Ümmetine Çok Düşkün, Mahzâ Rahmet Peygamber: Hz. Muhammed

Hüseyin KORKUT

Tevhidin gönüllerden silinmek üzere olduğu, şirkin, putperestliğin, insan haysiyetine ve hilkatine yaraşmayan nice olumsuzlukların, kara bulutlar ve zifiri karanlıklar olarak insanlığı boğmak üzere olduğu cahiliye döneminde, ıssız bir çölde, ayın on dördü bir öksüz olarak, Abdullah’ın yetimi, Amine’nin rüyası, Hz. İbrahim’in duası, Hz. İsa’nın müjdesi, âlemlere rahmet olarak doğuverdi. Âlemler nura gark oldu, cihan muradına erdi. 

Kur’an-ı Kerim’de, 499 yerde Peygamber Efendimizden bahsedilmektedir. Bunlardan biri de, Araf suresi 157. ayet-i kerimedir. Bu ayet-i kerimede, Peygamber Efendimizin (s.a.s), müminlerin üzerindeki yükleri kaldırdığından ve zincirleri kırdığından bahsedilir. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerin nurlu ışığında, Gönüller Sultanı Efendimizin misyonunu anlamaya çalışmak, mü’min gönüllere huzur, sürur, sükûn verecek ve engin ufuklar açacaktır. İlgili ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı gördükleri, okuyup yazması olmayan (ümmî) Peygamber’e tabi olurlar. O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder, tertemiz ve iyi olan şeyleri helal, kötü ve zararlı şeyleri haram kılar, onların sırtlarındaki ağır yükü kaldırır, zincirlerini kırar. O Peygamber’e inanıp O’na saygı gösteren, yardım eden ve O’nunla birlikte gönderilen nura uyanlar yok mu, kurtuluşa erenler işte onlardır.” Bu buyruğu ile Rabbimiz, Peygamber Efendimize (s.a.s) risaletinin mahiyetini, davasının gerçek yönünü ve bütün peygamberlerin ortak değeri olan itikadi umdeyi açıkça ilan etmesini emretmektedir.

Bu ayetin ifade buyurduğu gerçekleri, bölümler halinde anlamaya çalışalım:

a-            Tevrat ve İncil’de, Peygamber Efendimizden bahsedildiği için ehl-i kitabın O’nu ve özelliklerini tanıdıkları hakikatine ulaşırız. Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi 146. ayetinde “Kendilerine kitap verdiklerimiz Muhammed (a.s)’i oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” buyurarak bu hakikate işaret etmektedir. Rabbimiz, gönderdiği bütün peygamberlerden O’na uymaları hususunda ahd almıştır.

b-            Ümmî oluşu: Efendimiz, kimseden okuma-yazma öğrenmemiştir. Tebliğ görevine ve tebliğine halel gelmemesi için Rabbimiz O’nu korumuş, gözetmiş ve terbiye etmiştir. Doğmadan önce babasını kaybeden Peygamberimizin annesi Hz. Âmine vefat ettiğinde melekler “Ya Rabbi, Habibin öksüz, yetim ve kimsesiz kaldı.” dediklerinde, Allah Teâlâ: O’nu ben gözetip kollayacak ve O’na yardımcı olacağım.” buyurmuştu. Peygamber Efendimiz (s.a.s) de “Beni Rabbim terbiye etti, O, terbiyemi ne güzel yaptı.” buyurarak, kendisini yetiştirenin Mevlayı Zülcelâl olduğunu ifade etmişlerdir.

c-             İyiliği emredip kötülükten sakındırması: Bu, tüm peygamberlerin asli görevlerindendir. Peygamber Efendimiz de bu görevi en zor şartlarda bile asla taviz vermeden yerine getirmiş; iyiyi, güzeli, marufu tavsiye etmiş; en güzel metotla insanları iyiliğe çağırıp kötülüklerden sakındırmıştır. Öncelikle kendileri bu güzellikleri yaşayarak münkerin her çeşidinden uzak bir hayat sürerek en güzel örnek olmuştur. Her tür pislik ve kötülükten uzaklaşmak, iyiliklere aşkla sarılmak ruhun terbiye ve inkişafı yönünden önem arz etmektedir. Sağlam bir inanç, sağlam ameller ve iyiliklerle hemhâl olup kötülüklerden uzaklaşma; ruhun hilkatine dönmede, inkişafında ve yeniden inşasında temel adımlardır. Bunlar aynı zamanda ruhu bunaltan, vicdanı sızlatan yüklerden insanın kurtulması anlamını ifade eder. İşte, Gönüller Sultanı Peygamber Efendimiz (s.a.s), ümmetinin üzerindeki manevi yükleri böylelikle kaldırmaktadır.

Rabbinden kendisine indirilen İslâm nizamı ile mü’minlere tertemiz ve iyi olan şeyleri helâl, kötü ve zararlı olanları haram kılması, ümmetin bedenen de temizlenmesi, arınması; beden ve ruhuna yük olan haramlardan, pisliklerden, yüklerden kurtulması hedefine yöneliktir. Aynı zamanda insanın maddi yönünü, bedenini inşa etmenin bir yöntemidir.

Hatemü’l Enbiya Muhammed Mustafa (s.a.s), ümmetine çok düşkün, ümmetini çok seven bir rahmet deryası, bir şefkat pınarıdır. Tevbe suresi 128. ayetinde Rabbimiz, bu gerçeğe: “And olsun ki içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir.” buyurarak dikkatimizi çekmektedir. O, şefkat abidesi Aziz Peygamber;  inançsızlık, küfür, şirk, riya, münafıklık, zina, içki, kumar, adam öldürme, iftira, yalancılık gibi, inanana cidden ağırlık veren günah yükünü, ümmetin üzerinden kaldırmaktadır. Nefse, şeytana, nefsanî istek ve arzulara, dünyaya ve nimetlerine karşı aşırı tamaha set vurarak nefsin ve şeytanın esaret zincirlerini kıran da O’dur.

O yaşayan Kur’an’ın nurlu yolundan gitmek, O’nu önder tanımak, her tür müşkülümüzde hakem bilmek, problemlerimizin hallini O’nda ve O’na indirilen Kelamullah’ta aramak, ahlakını benimsemek, şerefli, izzetli bir hayatı dilemenin ve hayatın, mâsiva menşeli yüklerinden ve zincirlerinden kurtulmanın biricik yoludur. Dün, bugün, yarın dünyadaki olmuş ve olacak bütün kötü ve çirkin işler, O’nun yolunda gitmemekten, O’nun nurlu yolunun yolcusu olmamaktandır. O, sadece karanlık dünyamıza değil, asıl gönlümüze ayın on dördü gibi doğmalı; hanelerimize misafir, yolumuza rehber olmalıdır. Ümmeti olarak O’nu dünyada biz tanımalı ve O’na tabi olmalıyız ki, O da mahşerde, havzı başında, livâü’l-hamd sancağı altında bizi tanıyıp beklesin. Muzdarip insanlık, beşerin son mürşidi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’nın nurlu yoluna, huzur veren prensiplerine uymalıdır ki, ızdırabı son bulsun.

Peygamberlerin bile ümmeti olabilmeleri için Rabbimize yalvardığı varlık sebebimize çokça salât-ü selâm getirmeli ve Hz. Mevlana gibi “Gökler kadar geniş bir ağız isterim ki, O meleklerin bile kıskandığı güzeli övebileyim.” niyazında bulunmalıyız ki, O’na ümmet olma şerefine nail olalım ve O’nun ümmeti olduğumuz şükrünü edaya muvaffak olabilelim.

Nurlu işaretleri, şefkatli buyrukları, değişmez üstünlük ve örnekliği ile üzerimizdeki yükleri kaldıran, nefsâni esaretimizin paslı zincirlerini kıran Gönüller Sultanı’na nâ mütenâhî salât-ü selamlar olsun.