İlk Hitâbe

siyerinebi kuba mescidi ilk hitabe hz.muhammedPeygamberimiz aleyhisselâm, çok ciddi çalışmalar yaptığı ve geleceğe ilişkin çok güçlü temeller attığı Kuba’dan ayrılarak, Medine’ye doğru harekete geçti. Hicret yolculuğu daha bitmemişti…

Kuba’dan Medine’ye doğru yola çıkan Peygamber aleyhisselâm, Sâlim Avf oğullarının oturdukları Rânûnâ Vadisi’ne geldiği zaman, Cuma namazı vakti girmişti.

Peygamberimiz aleyhisselâm, vakit girdiği için orada Cuma namazını kıldırdı. Peygamber Efendimiz’in Medine’de kıldığı ve kıldırdığı ilk Cuma namazıydı bu. Yanında bulunan ve Cuma namazı kılan cemaat, yüz kişi kadardı.[1]

Rivayetlere göre Peygamberimiz aleyhisselâm, bu Cuma günü, ayakta dikilerek ardı ardına irad ettiği hutbelerinde, Allah’a layık olduğu şekilde hamd ve senâda bulunduktan sonra, şöyle buyurdu:

“Ey İnsanlar!

Kendiniz için, önden (ölüm gelip çatmadan önce), âhiret azığı olacak şeyler gönderiniz. Elbette bilirsiniz ki, her biriniz ölecek ve elinin altındakileri başsız bırakacaktır.

Sonra da Rabbi ona tercümansız, perdesiz olarak: ‘Sana Rasûlüm gelip emirlerimi tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanlarda bulundum. Sen kendin için (âhiret azığı olarak) ne gönderdin.’ diye buyuracak?

O da sağına soluna bakacak, hiçbir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak. Önünde de cehennemden başka bir şey göremeyecek!

Öyle ise yarım hurma ile de olsa cehennemden kendisini korumaya gücü yeten kimse, hemen o hayrı işlesin! Onu bulamayan da, güzel bir sözle kendisini korumaya çalışsın! Çünkü bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir.

Selâm ve Allah’ın rahmeti, bereketleri üzerinize olsun!” [2]

***

“Allah’a hamd olsun!

Allah’a hamd eder ve O’ndan yardım dilerim.

Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerinden Allah’a sığınırız.

Allah’ın doğru yola ilettiğini hiç kimse saptıramaz. Saptırdığını da hiç kimse doğru yola iletemez.

Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O birdir. O’nun şeriki yoktur.

Sözlerin en güzeli Yüce Allah’ın Kitabı’dır.

Allah kimin kalbini Kur’ân ile süsler ve onu küfürden sonra İslâmiyet’e girdirir, o da Kur’ân-ı Kerîm’i insanların sözlerine tercih ederse, işte o kimse felah bulmuş, kurtulmuştur. Doğrusu, Kitâbullah sözlerin en güzeli, en belâgatlısıdır.

Allah’ın sevdiğini seviniz! Allah’ı candan, gönülden seviniz!

Allah’ın kelâmından, zikrinden usanmayınız! Allah’ın kelâmından, kalbinize kasvet ve darlık gelmesin. Çünkü Allah’ın kelamı, her şeyin üstününü ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını, kulların seçkinlerini, kıssaların (en) iyisini zikreder. Helal ve haram olan şeyleri beyan eder.

Artık hepiniz Allah’a ibadet ediniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. O’ndan gereği gibi sakınınız.

Dilinizle söylediğiniz güzel sözlerinizle Allah’ı tasdik ve ikrar ediniz.

Allah’ın ihsan ettiği rahmetle birbirinizi seviniz.

Muhakkak biliniz ki, Allah, ahdinin bozulmasına gazap eder.

Selâm olsun sizlere!” [3]

***

“Hamd Allah’a mahsustur!

Ben O’na hamd eder, O’ndan yardım, yarlığanmak ve hidayet dilerim.

O’na îmân ederim, inanmazlık etmem. İnanmazlık edenlere de düşmanlık ederim.

Ben, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, O’nun bir olduğuna, ortağı ve benzeri bulunmadığına, Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ederim.

Allah, O’nu, peygamberlerin gelmesinin kesildiği, ilmin azaldığı, insanların sapkınlığa düştüğü, zamanın kesintiye uğradığı, kıyâmetin kopma ve âlemin sona erme zamanının yaklaştığı bir sırada, tam bir hidayet, tam bir nûr, tam bir öğüt olan Kur’ân ile göndermiştir.

Allah’a ve Rasûlü’ne boyun eğen, muhakkak doğru yolu bulmuştur. Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelen de, azgınlık ve taşkınlığa, sapkınlıktan sapkınlığa düşmüştür.

Size Allah’tan korunmayı tavsiye ederim! Bundan daha üstün ve hayırlı bir öğüt, bundan daha üstün ve hayırlı bir hatırlatma yoktur!

Rabbinden korkarak, ürpererek ibadet eden kimse için Allah’tan korunmak, istediğiniz âhiret mutluluğu için en güvenilir yardımdır.

Kim gizli ve açık her işinde Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek Allah ile arasını düzeltirse, dünyada onun adı hayırla anılır. Öldükten sonra da, bu, kendisinden önce göndermiş olduğu hayra muhtaç bulunduğu bir zamanda kendisine azık olur. Bunun dışındaki işlerden uzaklara kaçmayı, onlarla kendi arasında uzun mesafeler olmasını ister.

Allah, azabıyla sizi korkutur…

Allah, kulları hakkında çok esirgeyici ve çok merhametlidir.

Sözünü doğrulayan, va’dini yerine getiren Allah’a and olsun ki, bundan cayma yoktur. Çünkü Yüce Allah;‘Benim katımda söz değiştirilmez. Ben, kullara zulümkâr da değilim.’[4] buyuruyor.

Şimdiki ve gelecekteki işlerinizde gizli ve açık yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan korununuz! Kim Allah’tan korunursa, Allah onun günahlarını örter, ecrini de büyütür.

Allah’tan korunan büyük bir kurtuluşa ermiştir. Allah’tan korunmak, insanı Allah’ın azap ve gazabından korur.

Allah’tan korunmak, yüzleri ağartır, Rabbi hoşnut eder, dereceyi yükseltir.

Nasibinizi alınız.

Allah katında ifratlı olan hareketlerde bulunmayınız.

Allah doğruları da, yalancıları da bilsinler diye, size Kitabı’nı ve yolunu açıkça öğretmiştir.

Allah’ın size ihsan ettiği gibi, siz de ihsanda bulununuz.

Allah’ın düşmanlarına düşman olunuz!

O’nun yolunda, gereği gibi cihad ediniz!

Sizi O seçip Müslümanlar diye adlandırdı ki, helâk olan açık delillerle helâk olsun; sağ kalan da açık delillerle sağ kalsın.

Allah’tan başkasında kuvvet ve kudret yoktur.

Allah’ı anmayı çoğaltınız.

Bu günden sonrası için çalışınız.

Kim Allah ile arasını düzeltirse, Allah da onun insanlarla arasını düzeltir.

Çünkü Allah, insanlar üzerinde hükmünü yürütür.

İnsanlar ise, Allah üzerinde hükümlerini yürütemezler.

Allah insanlar üzerinde tasarruf eder. İnsanlar ise Allah üzerinde tasarruf edemezler.

Allah en büyüktür. Büyük olan Allah’tan başkasında kuvvet ve kudret yoktur!

Selâm olsun sizlere” [5]

Peygamberimiz aleyhisselâm, bu ilk hitâbenin ardından Cuma namazını kıldırdıktan sonra devesine bindi. Devenin yularını da devenin başına saldı.

Peygamberler Sultanı, yine Sahâbiler Sultanı’nı terkisine aldı. Her zaman olduğu gibi en yakınında Hz. Ebû Bekir, çevresinde ensâr-muhâcir ve özellikle de Neccâr oğulları vardı. [6]

Peygamberler Sultanı’nı karşılamak için herkes yollara dökülmüştü.

Peygamberimiz aleyhisselâm’ın, yolda olduğunu haber almışlar, şehirlerine gelmesini büyük bir hasretle bekliyorlardı.

Herkes bayramlık elbiselerini giyinmiş, en büyük bayramlarını kutlamaya çıkmışlardı. Peygamberler Sultanı’nı karşılamaktan daha büyük bayram olur muydu?

- Rasûlullah geliyor!

- İki Cihan Güneşi geliyor!

- O geliyor, O…

- Geliyor işte…

Kafile şehre girerken, sanki yer yerinden oynamıştı…

Bütün halk toplanmış, giriş yolunun iki tarafında sıralanarak Hz. Peygamber’i karşılıyorlardı.

Bütün kabile reisleri, kadınlar ve çocuklar, yediden yetmişe herkes O’nun şehre girişini, o parlayan Nûr’u, o sevimli yüzü görmek için bir araya gelmişlerdi.

Daha evvel, Mekke’den göç eden Müslümanlara bağrını açan Medineli Müslümanlar, şimdi de Peygamberler Sultanı’na gönüllerini açıyorlardı.

O gün, bambaşka bir gündü…

Medineliler için hayatları boyunca unutamayacakları bir gün…

Sesler arttıkça kalabalık, Veda Tepesi’ne doğru yeniden akın etmeye başlamışlardı.

Müslümanlar en iyi elbiselerini giyinmiş, her türlü silah ve zırhlı elbiselerini takınmış vaziyetteydiler.

Bundan maksatları, gözbebekleri gibi sevdikleri Rasûlullah’a şeref kıtası olarak hizmet etmekti.

Herkes birbirinden daha çok heyecanlı idi…

Çocuklar ve genç kızlar defler çalmak suretiyle “Taleâl Bedru Aleynâ” diye meşhur olan ezgiyi seslendiriyorlardı.

Ayın on dördü, üzerimize Veda Dağı’nın tepelerinden doğdu…

Ne mutlu bize!

Artık Allah’a dua ve niyaz eden bulundukça, bize şükretmek vâcib oldu.

Ey bize gönderilen Allah’ın Rasûlü!

Sen, bize, itaat edilmesi vâcib bir emirle Rasûlullah olarak geldin…[7]

Ay doğdu üzerimize,

Veda tepelerinden.

Şükür gerekti bizlere,

Allah’a davetinden…

Sen güneşsin sen kamersin,

Sen nûr üstüne nûrsun.

Sen süreyya ışığısın,

Ey sevgili ey Rasûl…

Ey bizden seçilen elçi,

Yüce bir davetle geldin.

Sen bu şehre şeref verdin,

Ey sevgili hoş geldin…

Nerede kaldın sevgili,

Gözlerimiz yoruldu.

Ufuklar haber verin,

Kanadımız kırıldı…

Ey kuşlar yalvarıyoruz,

Bize müjde getirin…

Ey Rasûl sana söz verdik,

Doğruluktan ayrılmayız.

Sen ey esenlik yıldızı,

Senin sevginle doluyuz…

Ay doğdu üzerimize,

Veda tepelerinden.

Şükür gerekti bizlere,

Allah’a davetinden…

Mini mini masum kızlar, tatlı tatlı manzumeler okuyor, def çalıyorlardı…

Zenci gençler, kendiliklerinden gelerek dirkele adı verilen mızraklarını oynatıp savurmaktaki maharetlerini göstermek suretiyle neşe ve sevinçlerini belirtiyorlardı.

Herkes sevgisini bir başka şekilde göstermeye çalışıyordu.

Bu arada yetişkinler de sevinç naraları atıyorlar ve her biri Rasûlullah’ın kendi evlerine misafir olarak inmesini sağlamak üzere bağırıp çağırıyordu ki, işte bu hava içinde küçük kervan, Medine’nin güneyindeki Kuba Köyü yakınında tatlı bir meyille yükselen Seniyyetü’l-Veda Tepesi’ne yavaş yavaş tırmanıp sonra da inmeye başladı…

- Şükürler olsun Rabbim! Şükürler olsun ki Allah’ın Rasûlü’nü yine gördük! Şükürler olsun ki, O’nu şehrimizde ağırlamakla şereflendik!

- Hoş geldin yâ Rasûlallah!

Peygamberimiz aleyhisselâm, her birine, gülleri bile kıskandıracak bir güzellikle tebessüm ederek sordu…

“Beni seviyor musunuz?”

- Allah şahit ki, seni çok seviyoruz yâ Rasûlallah!

“Allah şahit ki, ben de sizleri çok seviyorum!” [8]

Muhabbetli kalabalık, muhabbetin zirvesiyle cevap veriyorlardı O’na:

- Allah ve Rasûlü’ne canımız kurban!

Bu, öylesine söylenmiş bir söz değildi. Bu sözü söyleyenler öylesine sıradan insanlar olmadıkları gibi, söz de sıradan bir söz değildi. Sadece o anda orada olanların söylemeleri ile bitmiş bir söz de değildi. O’na inanan, O’nun yolunu yol edinen her Müslüman’ı ciddiyetle kuşatan bir sözdü.

Peygamberimiz aleyhisselâm’ın ilk hitabesi de, sadece orada olanlarla sınırlı değildi. Bu ilk hitâbe, kıyamet gününe kadar O’na îmân edenleri de içine alıyordu.

Peygamber Efendimiz, bütün asırları içine alan bir hitâbede bulunmuştu. Biz de, her zaman ve her yerde,  her şeyimizle ve sürekli itaat üzere olacağımıza dair Rasûlullah’a söz veriyoruz…

Sallallahu aleyhi ve sellem

 


 


[1] İbn İshak – İbn Hişâm, es-Sîre, c. 2, s. 164-147; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 343-344.

[2] Ebu’l-Fidâ İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 123-124; Hâkim, el-Müstedrek, c. 4, s. 133.

[3] Taberî, Târîh, c. 2, s. 255-256; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, c. 2, s. 524-525.

[4] Kur’ân-ı Kerîm, Kâf, 50/29; Kurtubî, Tefsîr, c. 18, s. 98-99.

[5] Diyarbekrî, Târihu’l-Hâmis fî Ahvâl-i Enfüsî Nafis, c. 1, s. 339-340; Beyhâkî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 2, s. 524-525.

[6] Süheylî, er-Ravdu’l-Unuf fî Şerhi’s-Sîretü’n-Nebeviyye li’bni Hişâm, c. 4, s. 101-102.

[7] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, c. 1, s. 236, c. 3, s. 118; Alaüddin Ali, Kenzu’l-Ummâl, c. 6, s. 387.

[8] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 2, s. 99; Kastallânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, c. 1, s. 87.

 

Siyer-i Nebi Dergisi 26. Sayı / Mart-Nisan

Yazar: