Sevgili’ye Yolculuk


Allah Teâlâ Hazretleri’nin, âlemlere rahmet olarak gönderdiği son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (sav), Mekke’de irşad vazifesine devam ediyordu…

Nerede ise bütün güzel değerlerini yitirip çökmüş, yıkılmış ve perişan olmuş insanlık âleminin gönül toprağına, yeniden yeşerip hayat bulmaları için, İslâm ve imân tohumunu atıyor, insanlığı yepyeni bir hayata davet ediyordu.

Sürekli nâzil olan Kur’ân âyetleri, hikmet çağıltılarıyla akıl ve idrakleri aydınlatıyordu.

Asırlardır hasret kalınan nûr, bütün aydınlığı ile bütün kâinatı aydınlatmak için, nasipli gönüllerde neşv-ü nema buluyordu.

İslâm ile şereflenip aydınlık ufuklara doğru tırmanışa geçenler olduğu gibi, İslâm nûrundan kaçarak, karanlık kuytulara doluşanlar da vardı.

Mekke, İslâm nûruyla aydınlanırken, karanlık ruhlu adamlar, daha ilk günlerinden söndürmek istemişlerdi bu nûru.

Fakat İslâm ile yeniden şekillenip sahâbe olma şerefine eren bir avuç insan, destansı bir mücadeleyle aydınlanma sürecini çoktan başlatmışlardı.

İlahî nûr Medine’ye kadar uzanmış, Peygamber elçisi ve İslâm Tarihi’nin ilk öğretmeni unvanını alan Hz. Mus’ab bin Umeyr (ra) vesilesiyle, Medine de aydınlanmaya başlamıştı[1]

Allah Teâlâ Hazretleri nurunu tamamlayacaktı çünkü…

Yesrib’e Peygamber elçisi Hz. Mus’ab bin Umeyr (ra) gelmişti…

İnsanları İslâm’a davet ediyor, Müslüman olanlara, başta Kur’ân olmak üzere, İslâm esaslarını öğretiyor; onlara topluca namaz kıldırıyordu.[2]

Bu haber dilden dile bütün Medine’ye yayılmıştı…

Medine çalışmalarının temeli olan Dâru’l-Es’ad yanında, bir de Dâru’s-Sa’d oluşturulmuştu. Bu iki kurumana merkez halinde faaliyetlerini yürütürken, nerede ise her gün yeni bir şube devreye giriyordu. Şubelerden de yeni şubeler oluşuyordu. Bu şubeler genellikle evlerden oluşurken; bahçelerdükkânlarçarşı-pazar yerleri gibi gezici faaliyet alanları da çok ciddi bir faaliyetin içindeydi.[3]

Her şey çok güzel gidiyordu… Fakat Peygamber aleyhisselâm’ı görüp, O’nunla konuşabilme sevdası, bütün beden ve ruhlarını sarmış, Peygamber aleyhisselâm muhabbeti ile alev alev yanmaya başlamışlardı. Günlük çalışmalarının yanında her Kur’ân okuyuşlarında, her namaz kılışlarında, her sohbet halkasına katılışlarında, ta yüreklerinin en derin yerinden sökülüp gelen bir Ahları vardı…

- Ah, bir de Peygamber aleyhisselâm’ı görebilsek!

İşte bu aşk, bütün her şeylerini kuşatmıştı… O’nu görmek ve O’nunla konuşabilmek… Aşk ve muhabbetlerin en erişilmeziydi bu.

Nihayet bir gün… Bir gün öyle bir haber aldılar ki:

- Peygamber aleyhisselâm ile görüşmek için Mekke’ye gideceğiz! Peygamber aleyhisselâm, bizim Mekke’ye gideceğimizden haberli olup, bizi beklemektedir![4]

- Allahu Ekber!

Medineli Müslümanlar öyle bir heyecan içine giriverdiler ki, bunu hiçbir şey tarif edemezdi. Mekke’ye gidecekler ve orada Peygamber aleyhisselâm ile görüşeceklerdi. O’nu göreceklerdi; O’nu! O’nu görmek! Aman Allah’ım, ne büyük saadetti bu!

Bu heyecan, aşk ve şevk ile hazırlıklarını bitirip yola koyuldular.

Medine’nin seçkin Müslümanlarından bir kısmı çok istemelerine rağmen, Mekke’ye gidemiyorlardı. İmkânları yoktu buna. İçinde bulundukları şartlar müsait değildi. Bu nedenle gözyaşları içinde Peygamber aleyhisselâm’a selâm göndermeleri görülmeye değerdi…

Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkan hacc kafilesi oldukça kalabalıktı. Tam olarak sayılarını bilemiyoruz. Fakat bu kalabalık yolcu kafilenin içinde Müslüman olan çok özel bir topluluk vardı. Bu büyük kafileye karışmışlar, kendilerini belli etmeden hep beraber yola koyulmuşlardı. Medine’nin Müslümanları olarak bu kalabalık yolcu kafilesiyle yol alan özellerin sayısı ise 75 idi. Bu çok seçkin topluluğun 73’ü erkek, 2’si hanımdan oluşuyordu.[5]

O’na gidiyorlardı, O’nu göreceklerdi, O’nunla konuşacaklardı. Düşündükçe bir başka oluyorlardı. O’na gitmek, O’nu görmek ve O’nunla konuşmak…

Uzun ve yorucu olan yol, bu büyük aşk ve anlamlı heyecan ile alınıyordu. Fakat bitmek bilmiyordu bu uzun yol. Peygamber aleyhisselâm ile buluşmak için can atıyorlardı çünkü.

Mekke’ye vardıklarında heyecanları daha bir artmış, bir an önce O’nu görmek için sabırsızlanmaya başlamışlardı.

Ama bu iş öyle kolay değildi… Mekke müşrikleri göz açtırmıyorlardı çünkü.

Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülüyor, her ayrıntı itina yerine getiriliyordu.

O’nu görmeden bu kadar heyecanlanıyorlardı. Ya bir de gördüklerinde ne yapacaklardı acaba?

Peygamber aleyhisselâm’ı görmek için sabırsızlanan Medine’nin bu nazlı ve özel gülleri, yerlerinde duramıyorlardı artık…

Günler bayrama kaymış teşrik günlerini yaşıyorlardı. Ancak, bu kadar insanın Kâbe’nin yanında veya Mekke içlerinde Peygamber aleyhisselâm ile buluşmaları mümkün değildi. Mekke müşrikleri göz açtırmıyorlardı çünkü.

Hidâyetlerine vesile olan ve her şeylerini ona borçlu oldukları Medine’nin Hocası Mus’ab bin Umeyr (ra), nihayet bekledikleri müjdeli haberi verdi.

- Bu gece, gece yarısını geçe, büyük bir dikkat ve gizlilikle Akabe mevkiinde Peygamber aleyhisselâm ile buluşacağız![6]

- Allahu Ekber, bu gece ha!

Heyecan arttıkça, zaman geçmek bilmiyordu. Bekledikleri an geliyordu işte. Şunun şurasında O’nu görmeye ne kalmıştı ki. Gecenin üçte biri geçmiş ve Mekke halkı ile beraber, Mekke’ye dışarıdan gelenler de derin bir uykuya dalmıştı. Sessizliği yutan bir geceydi…

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Medine’den gelenler sadece 75 kişi değildi. Kimi ticaret, kimi ziyaret, kimi hacc, kimi başka bir şey için yola çıkıp gelmişlerdi. Yani oldukça kalabalık ve çeşitlilik arz eden bir topluluk içinde 75 kişilik bir de Müslüman kafilesi vardı. Onlar da kendilerini gizliyorlardı. İşte bundan dolayı, bunca kalabalık, büyük kafilenin arasından birer birer süzülüp, kuytu bir yerde buluşuyorlardı.

Bu anlamlı gecenin karanlığını delip, seri adımlarla Akabe mevkiine doğru gizlice süzülen 75 Müslüman, O’nu görebilmenin heyecanı ile ilerliyordu.

Medine Hocası Mus’ab bin Umeyr Hazretleri’nin dediği yerde konaklayıp, artan merakla Peygamber aleyhisselâm’ı beklemeye başladılar.

Hiç kimseyi bekletmeyen Gönüller Sultanı gecenin karanlığını yararak yanlarına geldiğinde, heyecan doruğa çıkmıştı.

Amcası Hz. Abbâs ile beraber gelen İki Cihan Güneşi, her birine tek tek bakarken, öyle güzel tebessüm ediyordu ki, bu tatlılığı hiçbir şey ifade edemezdi.[7]

Karşılarındaydı işte…

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberler SultanıKâinatın EfendisiAllah’ın SevgilisiHz. Ahmed-i Mahmûd-u Muhammed Mustafa (sav) yanlarındaydı işte.

Görmüşlerdi nihayet, görmüşlerdi işte.

Bu an hiç bitmesin istiyorlardı…

Sadece saatler, dakikalar değil, saniyeler bile dursun, zaman geçmesin, bu an hep böyle kalsın istiyorlardı.

Peygamber Aleyhisselâm’ın gül tebessümü, bu karanlık gecede bile öylesine güzel görünüyordu ki, nefeslerini tutmuş O’na bakıyorlardı.

Karanlık geceyi nûruyla öyle bir aydınlatmıştı ki, bunu sadece nasipli olanlar görebiliyorlardı.

Medine Müslümanları, Peygamber aleyhisselâm’ı görmenin mutluluğu ile öyle bir havaya girdiler ki, artık O’ndan başka hiçbir şey göremiyorlardı.

Sadece O vardı burada artık… O vardı burada ve O’nunla beraberdiler…

Görmüşlerdi işte… O’nu görmüşlerdi; O’nu… Kâinatın Efendisi’ni görmüşlerdi…

Gönüller bir başka akmıştı Gönüller Sultanı’na…

Bir başka nûr devşirmişlerdi Nûr’un kaynağından…

Bir başka güzel nurlanmışlardı O Nûr ile…

Nûr ile nurlanmak…

Gönüller Sultanı’nın gönlünde yer edinmek…

Karanlıklar aydınlanmıştı artık…

Nûr’u görmüşlerdi çünkü…

Nûr’la nurlanmışlardı…

O’nunla beraberlerdi işte… Buluşmuşlardı O’nunla…

Peygamber Aleyhisselâm’ı bu kadar yakından görmek ve bu kadar yakından dinlemek, mest etmişti onları…

Başka bir şey düşünecek durumda değillerdi artık.

O vardı karşılarında ve O’nu yakından görmüşlerdi işte…

Peygamber aleyhisselâm’ın mübarek nûr yüzünde de, sürür huzmeleri dolaşıyordu. Bu kadar insan aynı inanç ve gaye etrafında toplanmışlardı.

Bir yıllık çalışmanın semeresi ortaya konmuştu işte! Medine Muallimi Mus’ab Hoca, büyük bir sevinçle olanları anlattı. Muallimler SultanıPeygamberler Sultanı’na raporunu sunuyordu. Üstelik yoluna can-baş koyan bu seçkin insanlardan 75 kişiyi de alıp getirmişti işte. Duygu anaforu yaşayan Mus’ab Öğretmen sözünü şöyle bitirdi…

- Medine’de, içinde İslâm’ın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı ya Rasûlallah![8]

Peygamberler Sultanı o kadar çok memnun oldular ki, mübarek nûr yüzü daha bir aydınlandı. Mus’ab Öğretmen başta olmak üzere, Medine’den gelen bu seçkin topluluğa öyle tatlı bakıyordu ki, yürekler yerinden oynuyordu.

Bu manalı manzara karşısında bizim yüreklerimiz de büyük bir muhabbetle yerinden oynarken, burada çok önemli bir hakikat ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir beldede inanan bir gönlün olması, iman adına oranın fethianlamına geliyordu. Daha ilk başlarda Mus’ab Hoca’yı oraya gönderen Rasûlullah aleyhisselâm hedef de göstermiş oluyordu. Rasûlullah aleyhisselâm’ın işaret ettiği mesajı anlayıp kavrayan Mus’ab Hoca, bir yıl içinde 75 kişiyle gelmişti işte! Geceli-gündüzlü çalışmanın semeresini devşirip getirmişti buraya.

Peygamberler ve Gönüller Sultanı’nın yanında sevgili amcalarından Abbâs vardı.

Bir yıldan beri yoğrulup şekillenen iman konuşmuştu önce. İmanın hemen ardından amel dile gelmişti. İman ve amel ile beraber duygular konuşmuştu. Her şeylerine yansıttıkları İslâminsan kılığında Müslümanhüviyetinde gelmişti buraya. Hislerduygularanlayışlar bir başka depreşmişti.

En yetkili ağızdan en güzel mesajı alan bu kutlu insanlar, mesaj ile beraber yeniden şekillenmişlerdi. O ana kadar herhangi birileri olarak yaşarlarken, o andan sonra herhangi biri olmaktan çıkmış, Müslüman kimliğiile yüceler yücesi bir devlete ermişlerdi.

Peygamberler Sultanı’nı ve O’nun getirdiği mesajı en güzel bir şekilde temsil eden Öğretmenler Sultanı, yepyeni bir anlayış koymuştu önlerine.

İslâm ile şereflenenler bir başka sevdaya düşmüşlerdi! Bu sevda ile Sevgililer Sevgilisi’ne öyle tutulmuşlardı ki, bunu hiçbir şey ifade edemezdi. Bu sevda ile beraber yürekleri bütün sıcaklığı ile akıp gitmiştiEn Sevgili’ye!

Sevgili’ye Yolculuk yürekte başlamıştı önce. Bu bir yürek işiydi çünkü. Önce yüreklerini göndermişlerdi. Sonra da kendileri kalkıp gelmişlerdi.

Bu hep böyle olurdu; böyle oldu ve hep böyle olacaktı…

Sevgililer Sevgilisi her şeyimizin önünde gelir çünkü.

Sevgililer Sevgilisi’ne yüreklerini göndermeyenler, gidemezlerdi O’na!

Sevgili’ye Yolculuk yürekle ve yürekte başlar; yürekle ve yürekte devam eder! Ama asla bitmez bu kutlu yolculuk!

Peygamberler Sultanı bizi bekliyor çünkü!

Sallallahu aleyhi ve sellem

 

[1] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 2, s. 76; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, c. 1, s. 220.

[2] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi‘t-Târih, c. 2, s. 96.

[3] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 72.

[4] Ebu’l-Fidâ İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 159.

[5] Zehebî, Târîhu’l-İslâm ve Vefeyâtu’l-Meşâhîr ve’l-A’lâm, s. 298.

[6] Beyhakî, Delâilü’n-Nübüve ve Ma’rifetu Ahvâli Sahibi’ş-Şerîa, c. 2, s. 442.

[7] Haysemî, el-Mecmâ’u’-Zevâid ve Menba’u’l-Fevâid, c. 6, s. 46.

[8] Diyârbekrî, Târîhu’l-Hamîs fî Ahvâli Enfesi Nefîs, c. 1, s. 317.

Yazar: