Hz. Peygamber'in Cenaze Namazı

(13 Rebîülevvel 11 / 09 Haziran 632)

Sevgili Peygamber Efendimiz, Medîne’de, Hicretin on birinci yılının Rebîülevvel ayının on ikisinde (08 Haziran 632) Pazartesi günü öğleye doğru vefat etti. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz, önce bu vefat olayını kabul edemediler. Hz. Ebû Bekir (r.a.) gelip bu gerçeği ilan ettikten sonra herkes O’nun vefat ettiğini kabul etti. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir, Sevgili Peygamberimizin kayın pederiydi. Peygamberimiz, onun kızı Hz. Âişe’nin odasında vefat etmişti. Bu odaya herkes giremiyordu; buradan çevreye yayılan vefat haberine kimi sahâbîler inanıyor, kimileri de bu acı haberi kabul edemiyorlardı. Bu acı haberi kabul edemeyenlerden biri de Hz. Ömer’di. O, Hz. Peygamber’in vefat etmediğini, Hz. Mûsâ (a.s.)’ın bayıldığı gibi bayıldığını iddia ediyordu. Hz. Ebû Bekir, bu acı gerçeği îlân ettikten sonra Ömer de boynunu büktü ve bu durumu kabul etti.

.

Hz. Peygamber Efendimiz, hicrî on birinci yılın Safer ayının son Çarşamba günü rahatsızlandı. Rahatsızlığını bir hafta ayakta çekti. Bir hafta sonraki Perşembe günü akşam namazından sonra rahatsızlığı arttı. Aşırı ateş yükselmesinden dolayı baygınlık geçirdi ve yatsı namazına çıkamadı. “Ebû Bekir imam olsun ve cemaate namaz kıldırsın!” dedi. Perşembe günü yatsı namazından itibâren Hz. Peygamber tarafından imamlığa tâyin edilen Hz. Ebû Bekir, Pazartesi sabah namazı da dâhil olmak üzere on yedi vakit namaz kıldırdı. Pazartesi sabah namazını kıldırdıktan sonra, mescide biraz uzakta olan Sunh mahallesindeki evine gitmek için Hz. Peygamber’den izin istedi. Hz. Peygamber de istenilen izini verdi. Perşembe günü yatsı namazı vaktinden beri rahatsızlığı gittikçe ağırlaşan Hz. Peygamber, Pazartesi sabah namazından sonra kendini çok iyi hissediyordu. Öylesine iyi hissediyordu ki, rahatsızlığından evvel, Suriye’ye doğru gönderilmek üzere hazırladığı ve fakat rahatsızlığından dolayı gitmesini tehir ettiği Üsâme ordusuna bu sabah hareket etme emri verdi. Hz. Üsâme, ordusunun başına gidip hareket hazırlıklarını yaparken; Hz. Ebû Bekir de Hz. Peygamber’in iyileştiğini zannederek kendisinden izin alıp ev işleri ile meşgul olurken gelen vefat haberi ile sarsıldılar ve hemen mescide koştular. Mescid ve çevresi çok kalabalıktı; çünkü bu acı haberi duyan herkes oraya koşmuştu. Herkes koşmuştu ama odaya kimse giremiyordu. Hz. Peygamber’i ve ev halkını rahatsız etmek istemiyorlardı. İşte tam bu sırada Hz. Ebû Bekir geldi ve kızının odasına girdi, Hz. Peygamber’in yüzüne örtülen yüz örtüsünü açtı ve ağlayarak alnından öptü, sonra da örtüyü tekrar örttü ve şunları söyledi:

“Vallâhi, Rasûlullah (s.a.v.) vefat etmiş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Babam, anam sana fedâ olsun! Allah’a yemin ederim ki, Allah sana hiçbir zaman iki kere ölüm acısı tattırmayacak. Sen, bir kere ölmüş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun. Bundan sonra senin için bir daha ölmek yoktur. Vâh benim peygamberim!” (İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 266)

Hz. Ebû Bekir, bu sözlerinden sonra tekrar eğilip Hz. Peygamber’in yüzünü açtı ve öptü, başını kaldırdıktan sonra sözlerini şöyle devam ettirdi:

“Vâh benim dostum! Sen sağ iken de güzeldin, vefatından sonra da güzelsin. Senin sağlığın da vefatın da ne güzel!”  Hz. Ebû Bekir, bu sözleri söyledikten ve yüz örtüsünü örttükten sonra dışarı çıktı. Hz. Ömer, Hz. Peygamberin vefat etmediği yönündeki konuşmasını sürdürüyordu. Hz. Ebû Bekir’in dışarı çıktığını gören kalabalık onun etrafına toplandılar. O da “Otur artık ey Ömer!” dedi ama Hz. Ömer oturmaya yanaşmadı. Hz. Ebû Bekir, sözünü üç kez tekrarladı ve sükûneti temin ettikten sonra konuşmaya başladı ve şunları söyledi:

“Yüce Allah, peygamberine daha aranızda iken vefat haberini vermişti. Sizlerin de eceliniz gelince öleceğinizi haber vermiştir. Rasûlullah (s.a.v) vefat etmiştir. Sizlerden de hiç kimse sağ kalmayacaktır. Kim, Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyorsa şüphesiz ki Allah, diridir ve ölümsüzdür.” (İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 266)

Hz. Ebû Bekir, bu sözlerinden sonra Uhud savaşında nâzil olan şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Muhammed, ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür ve öldürülürse ökçenizin üzerine gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ökçesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah’a hiç bir şeyle zarar vermiş olamaz. Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/144)

İnsanlar bu âyeti işitince, Hz. Peygamber’in vefat ettiğine artık iyice kanaat getirdiler. Acı haber onları öyle sarsmıştı ki, Hz. Ebû Bekir,  okuyuncaya kadar bu âyetin nâzil olduğunu bilmiyor gibiydiler. O anı, Hz. Ömer şöyle anlatır:

“Vallahi, o güne kadar bu âyeti sanki hiç işitmemiş gibiydim. Onu, Ebû Bekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni taşıyamaz oldu, dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.” (Belâzürî, Ensâb, II, 241)

Hz. Ömer’in bu tavrı, Hz. Peygambere karşı olan aşırı sevgisinden kaynaklanıyordu. Hz. Ebû Bekir, durumu tahkik edip mezkûr âyeti okuduktan sonra Hz. Ömer de dâhil herkes, Hz. Peygamber’in vefat ettiğini kabullenmek zorunda kaldı. Peki, şimdi ne yapacaklardı? Vefat eden bir insan için ne yapılırsa onu yapacaklardı. Techîz, tekfîn ve tedfîn işi ile meşgul olacaklardı. Yani, Hz. Peygamber’in mübârek cesedini yıkamak için lazım gelen şeyleri hazırlayacaklar, cenâzeyi yıkayacaklar, kefenleyecekler ve defnedeceklerdi. Acaba öyle mi yaptılar?  Hayır, öyle yapmadılar. Siyer ve İslâm Tarihi kaynaklarımızın bize verdiği bilgilere göre, önce Hz. Peygamber’den sonraki devlet başkanını seçtiler, sonra da techîz, tekfîn ve tedfîn işi ile meşgul oldular. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz, bu hareketleri ile bize, İslâm’da devlet başkanlığının ne kadar önemli olduğu mesajını vermektedirler. Onlar diyorlar ki: “Önce halifemizi seçelim, ondan sonra da Hz. Peygamber efendimizin cenâzesini kaldıralım.”

Hz. Peygamber, Hz. Âişe’nin odasında vefat etti. Bu oda küçüktü. Birinci derecedeki yakınlar ancak sığabiliyordu. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz mescidde ve mescid çevresinde toplanmışlardı. Hz. Peygamber’in kesin olarak vefat ettiğini öğrendikten sonra Sâide oğullarının gölgeliğine (Sakîfetü Benî Sâide) gitti ve orada Hz. Peygamber’den sonra kimin devlet başkanı olacağı konusunu görüşmeye ve istişâreye açtılar. Yapılan istişâreler sonucunda Hz. Ebû Bekir, devlet başkanı olarak seçildi. O tarihte, dünyanın her tarafında krallıklar hüküm sürerken Medine’de güzel bir seçim yapıldı. Mevcut adaylar içerisinde Hz. Ebû Bekir’in devlet başkanlığı kabul edildi. Bu kabul, salı günü mescidde yapılan bey’at (halkın genel kabûlü) ile resmiyet kazandı.

Pazartesi günü, Hz. Peygamber’in vefatının şoku ve Sâide oğulları gölgeliğindeki devlet başkanlığı seçimi ile geçti. Hz. Peygamber’in birinci derecedeki yakınları da onun başucundan ayrılmadılar. Bunların başında Hz. Ali ve bir de Hz. Peygamber’in amcası Hz. Abbas geliyordu. Hz. Abbas’ın oğulları ve Suriye üzerine gönderilmek üzere hazırlanan ordunun komutanı Üsâme b. Zeyd de Hz. Peygamber’in başucunda bulunanlardan idi. Yakınları,  Hz. Peygamber’in cenâzesi ile ancak Salı günü ilgilenebildiler. Salı günü, herkes Hz. Peygamber’in cenâzesi ile ilgilenmek istediyse de yukarıda ismi geçen şahıslar kapıyı kilitleyerek kalabalığın içeriye girmesine izin vermediler, Ensâr ve Muhâcirler, içeri girme konusunda Hz. Ebû Bekir’den izin istediler, o da kalabalığın içeri girmesini uygun görmedi.

Hz. Peygamber efendimizin mübârek bedenini yıkayanlar onun iç elbiselerini çıkarmadılar, yıkama işini iç elbiselerinin üzerinden gerçekleştirdiler. Ölülerde görülebilen olumsuzluklardan hiç biri Hz. Peygamberimizde görülmedi. Yani karnı şişmedi, çenesi düşmedi, yüzü morarmadı, güzel vücudunda herhangi bir değişiklik olmadı. Vefat ettiği odaya güzel bir koku yayıldı. Yıkama işi bittikten sonra cenazeye kefen sarıldı. Salı günü öğleye doğru yıkama ve kefenleme işi bitmişti. Evdekiler bu işleri bitirdikten sonra cenâzeyi odanın içinde bir divanın üzerine koydular. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu oda küçüktü, fazla büyük değildi. Cemaat, işte bu odada Hz. Peygamber’in cenâze namazını kıldılar. Namaz, cemaat halinde değil, münferid kılındı. Önce Hâşim oğullarının erkekleri, sonra kadınları, sonra da çocukları kıldı. Grup grup bir kapıdan giriyor, imamsız olarak kendi başlarına peygamberimizin üzerine namaz kıldıktan sonra diğer kapıdan çıkıyorlardı. Sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Muhâcir ve Ensâr içeri girdiler, namazlarını kılanlar çıkıyor, başka bir grup giriyordu. Erkeklerden sonra kadınlar, kadınlardan sonra da çocuklar girip namazlarını kıldılar. Cenâze namazının kılınması geç vakte kadar devam etti. Akşam da Hz. Peygamber kabrine indirildi.

Hz. Peygamber vefat ettikten sonra nereye defnedileceği konusunda ihtilaf çıkmıştı. Bu ihtilafa Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’den rivâyet ettiği bir hadis-i şerif ile son verdi. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, her peygamberin ruhunu gömülmesini istediği yerde alır.” (Tirmizî, Cenâiz, 33) Bu hadis-i şerif gereğince Hz. Peygamber efendimizin döşeği kaldırılarak yerine Medineli Ebû Talha tarafından kabir kazıldı. Kabre Hz. Ali ile Hz. Abbas’ın oğulları Fadl ve Kusem indiler. Hz. Âişe annemizin odasında iki kişilik daha kabir yeri kalmıştı. Oraya da sonradan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer defnedildiler. Medine mescidinin yeşil kubbesinin altındaki Ravza’da üç dost birlikte yatmaktadırlar. Rabbim bizleri onların şefaatlerine nâil eylesin (Âmin!). Biz, sevgili peygamberimizi ve onun yanında yatan iki güzel sahâbîyi ve bütün ashâb-ı kirâm efendilerimizi çok seviyoruz. Bu dünyada onların sünnetini yaşayarak öbür dünyada kendileri ile berâber olmak istiyoruz. Bizim bu dileğimizi kabul eyle yâ Rabbi! Bizi güzeller güzeline kavuştur yâ Rabbi! Bizi mahcûb eyleme yâ Rabbi! Bizi mahrûm eyleme yâ Rabbi!

Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyen okuyucularımız, şu iki kaynağa başvurabilirler:

1-) Belâzürî, Ensâbü’l-eşrâf (thk. Süheyl Zekkâr, Riyâd Ziriklî), II, 213-257, Beyrut, 1996.

2-) Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi, XVIII, 13-126.