Susuz Gönüllerin Âb-ı Hayatı: Kur’an

Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar!

Bir müjde arıyordu kâinat. Kalemin kâğıda, toprağın tohuma, yağmurun buluta sakladığı bir müjde. İşte bu, sanki zamanın ince kıvrımları arasında tutuşmaya hazır yüreklere bir kıvılcım oluyordu.

Zamanı, mekâna sığdıramayanlar şahit kılmışlar mürekkebi yaptıklarına. Tıpkı bizim de bu satırları yazarken Abdullah b. Mesud’a şahit kılındığımız gibi. Gözlerimizin önündeki gaflet perdesini aralayıp şöyle bir o zamana baktığımızda göreceğiz ki, örtüye sarılmış nebiyi teselli edenin sesinde, secdeye kavuşan alnı görüp de heyecanlanan yürekte, tebliğ kendisine ulaştığında hiç tereddüt etmeyen dilde ve elbette ki süt vermemiş koyunun sütünü onu sağan nebinin elinden yudumlayan ağızda, inananlara pek çok ibret vardır!

Ses! Kelimenin yoldaşı, kâğıdın sırdaşı, kimi zaman dert olur toprağa düşer sessizce. Kimi zaman da can olur, kuvvet olur haykırır ‘Allahu Ekber’ diye.  Dertli diller lisan eyleyip “Ah keşke! Keşke Kur’an’ı müşriklere karşı sesli okuyabilseydik.” dedikçe, Abdullah bin Mesud heyecanla atılır “Kur’an’ı Kureyş’e ben duyururum.” diye.

Kesretten vahdaniyete bir çağrıdır bu. Putları ayakaltına alıp, en yüce olanın huzurunda secdeye kapanmaktır. Ziyneti takva olan, edep ile süslenmiş bir libas giymektir. “Sen” varsın derken ondan gayrısını yerle bir etmektir.  Şiarı bunlar olan Abdullah b. Mesud Kâbe’nin o derunî havasına yaslanıp başlar Kur’an’ı güzel sesiyle çağlayan bir akarsu gibi okumaya.

“Er-Rahman” der ve diller lal olur, putlar bile kıyama durur. Dilinden dökülenler Arş-ı Ala’nın kapılarına selam olur.

“Kur’an’ı öğretti.” der ve kalem dile gelip “La ilahe illallah” der. Mürekkep susuz kâğıdın ab-ı hayatı olup akar çağlar öncesinden çağlar ötesine. Cehaletin çorak ikliminde en büyük mucize ile meydan okur.

“İnsanı yarattı.” der ve balçıktan yaratılan bedenler korkuyla titrer. Bir nefes kadar yakın olan yaratıcıyı görmekten aciz gözler, yüreği katılaşan zalimin karşısında çaresiz kalır. Çünkü artık zaman şeytanla insanın suret değiştirdiği bir zamandır.

“Bitkiler ve ağaçlar secde eder.” der ve şaşırır müşrikler. Güneşe, aya ve puta secde eden başlar aciz kalır. Çünkü baş yalnızca Allah için secdeye kapanır.

“Göğü Allah yükseltti ve mizanı o koydu.” der ve göğe kalkar eller.  Vicdan tartısında hafif kalır nefsinin pençesindekiler.

“O halde Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabilirsiniz.” der ve iman ile tefrit arasında kalan başlar eğilir.  Sözlere perde çekilir bir tek ayet konuşsun diye. Böylece ahirete gözleri kapalı olanlara haktan bir hatırlatma gelir.

Abdullah b. Mesud kelimeleri bir biri ardına sıraladıkça şekilden şekle giren müşrikler, daha fazla ayet okumasına dayanamayıp tüm güçleriyle onu döverler. Fakat o, cesurca Allah’ın ayetlerini okumaya devam eder. Zannederler ki onda yanan bu iman ateşi işkencelerle söner. Onun bu hâlini gören arkadaşları üzülüp: “Biz senin başına bunun gelmesinden korkuyorduk.” derler. İbn Mesud: “Allah’ın düşmanları gözümde hiç bu kadar zavallı gözükmemişti. Vallahi, eğer isterseniz yarın yine gider aynı şeyi tekrarlarım.” diye ahdini yeniler.

Kelama hürmet sevgiyle başlar. Yaratana hürmet de aşkla… Bir arayış bizimkisi aşktan ve sevgiden nasibini alabilmeyi umut eden. Kimi zaman kayalar altında ölmeyi göze alan Bilal gibi, kimi zaman da Kur’an’ın sesi olan Abdullah b. Mesud gibi. Her daim uğruna bir şeyler feda edebileceğimiz ilahi bir sevginin ruhlarımıza ışık tutması temennisiyle.

“Allahım, Sen’den geri dönüşü olmayan bir iman, tükenmeyen nimetler ve ebedi cennette Rasûl’ün Muhammed’in dostu olmayı isterim.”

Yazar: