Selam sizlere, Rabbiniz kendine rahmeti yazdı

Rasûlullah’ın (s.a.s) dâvet sürecinde karşılaştığı en büyük zorluklardan biri, Mekke’nin sosyal yapısının İslam’ın tevhid ve adalet çizgisine muhalif konumuydu. İslam insanlığa renk, cinsiyet, dil ve milletler üstü bir mesaj sunuyordu. Cahiliye düşüncesi ise sahte değerler, beşerî şerefler ve yeryüzü üstünlüklerine dayanıyordu. Kur’an, İslam davetinin Hz. Muhammed’den (s.a.s) önce de sosyal ve sınıfsal bir temele dayanmadığını vurgularken, kendi dönemlerinde müstekbirlerin[1], mele ve mütref[2] olarak tanımlanan eşraf takımının buna verdiği tepkiye de değinir. Buna ek olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, ekâbir[3], betar[4], eşir[5], sâdât ve küberâ[6]  kelimeleri de çeşitli psikolojiye sahip kibirli, küstah şımarık toplum katmanlarına işaret etmektedir.

Tarih boyunca eşraf takımı, kendilerinde var olduğunu vehmettikleri üstünlüklerini İslam davetinin karşısına çıkarmışlar ve peygamberlerden kendileri için imtiyazlar istemişlerdir. Nitekim Kur’ân’da Nûh (a.s)kavminin böyle bir davranış içine girdiğini ve Nûh (a.s)’un da onların bu yaklaşımına İslâm’ın sosyal adalet ve izzet anlayışı doğrultusunda karşı çıktığını görmekteyiz: Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd 11/27) “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim olarak görüyorum.” (Hûd 11/29)

bedevi cahiliye siyeri nebi

Seçkinlik iddiası ile öne çıkan bu zümreler aynı zamanda peygamberlere karşı çıkan kâfirlerin de elebaşlarıdır. Onlar, toplumu istedikleri şekilde yönetmek için kurdukları düzenin devamını sağlayacak kurumlar oluşturmuşlardır. Bazen tek

İman edenlerden fakir olan ve kabile asaleti taşımayanlara da tahammül edememişlerdir. Zira iman edenlerin sahip oldukları değer, cahiliyye sistemlerini alaşağı edecek bir potansiyel taşıyordu. Onların üstünlüğü inanç üzerine temellenmişti ve cahiliye sisteminin pisliklerinden uzak olmanın verdiği itmi’nan ve Rab’lerine duydukları güven küfür sistemini tehdit edici yeterli içeriğe sahipti. başına, bazen kurum olarak bu mücadele varlığını devam ettirmiştir.[7] Halkı yönetmek için batıl dinler uydurmuşlar ve ezdikleri insanlara kendi toplumsal statülerini kabul ettirmeye yönelik sistemli bir aşağılama yöntemi izlemişlerdir.[8] Ayrıca onlar toplumları, liderlerin arzusu doğrultusunda dönüştürmek için yapılanları meşrulaştıracak “dini bilenler sınıfı” istihdam etmişlerdir.[9] Öte yandan bu sistemi ayakta tutan gücün simgesi olan askerler ve sermaye sahipleri, insanları sömürüp zenginliklerini ve düzenlerini devam ettirmek için müminleri basit, sıradan kimseler olmakla suçlamışlardır. Ezilenlere, zayıf bırakılmışlara, siyah derililere, yalın ayaklılara, yamalı kıyafetler giyenlere, sosyal olarak alt tabakada bulunanlara bir yücelik, izzet ve şeref bahşedecek olan hiçbir şeye tahammül edememişlerdir. Bu sebeple Hz. Muhammed’e (s.a.s) vahyin gelmesine bile itiraz etmiş, vahye mazhar olmanın toplumsal ve sınıfsal üstünlüğe göre olması gerektiğini ifade etmişlerdir.[10]

Efendimizin İslam’ı tebliğ sürecinde gösterdiği tavır cahiliye önderlerinin onurunu zedeliyordu. Köleler ve asil olmayanlarla oturup kalkması, elbiseleri arkalarından yerlerde sürten Mekke eşrafının adetlerinin aksine elbiseleri topuklardan aşağıuzatmayı reddetmesi, kız çocuğunu omuzlarında çarşı pazar gezdirmesi gibi davranışlar cahiliye ahlak sisteminin boynuna vurulmuş bir neşter niteliğindeydi.

Sa’d ibn Ebî Vakkâs (r.a) En’am Sûresi 52-54. âyetlerin iniş sebebini şu şekilde ifade etmektedir: Bu âyet-i kerime biz altı kişi hakkında inmiştir: Ben, İbn Mes’ûd, Suheyb, Ammâr, Mikdad ve Bilâl. Kureyşliler Allah’ın Rasûlü (s.a.s)’ne: “Biz, bunlara tâbi olmaya asla razı değiliz. Bunları yanından kov.” dediler. Bu sözden, Allah’ın Rasûlü (s.a.s)’nün kalbine bazı düşünceler (mesela onlarla irtibatı kestiğinde müşriklerin İslâm’a girebileceği umudu) girdi de bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.[11] Bu âyet-i kerimelerde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sabah akşam Allah‘ın rızasını dileyerek Rablerine dua edenleri sakın yanından kovma. Onların hesabından hiçbir şey sana, senin hesabından hiçbir şey de onlara ait değildir. Eğer onları kovarsan zalimlerden olursun.

Biz onlardan kimisini kimisiyle “Allah aramızdan bunlara mı lütfunu lâyık gördü?” desinler diye işte böylece imtihan ettik. Allah şükredenleri en iyi bilen değil mi?

Ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde de ki: Selâm sizlere, Rabbiniz kendine rahmeti yazdı. İçinizden her kim bilmeyerek bir kötülük yapıp da sonra arkasından tövbe etmiş ve düzeltmiş ise bilsin ki şüphesiz ki O Gafûr’dur, Rahim‘dir.” (En’am 6/52-54)

Habbâb ibnu’l-Eret (ra)’ten gelen bir rivayet, olayı biraz daha açıklamaktadır: “Bu âyet-i kerime bizim hakkımızda indi. Biz zayıf kimseler (Kureyş müşriklerince zayıf görünen Müslümanlar) sabah akşam Rasûlullah (s.a.s)’ın yanında idik. Bize Kur’ân’ı ve hayrı öğretir; bizi cennetle ve bize fayda verecek şeylerle müjdeler; cehennem, ölüm ve yeniden diriltilme ile korkuturdu. Bir gün Akra’ ibn Habis et-Temîmî ve Uyeyne ibn Hısn el-Fezarî geldiler ve “Biz, kavmimizin ileri gelenlerindeniz. Kavmimizin bizi bunlarla birlikte görmelerinden hoşlanmıyoruz. Biz seninle oturduğumuz vakitlerde onları göndersen.” dediler. Efendimiz: “Olur.” dedi. Onlar bu sefer: “Bunu aramızda yazılı hale getirmeden razı olmayız.” dediler. Yazılması için bir deri ve divit getirildi de bunun üzerine bu âyetler nazil oldu.”[12]

Hz. Peygamber (s.a.s) bu dini, süsten, yaldızdan, parıltıdan, yeryüzü değerlerinin ihtiras ve aldatıcılığından uzak bir şekilde insanlara sunmakla emr olunmuştur. Dolayısı ile İslam davetçisi her devirde dikkatini bu davetten yararlanmak isteyenlere, bu mesajı içtenlikle kabul edenlere yöneltmelidir. Çünkü Allah’ın tarafını isteyerek gönüllerini Allah’a yöneltenleri korumak, bundan sonra cahiliye toplumunun sahte değerlerinden ve basit beşerî ilgilerinden herhangi bir şeyi ölçü olarak kabul etmemek bu dinin ayırıcı vasfıdır.[13]

İslam’ın bu konudaki usûl ve yaklaşımını şu hadis açıkça ortaya koymaktadır: Ebû Hübeyre Âiz İbni Amr el-Müzenî (ra)’den rivayet edildiğine göre bir gün Ebû Süfyân, aralarında Selmân-ı Fârisî, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i Habeşî’nin de bulunduğu bir grup müslümanın yanından geçti. Onu gören bu müslümanlar: Allah’ın kılıcı Allah düşmanını haklamadı. dediler. Bunu duyan Ebû Bekir (ra): Bu sözü Kureyş’in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz? dedi. Sonra da Peygamber (sas)’in yanına gelerek bu olayı anlattı. O zaman Resûl-i Ekrem (sas):“Ebû Bekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları gücendirdiysen, Rabbini de gücendirdin demektir”, buyurdu.  Hz. Ebû Bekir hemen o yoksul müslümanların yanına gelerek: Kardeşlerim! Yoksa sizleri gücendirdim mi? diye sordu.  Onlar: Hayır sana gücenmedik. Allah seni bağışlasın ey kardeşimiz! dediler.[14]

Bol nimete sahip olan, müreffeh bir hayat sürdüren, dünya nimetleri hususunda geniş bir bolluğa sahip kılındığı için müstağni davranan, şımardıkça şımaran, tatmin duygusunu yitiren azgın mütekebbirlerin İslam davetinde asla ayrıcalıklı bir konumu olamaz. Onlar her ne kadar kendi toplumlarının ileri gelenleri, fikirlerine değer verilen ve görüşleri alınan kimseler dahi olsalar İslam’ın izzet ölçüsüne göre iman edenler karşısında hiç bir değer ifade etmezler. Çünkü “İzzet Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir.”[15]


 


[1] Araf 7/36; 40; Nuh 71/7; Münâfikûn 63/5; Sebe’, 34/33-35; Fussilet, 41/15.

[2] Hûd, 11/116; Enbiyâ, 21/13; Mü’minûn, 23/33,64;  İsrâ, 17/16; Sebe’, 34/34-35; Zuhrûf, 43/23; Vâkıa, 56/45;

[3] En’âm, 6/123-124. 

[4] Kasas, 28/58.

[5] Kamer, 54/25.

[6] Ahzâb, 33/67. 

[7] “Dâru’n-nedve”, Mekke mele’lerinden oluşan bir meclisti. bkz. Çelik, “Mele’” DİA, XXIX, 36. 

[8] Zuhrûf, 43/54

[9] A’raf, 7/175-176.

[10] Zuhrûf, 43/31; Mü’minûn, 23/34. 

[11] Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 45, 46. İbn Mace, Zühd, 4128.

[12] İbn Mace, Zühd, 4128.

[13] bkz. Seyyid b. Kutub, Fî Zılali’l-Kur’ân, Beyrut: Dârü’ş-Şuruk, 1985, c. 2, s. 1099-1100.

[14] Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 170.

[15] Münâfikûn, 63/8.

Yazar: