Tebük Hatırası

İşin Başı İslâm, Direği Namaz, Zirvesi Cihaddır

İnsanların sıcaktan bunaldığı, hurma ağaçlarının altında istirahata çekildiği bir mevsimde Allah Resûlü ve arkadaşları, Bizans İmparatorluğu ile savaşmak amacıyla Tebük yollarındaydı. Sıcaklık gittikçe artıyor, düşman bir türlü ortaya çıkmıyor, yolculuk her geçen saat daha da zorlaşıyordu. Kur’ân-ı Kerim, o günleri zorluk zamanı olarak isimlendirmişti. Sıcaklık artık tahammül edilmez bir boyuta varınca ashâb-ı kiram, kendilerini korumak maksadıyla etrafa dağıldı. Genç sahabî Muâz b. Cebel, arkadaşlarını seyrederken Efendimiz aleyhisselâmı gördü. Resûl-i Ekrem yalnızdı. Koştu, hemen Efendimizin yanına geldi ve bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirerek şu soruyu sordu:

- Ya Resûlallah! Cennete girdirecek, cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana haber verir misin?

- Çok büyük bir şey istiyorsun. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kişiye zor gelmez: Hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca Allah’a kulluk edersin. Namazı dosdoğru kılarsın. Zekâtı verirsin. Ramazan orucunu tutarsın. Gücün yeter, imkân bulabilirsen haccedersin, buyurdu.

Efendimiz, Muâz’a İslâm’ın temel esaslarına bağlı kalmasını tavsiye etti. Zira cennete girmek ancak bu hakikatlere bağlı kalmakla

mümkündü.

Bir süre sonra Efendimiz, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Şimdi sana hayır kapılarını haber vereyim mi? Oruç kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahın azabını söndürür. Ayrıca kişinin gece yarısı kıldığı namaz da günahı siler.”

Cennete ulaşmanın yolu nefisle mücadele etmekten geçiyordu. Nefsiyle savaşan bir müminin en büyük silahı ise oruçtu. Gaflete kapılarak işlediğimiz pek çok günah, cehennem azabı olarak karşımıza çıkacaktı. Bizi yakacak olan ateşi söndürebilmemiz için sevdiklerimizden infak etmemiz; fakirleri, kimsesizleri gözetmemiz ve herkes sıcak yatağında uyurken kalkıp namaz kılmamız; gözyaşlarımızla günahlarımızdan tevbe etmemiz gerekiyordu.

Bundan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Korkuyla ve umutla Rablerine kulluk etmek için onların vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde sûresi 16, 17) âyetini okudu.

Bilâhare Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

- Sana bütün işlerin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi? Muâz:

- Evet, bildir Ya Resûlallah! dedi.

- İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihaddır, buyurdu.

İşin başı İslâm’dı. Cennete girmenin ilk ve en önemli şartı Müslüman olmaktı. İslâm binasını ise namaz ayakta tutuyordu. Cihad; Allah’ın dinini yüceltmek için bir müminin yapabileceği her şeydi. Hiçbir amel cihad ile mukayese edilemezdi. (bkz. Tevbe sûresi 19. âyet)

Efendimiz daha sonra:

- Bu anlattıklarımın hepsini tutan, onların devamına ve olgunlaşmasına sebep olan şey nedir söyleyeyim mi? diye sordu.

Muâz:

- Evet, söyle Ya Resûlallah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber dilini tuttu ve:

- Şunu koru! buyurdu. Muâz:

- Ya Resûlallah! Biz konuştuklarımızdan da sorgulanacak mıyız? diye sorunca Allah Resûlü şöyle buyurdu:

- Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen ancak dillerinin ürettikleridir![1]

İnsanı cehenneme götüren şey, çenesine sahip olmadığı için ağzına gelen her şeyi söylemesidir. Allah’a ve ahiret gününe iman edenler ise ya hayırlı bir söz söylerler ya da konuşmazlar. Ancak müminler kurtulacaktır ki o müminler boş şeylerle ilgilenmezler, gereksiz şeylerle ilgilenmeyi ve bunları konuşmayı imânî bir eksiklik olarak görürler. Muâz b. Cebel bu müminlerin en faziletlilerinden biri, Efendimiz aleyhiselâmın pek sevdiği bir kimseydi. Allah Resûlü bir defasında ona şöyle demekten kendini alamadı:

“Ey Muâz, Allah’a yemin ederim ki, ben seni gerçekten seviyorum.”[2]

Allah Celle, Efendimiz ile birlikte Tebük yollarına düşen, bu güzel hatırayı bizlere nakleden; âlim, fakih ve mücahid sahabîye, Amvâs Vebasında şehit düşen Muâz b. Cebel’e rahmet eylesin.

Âmin


[1] Tirmizî, Îmân 8; İbni Mâce, Fiten 1.

[2] Ebû Davûd, Vitr 26; Nesâî, Sehv 60.

Yazar: