SANA ŞİFA VERMEYE GELEN ŞİFA BULUR KAPINDA

 

H. Kübra AÇIKEL

Güneş kumları kavurduğunda insanlık da kavruldu âdeta. Annesi ölen çocuk, ağlayamadı. Çocuğu canı tenindeyken gömülen anne ağladı. O kara gözlerdeki yalvarış, yürekleri dağladı… Şarap su misali içilirken kumarsız hane, faizsiz mal kalmadı. Her yerdeydi sanemler. Ve batmaktaydı insanlık… Erimekteydi vicdan…

Rahman, Sevgili’yi tam zamanında gönderdi. Ve ‘Oku!’ dedi. ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ (Alak 1/1-2) Ah neler söylediler iki cihan güneşinin hakkında! Kâhin dediler, şair, mecnun hatta deli! Aldığı tek bir nefesi bile hazmedemediler.

Yine bir gün toplanmışlardı. Hani O’nun bir eline ayı, diğer eline güneşi verseler vazgeçmeyeceği dava var ya, işte ona gölge düşürmeye çalışıyorlardı. Ama bir yandan da korkuyorlardı. Çünkü İslam dairesi peyderpey genişliyor; ‘Bu iş daha fazla sürmez.’ diyenler kendilerini apaçık bir dalalette buluyorlardı. En umulmadık kişiler O’na katılıyordu. Fakat kimsenin dili “yalancı” demeye varmıyordu. Çünkü O, Muhammedü’l-Emin’di. Ancak, aklını yitirdiğini söyleyerek bu ‘çılgınca yayılış’ı engelleyebilirlerdi.

‘Bu adam gerçekten delidir.’ dedi içlerinden biri kerih bir tavırla. Yanlarından Ezd-i Şenue Kabilesi’nin Reisi, tababet ve kehanetle uğraşan Dımad bin Sa’lebe geçiyordu. Eski dostuydu Habibin. Gerçek manada delirdiğini sandı. Konuşulanlar onda düşmanlıktan çok acıma hissi doğurmuş olmalı ki onu iyileştirmeyi bir vefa borcu saydı ve aramaya koyuldu. Bulamadı o akşam. Bir yandan da ne yapacağını düşünmeye başladı.

Sabahın ilk ışıklarının tenlere değmesiyle Dımad da sokaklara düştü. Kâbe’de buldu O’nu. Yine Rahman’la buluşmuştu. Kiramen Katibin’i selamlayınca usulca yanaştı yanına. ‘Ey Abdulmuttalib ‘in torunu!’ diye seslendi ilkin. Şöyle devam etti sözlerine: ‘Ben hastalıkları tedavi ederim. İstersen senin derdine de bir çare bulayım. Hastalığını büyütme. Senden daha ağır hasta olanlarını iyileştirdim. Kavmin sendeki bir takım kötü özelliklerden bahsediyor. Ümitlerini iyice kırmışsın, cemaatlerini parçalamışsın, ölenlerini sapıklıkla itham etmişsin, ilahlarını kınamışsın.’ Ve can alıcı noktaya değindi: ‘Bunları ancak cinnet geçiren, deli bir kimse yapar!’

Sabır ve sükûtla dinledi Allah Elçisi. Henüz cehalet bataklığında olan bu adama şöyle hitap etti: ‘Hamd Allah’a mahsustur. Yalnız O’nu metheder ve O’ndan yardım isterim. Allah (c.c) kime hidayet verirse kimse onu saptıramaz. Her kim de saparsa onu kimse hidayete erdiremez. Tek olup hiçbir ortağı olmayan Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim.’

Şaşırdı Dımad. Bu sözler deli birine ait olamazdı. Dünyanın en akıllı insanının dahi söyleyemeyeceği kadar vecizdi. Nasıl olurdu da Kureyş’in en uluları onu delilikle itham ederdi? Kendi aklından şüphe etti. ‘Tekrar’ dedi. ‘Ne olur bu söylediklerini bir kere daha tekrar et.’

Vazifesi anlatmaktı. Tekrardan usanır mıydı? Hakikatleri aynı veciz üslupla bir kere daha anlattı. ‘Bir daha’ dedi Dımad. Ve tekrar…

Bunun üzerine ‘Ben kâhinlerin, sihirbazların ve şairlerin sözlerini işittim. Vallahi, bu sözlerin benzerini hiç duymadım! Senin sözlerin deryaların enginlerine nüfuz etti. Bu sözlerin sahibi bir mecnun, sihirbaz veya şair olamaz. Haydi, uzat elini, İslam’a girmek üzere sana biat edeyim.’ dedi.

İşte böyleydi. Ondan kutlu sözleri duyan, pervanelere dönerdi. Mübarek elini tuttu. ‘Bu anlaşma, aynı zamanda kavmin adına olsun mu?’ buyurdu Rasûl-i Ekrem. Dımad ‘Evet, kavmim adına da olsun.’ cevabını verdi. Yüreği, küçük bir çocuğun gülüşü kadar sıcaktı. İman aynasından onun gönlüne de bir ışık demeti yansımıştı.

el-Berr çok merhametliydi. Ve O’nun Rasûlü, bir kuluna daha ‘Rahîm’ isminin tecelli etmesine şahit olmuştu. Bir kimse daha inanmıştı davasına. O’na şifa vermeye gelen, şifa bularak dönmüştü kapısından…