini ifade eden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Onlar için Efendimizle beraber olmak, dünya hayatında imandan sonra elde edilebilecek en büyük nimettir. Bu nimetin şükrünü gerçekten çok güzel bir şekilde yerine getirmişlerdir.

Bu sevgiden bizim hissemize düşen nedir, acaba? Bugün Resûlullah hayatta olmadığına göre sünnetini öğrenmek suretiyle O’nu kendimize rehber edinebiliriz. Hz. Peygamber, bizim için ve bütün insanlık için her bakımdan ideal bir örnek, ideal bir insan modelidir. Adı anıldığında O’na salât-ü selam getirmeliyiz. Ayrıca Peygamberimize hürmeten ve yaptıkları hizmetlerden dolayı O’nun hane halkına ve ashâbına da sevgi, saygı ifadeleri kullanmalı ve duada bulunmalıyız.

Rabbimizden niyazımız şudur ki: “Ey Vedûd olan Rabbimiz! Bize seni sevmeyi, senin sevdiklerini sevmeyi, kullarından en sevilene tabi olup O’nun gibi yaşamayı nasip et. Bizi, Senin sevginden, Habîbi’nin sevgisinden mahrum bırakma. Bizi sevdiklerinin zümresine dâhil eyle!”

Âmin

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ Âlihî ve sahbihî ecmeîn….



[1] Meryem sûresi,  96.

[2] Buharî, Tevhid,33

[3] Âl-i İmran sûresi, 31.

[4] Buharî, İman, 8; Müslim, İman, 69,70.

[5] Buharî, İmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân, 67.

[6] Buharî Şurût 15.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları, 3/132-133.

[8] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık, 2/53-56.

[9] Ahzab sûresi 6.

[10] İbn Hişam, Sine, c. 3, s. 105.

Yazar: