Efendimizin Evinde

İnsanın bahtiyarlığı huzuru tatmasıyla başlar. Aile fertleriyle tatlı bir uyum içinde olan kimseler, hem dünya saâdetini bol bol tadarlar hem ahiret hazırlığını kolayca yaparlar. Bu insanlar, her namazda, “Rabbim bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver!” diye istedikleri bahtiyarlığı elde etmekte zorlanmazlar.

Dünya ve ahiret saadeti büyük ölçüde yuvadaki huzura bağlı olduğu için Peygamber Efendimiz aile saadetine pek önem verir ve yuvasını kendi yapan kuşlar gibi, aile saâdetini kendi gayretiyle koruyup gözetirdi.

Bazen sabah namazını kıldıktan sonra, bazan o akşam yanında kalacağı eşinin odasına gitmeden önce diğer hanımlarını ziyaret eder, hatırlarını sorar, gönüllerini alır, ikramlarını kabul eder ve bu esnada ihtiyaçlarını öğrenir, onları temin ederdi.

Akşam yanında kalacağı eşinin odasına girdiği zaman önce selam verir, sonra da ilk olarak dişlerini misvaklardı. Her an vahiy getirmesi muhtemel olan Cebrâil aleyhisselam’ı ve dolayısıyla eşini hoş olmayan ağız kokusuyla rahatsız etmemek için ağız ve diş sağlığına pek önem verirdi.

Akşam Sohbetleri

Çoğu Mescidi Nebevi’nin etrafını kuşatan küçük ve mütevazi evlerde yaşayan hanımları, Cihân Güneşi’nin o akşam şereflendirdiği evde toplanırlar ve birlikte sohbet ederlerdi. Bu esnada Efendimiz bazen onlara eski milletlerin ibretli kıssalarından bahseder, varsa sorularına cevap verir, bazan onlarla şakalaşır, hoşça vakit geçirmelerini sağlardı. Yine bir akşam, Ümmehâtü’l-mü’mi’nin dediğimiz Mü’minlerin Anneleri o Muhabbet Pınarı’nın tatlı suyundan içmek, o Cihan Güneşi’nin gönül aydınlatan sıcağında ısınmak için etrafına toplanmışlardı. İçlerinden biri:

Ya Resûlullah! Senin vefatından sonra, en önce hangimiz sana kavuşacağız? diye sordu.

Peygamberler Sultân-ı, gonca gülleri imrendiren o tatlı tebessümüyle güldü:

Bana en önce eli uzun olanınız kavuşacak, buyurdu. 

Bunun üzerine mü’minlerin anneleri ellerine bir kamış çubuk alarak birbirinin kolunu ölçmeye başladılar. En uzun kollu olanın Hz. Sevde olduğunu gördüler.

Onların bu tatlı telaşlarını gülerek seyreden Sevgili Efendimiz, eli uzun olmanın, bol sadaka vermek, eli açık olmak anlamına geldiğini söyleyince, bütün çabalarının boşa gittiğini görerek güldüler. Şu ilahi hikmete bakın ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e en önce kavuşan yine de Sevde annemiz oldu. Çünkü o sadaka vermeyi çok severdi.

Yatsı namazından sonra fazla konuşulmazdı. Herkes istirahata çekilirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz abdest aldıktan sonra yatağa girer, duasını eder, bir müddet uyuduktan sonra eşini uyandırmamaya çalışarak yavaşça kalkar, hanımı misvâkını ve abdest suyunu yatmadan önce hazırlamış olduğu için abdestini alır, gece ibadetine başlardı.

Mescid-i Nebevi’nin etrafındaki birbirinin aynı olan bu evler pek geniş değildi. Bu sebeple Kainatın Efendisi gece ibadetlerini rahatça edâ edemezdi. Bu hâli Hz. Aişe annemiz şöyle anlatıyor:

Ben Hz. Peygamber’in karşısında, ayaklarım onun secde edeceği yere gelecek şekilde uyurdum. Secde edeceği zaman eliyle dürterdi, ben de ayaklarımı geri çekerdim. Secdeden kalktığı zaman yine uzatırdım.

Teheccüd namazı dediğimiz gece ibadeti Peygamber aleyhisselam Efendimiz için farzdı. Allah Teala ona “gecenin bir bölümünde uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere bir nâfile namaz kıl” [İsrâ süresi (17), 79] buyurduğu için her gece kalkar ibadetini yapardı. Gece namazlarının sevabının çok fazla olduğunu söylerdi. Bizim gibi vitir namazını yatsıdan hemen sonra kılmaz, gece ibadetini vitir namazıyla tamamlardı. Sonra biraz yatıp dinlenirdi. MüezziniBilâl-i Habeşi gelerek sabah namazı için uyandırınca kalkar, sabah namazının sünnetini evinde kılar, eşlerini namaza kaldırır, kendisi de namaz kıldırmak üzere Mescid-i Nebevî’ye geçerdi.

Seni Elimle Yıkasam

Şunu hiç unutmamak gerekir ki, Resûlullah Efendimiz’in hayatında en göze çarpan husus, davranışlarındaki tabiîlik ve sadeliktir. Ne evinde ne dışarıda onun yapmacık bir tavrı görülmemiştir. Kendisinden yardım isteyen birine canla başla nasıl koşar ve insanlara yardım etmekten nasıl hoşlanırsa, evinde de eşlerinin yükünü hafifletmekten, onlara yardımcı olmaktan zevk duyardı. Koyunlar mı sağılacak, gider sağardı. Elbisesinde yırtık varsa, oturur yamardı. Ayakkabısı yırtılmışsa tamir ederdi.

Eşlerine o kadar sıcak davranırdı ki, herkes onun yanında kendini mutlu hissederdi. Hz. Âişe annemizin anlattığına göre, onunla birlikte yemek yerken Resûlullah Efendimiz bir şeyi önce Hz. Âişe’nin içmesini ister, sonra da özellikle onun ağzının değdiği yerden içerdi. Şayet et yiyorlarsa, Hz. Âişe’nin elindeki parçayı alır, onun ağzının değdiği yerden ısırırdı. Vefatından önceki rahatsızlığının başladığı gün bile Hz. Âişe ile şakalaşmıştı.

O gün Hz. Âişe’nin evinde kalacaktı. Kapıdan içeri girince, şiddetli bir baş ağrısı çekmekte olan annemiz “vay başım!” diye sızlandı. O sırada Peygamberler Sultân-ı gerçekten büyük bir ıstırap çekmekteydi. Hatta bazı muhaddislerin ifadesine göre vefat edeceği kendisine bildirilmişti. Hz. Âişe’nin yanına yaklaştı ve:

“-Asıl ben vay başım demeliyim. Sen benden önce ölsen, seni elimle yıkasam, kefene koysam, namazını kıldırsam ve kabre ellerimle defnetsem olmaz mı?” diye sordu.

Hz. Âişe buna çok alındı:

Vay başıma gelenler! Vallahi öyle sanıyorum ki, sen gerçekten benim ölmemi istiyorsun. Eğer ben ölürsem, sen o günün akşamı hanımlarından biriyle beraber olursun, diye sızlandı.

Peygamber Efendimiz onun bu haline tebessüm buyurdu.


Ev halkıyla senli benli olmak aradaki soğukluğu kaldırır. Külfet gidince ülfet kendiliğinden gelir. Pek nazlı bir çiçek olan sevgi, sıcak ve samimi ortamda boy atıp gelişir. Bir hanım kocasını dünyanın en mûnis, en anlayışlı insanı diye bilir ve buna gönülden inanırsa, sevgi filizini kısa zamanda bahtiyârlık çınarı haline getirir. İşte bu sebeple Efendimiz eşlerine şefkatli davranır, onlarla senli benli olurdu. Bunun en güzel örneklerinden biri, Hz. Âişe ile evliliklerinin ilk yıllarında yaptıkları koşudur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir savaşa giderken hanımları arasında kur’a çeker, kur’a kime çıkarsa onu yanında götürürdü. Bir defasında kur’a Hz. Âişe’ye çıkmıştı. Gidilmekte olan yere doğru epeyce bir yol almışlardı. Bir ara Efendimiz sahabelerine yürümelerini emretti. Kendisi Hz. Âişe ile geride kaldı. Sonra sevgili eşine dönerek:

– Yarışmaya var mısın? diye sordu.

O zamanlar daha hayatının baharında olan genç ve hareketli Hz. Âişe annemiz bu teklife pek sevindi.

-Haydi, yarışalım, dedi.

Yarıştılar ve tabiî yarışı Hz. Âişe kazandı. Mü’minlerin annesi bu başarısına pek sevindi.

Aradan yıllar geçmişti. Yine bir seferde beraberdiler. Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz sahabelerini ileri gönderdikten sonra Hz. Âişe’ye:

– Yarışalım mı? diye sordu.

İlk galibiyetin tadı damağında olan annemiz, bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Yarıştılar; fakat Hz. Âişe yarışı kaybetti. Çünkü biraz kilo almış ve eski enerjik halini yitirmişti. Kainâtın Efendisi eskiden ne ise yine öyleydi. Zira ümmetine tavsiye ettiği şekilde yiyip içiyor, şişmanlığa fırsat vermiyordu. Yarışı kaybeden Âişe annemize gülerek baktı:

“Bu, vaktiyle kazandığın koşunun rövanşıdır” buyurdu.

Yıllar sonra bu olayı anlatırken, Hz. Âişe annemizin, o devletli günlerin bahtiyarlığını derin bir hasretle yeniden yaşadığı muhakkaktır.

Peygamber Efendimiz hanımlarının meşru şekilde eğlenmelerine, hatta bazen seyirlik oyunları görmelerine izin verirdi. O zamanlar çok genç olan Hz. Âişe bir bayram günü ensardan iki kızla eğleniyordu. Kızlar def çalıp şarkı söylüyorlardı. Bu sırada Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem eve geldi. Geçip yatağına uzandı ve onları rahatsız etmemek için arkasını döndü, hatta yüzünü örttü. Bu sırada Hz. Ebû Bekir içeri girdi. Peygamber aleyhisselamın yanında kızların def çalıp şarkı söylediğini görünce, fena halde canı sıkıldı. Bunun Peygamber’e saygısızlık olduğunu ve kızının çizmeyi iyice aştığını düşünerek:

Bu ne hal? Resûlullah’ın yanında şeytan çalgısı ha! diye Hz. Âişe’yi azarladı. Resûlullah Efendimiz, sevgili eşini kurtarmak için babayla kızın arasına girdi. Hz. Ebû Bekir’e onları rahat bırakmasını söyledi:

Her milletin bir bayramı var, bu da bizim bayramımız, buyurdu.

Yine Hz. Âişe’nin haber verdiğine göre bir başka bayramda, Peygamber Efendimiz’le ikisi, mızrak ve kalkanlarıyla gösteri yapan zencileri seyrettiler. Efendimiz’in bu hoşgörüsü Hz. Âişe annemizi pek memnun etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz’den gördüğü bu müsâmaha sebebiyle olmalı ki, kızlara bu kabil eğlenceleri göstermenin iyi olacağını söyler, onlara anlayışlı davranmayı tavsiye ederdi.

Annelerimiz ile Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz arasında geçen dikkate değer diğer halleri inşaallah gelecek sohbetimizde görelim. Kâdir Mevlâm bizi onlara ahiret komşusu eylesin ve yüce şefâatlerine nâil kılsın. Âmin,yâ Muîn…