Rasûlullah'ın Medine'ye Hicreti - II

Kafile, hurma veya et gibi yiyecek bir şeyler satın almak üzere, Mekke-Medine arasında yer alan Kudeyd Köyü’nün kenarında bulunan Ümmü Ma’bed Âtike bint Hâlid el-Huzâiyye’nin çadırına uğradı. Sonraları “Haymetü Ümmü Ma‘bed” diye tanınacak olan bu yer Mekke’den yaklaşık 120 km. uzaklıktadır.[1] Ümmü Ma‘bed cömert, becerikli ve dirayetli bir hanımdı; çadırının önünde oturur, kıtlık ve kuraklık gibi sıkıntılı zamanlarda gelen geçene yiyecek içecek ikram eder veya satardı. Hz. Peygamber (a.s.), Ümmü Ma’bed’in çadırının kenarında duran, sürüye katılamayacak kadar zayıf ve cılız, sütten kesilmiş bir keçiyi (veya koyunu) besmeleyle sağınca keçi oradakilere yetip artacak kadar süt verdi. Hz. Peygamber (a.s.), keçiyi tekrar sağarak onu da ev sahibine bıraktıktan sonra kafile yoluna devam etti.

 

Rasûlullah’ın (a.s.) Şemâili

Ümmü Ma’bed,  daha sonra çadıra dönen kocası Ebû Ma’bed el-Huzâî’ye olanları anlattı ve Hz. Peygamber’i (a.s.) şöyle tavsif etti:

“Gördüğüm öyle bir zat idi ki, güzelliği besbelli idi. Güzel huylu idi. Kendisinde ne karın büyüklüğü, ne de baş küçüklüğü vardı. Kendisi çok biçimli ve güzel çehreli idi. Kendisinin gözlerindeki siyahlıkta ve kirpiklerinde çokluk, sesinde naziklik vardı. Gözünün akı pek ak, siyahı da pek siyahtı. Gözü, Kudretten sürmeli idi. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Boynunda uzunluk ve yükseklik, sakalında sıklık vardı. Sustuğu zaman kendisinde bir vakar ve ağırbaşlılık, konuştuğu zaman da güler yüzlülük, tatlı sözlülük görülmekte; sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi, ağzından tatlı tatlı akmakta idi. Sözü açık ve hak ile batıl arasını ayırıcı olup, ne acizlik sayılacak derecede az, ne de boş ve gerek­siz sayılacak derecede çoktu. Uzaktan bakılınca, kendisi insanların en heybetlisi idi. Yakınına gelince, herkesten daha tatlı ve çekici idi. Kendisi orta boylu olup, boyu ne hoşa gitmeyecek derecede uzun, ne de göz hakir görecek, başkasına bakacak derecede kısa idi. Sanki o bir fidan idi ki; iki fidan arasında bitmiş, parlaklığı ve yeşil­liği onlara üstün gelmişti. Onun yanında yoldaşları da vardı ki, o bir şey söylediği zaman onlar dinlerler, onun verdiği emri yer­ine getirmeye koşuşurlardı. Kendisi ekşi ve asık suratlı değil, güleçti. Kimseyi kınamaz ve azarlamazdı”.[2]

Hz. Peygamber’i (a.s.) takip eden Kureyşliler, Ümmü Ma‘bed’e adam gönderip özelliklerini saydıkları kişinin yanına uğrayıp uğramadığını sordular. Ümmü Ma‘bed ise yanına birinin geldiğini ve koyununu sağdığını söyleyerek onları başından savdı  veya Kureyşliler’in Rasûlullah’a (a.s.) zarar vermelerinden endişe edip onları başka yere yönlendirdi.[3]

Hz. Peygamber (a.s.) ve yoldaşları, Râbiğ ile Cuhfe arasında kalan Gamîm’de[4] bir süre konakladılar. Buraya yakın bir mevkide Benî Eslem’in Benî Sehm kolundan seksene yakın aile ikamet ediyordu. Reisleri Büreyde b. Husayb (r.a.), 70 kişi ile Hz. Peygamber’in (a.s.) yanına geldi. Kısa bir görüşmenin ardından Büreyde b. Husayb (r.a.), adamlarıyla birlikte Müslüman oldu. Hz. Peygamber (a.s.) onlara yatsı namazını kıldırdı ve Meryem Sûresi’nin ilk kısımlarını Büreyde’ye (r.a.) o gece öğretti. Büreyde (r.a.), mızrağına bağladığı sarığı ile Hz. Peygamber’e (a.s.) sancak açarak arazilerinden çıkıncaya kadar kendisine refakat etti.[5]

Medine’deki Müslümanlar Hz. Muhammed’in (a.s.) Mekke’den ayrıldığını öğrenmiş, fakat gecikince endişelenmeye başlamışlardı. Bundan dolayı Mekke yolu üzerindeki Harre mevkiine çıkıp gün yükselinceye kadar bekliyor, sıcaklık artınca ümitlerini keserek evlerine dönüyorlardı. 8 Rebîülevvel Pazartesi günü de böyle yapmış ve dönmüşlerdi. Ancak kısa bir süre sonra -utum denilen müstahkem- bir binaya bir şeyi gözetlemek için çıkmış bir Yahudi veya bir kız çocuğu, ufukta Medine’ye doğru gelen bir kafile görünce bunların beklenen misafirler olduğunu anladı ve bağırarak durumu ilan etti. Bunun üzerine Müslümanlar Rasûlullah’ı (a.s.) karşılamak için Harre’ye koştular.[6]  

Ashâbına kavuşan Rasûlullah (a.s.), önce Medine’nin Âliye denilen bölgesindeki – Evsli Benî Amr b. Avf’a ait- Kubâ köyüne ulaştı ve dört gün –Evsli Benî Amr b. Avf’tan- çok yaşlı bir zat olan Ebû Kays Külsûm b. Hidm b. İmrülkays’ın evinde misafir kaldı.[7]

Rasûlullah (a.s.), bu süre zarfında Kubâ Mescidi’ni inşa etti.[8]  Rasûlullah (a.s.), yine bu arada insanlarla konuşmak ve İslâm’ı öğretmek için “bekârlar evi" ve “garipler evi” [9] denilen, -Evsli Benî Ganm b. Silm’den  Sa’du’l-Hayr b. Hayseme’nin (r.a.) evine gidiyordu. İbn Abdilber’e göre, bu sebeple Müslümanlar onun evine “Kur’ân Evi”  diyorlardı. Bu zat, meşhur Arap misafirperverliğiyle tanınıyordu.[10]

Vâkıdî’ye göre, bazıları bu sebeple Rasûlullah’ın (a.s.) Sa’d b. Hayseme’nin evinde konakladığını rivâyet etmiştir.[11]

Sürâka b. Mâlik

Tâif Kuşatması’nın kaldırılmasından sonra (Şevvâl H. 8), Huneyn ganimetlerinin dağıtılması esnasında Ci‘râne’ye gelen Sürâka b. Mâlik b. Cü’şum el-Kinânî el-Müdlicî, Hz. Peygamber’le (a.s.) görüşmek istedi ve elindeki emannâmeyi göstererek kendisini tanıttı. Rasûlullah (a.s.): “Günün vefa ve iyilik yapma günü olduğunu”  söyleyip yanına gelmesine izin verdi. Sürâka aynı gün Müslüman oldu.[14] Aynı buluşmada Sürâka b. Mâlik, kendi mülkiyetinde olan havuzlardan başkasına ait hayvanların su içmelerinden dolayı sevap kazanıp kazanmayacağını sormuş, Hz. Peygamber (a.s.) da: “Evet, susuzluktan yanan her ciğer sahibi sebebiyle bir ecir vardır” buyurmuştur. 

Hz. Peygamber (a.s.), İran’ın fethedileceğini, Sâsânî İmparatoru’nun tacının ve bileziklerinin Sürâka’ya verileceğini kendisine müjdelemiştir. Hz. Ömer (r.a.), kendi döneminde İran fethedilince bu sözleri hatırlamış ve gereğini yerine getirmiştir. Hatta Hz. Ömer (r.a.): “İnsanların rabbi olduğunu iddia eden[15] Kisra’nın tacını başından alıp Müdlic kabilesinden bir bedeviye giydiren Allah’a hamd olsun! Bu bizim gücümüzle değil İslâm’ın izzeti ve bereketi ile olmuştur”  sözlerini söylemesini Sürâka’ya telkin etmiştir.[16]

Sürâka b. Mâlik 24 (645) yılında vefat etti.[17]

 

Büreyde el-Eslemî

Kahtânî Kudaâ’dan Benî Eslem b. Efsâ b. Hârise b. Müzaykıya’ya mensup Sehmoğulları kolundan Ebû Abdillah Büreyde b. el-Husayb b. Abdillah el-Eslemî (r.a.), Bedir ve Uhud gazvelerinden sonra hicret edip Medine’ye yerleşti. Hz. Peygamber’le (a.s.) birlikte 16 gazveye katıldı ve ona (a.s.) kâtiplik yaptı. Hz. Ömer (r.a.) devrinde komutanlık da yapan Büreyde el-Eslemî (r.a.), Basra’nın kuruluşuna kadar Medine’de kaldı; daha sonra Basra’ya yerleşti. Hz. Osman (r.a.) zamanında Horasan’ın fethine katıldı. Yezid b. Muaviye döneminde ailesiyle birlikte Horasan’ın Merv şehrine yerleşti ve 62/981 veya 63/982’de orada en son vefat eden sahabe oldu.[18]

 

Rasûlullah’ın Kıldırdığı İlk Cuma Namazı

Hz. Peygamber (a.s.), 12 Rebiülevvel Cuma günü kuşluk vaktinin sonlarında Kûba’dan ayrıldı.[19] Rânûnâ Vadisi’nde Benî Sâlim yurdunda yüz kişilik bir cemaate ilk defa Cuma namazını kıldırdı.[20]

Hz. Peygamber’in (a.s.) Evsli Beni Amr b. Avf yurdunda on küsur[21]  gün kaldığını bildiren rivâyetlere göre ise Kubâ’daki ikameti esnasında ilk Cuma namazını kıldırdı.[22]

İbn İshâk’tan nakledilen rivâyete göre: Rasûlullah  (a.s.)  ilk hutbeyi Medine’de  okudu.  Cemaatin arasında ayağa kalkıp Allah’a hamdetti ve onu layık olduğu şekilde övdü. Sonra:   “Ey insanlar! Sağlığınızda ahiretiniz için hazırlık yapın. Kesinlikle öğreneceksiniz. Vallahi sizden birinin (başına vurulacak). Derken sürüsünü çobansız bırakacak. Sonra Rabbi ona, tercümansız ve arada bir perde olmaksızın şöyle diyecek: ‘Sana Rasûlüm gelip tebliğ etmedi mi? Sana mal verdim. Sana lütuf ve ihsan da bulundum, sen kendin için ne yaptın?’ O kimse sağına soluna bakacak,   hiçbir şey göremeyecek.   Sonra  önüne   bakacak,   cehennemden   başkasını göremeyecek. Kim, yarım hurmayla da olsa, kendini ateşten kurtarabilecekse, bunu yapsın. Onu bulamazsa güzel bir sözle kendisini kurtarsın. Çünkü onunla, bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketleri, sizin ve Allah’ın Rasûlünün üzerine olsun”.

Rasûlullah (a.s.) bir daha hutbe okudu ve bu hutbede şunları söyledi:   “Hamd Allah’a mahsustur.  O’na hamd ederim,  O’ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah’ın doğruya ulaştırdığını kimse saptıramaz. Allah’ın saptırdığını da hidayete ulaştıracak kimse yoktur. Allah’tan başka ilah olmadığına, onun tek ve ortaksız olduğuna şahadet ederim. Sözün en güzeli, yüce Allah’ın Kitabı’dır. Allah’ın kalbini, Kur’ân’la süslediği, kâfirken İslâm’a dâhil ettiği ve Kur’ân’ı diğer sözlere tercih eden kimse kurtuluşa erer. O (Kur’ân), sözün en güzeli ve en beliğidir. Allah’ın sevdiğini sevin. Allah’ı bütün kalbinizle sevin. Allah’ın Sözü’nden ve zikrinden usanmayın. Allah’ın kelâmından kalplerinize kasvet (sıkıntı) gelmesin. Çünkü o, Allah’ın yarattığı her şeyin iyisini ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını ve kulların seçilmişi olan peygamberleri ve sözün iyisini zikreder. İnsanlara verilenlerin helal ve haram olanını açıklar. Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. O’ndan gereği gibi sakının. Dilinizle söylediğiniz güzel sözlerinizle Allah’ı tasdik edin. Allah’ın rahmetiyle birbirinizi sevin. Yüce Allah, sözünde durmayana gazap eder. Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun!” 

Taberî’nin rivâyetine göre, Rasûlullah’ın (a.s.) Medine’de Salim b. Avf oğullarında kıldığı ilk cumada verdiği hutbe şöyledir: “Hamd Allah’a aittir. O’na hamd ederim, O’ndan yardım, bağış ve hidayet dilerim. O’na iman ederim, O’nu inkâr etmem. O’nu inkâr edenlere düşmanlık ederim. Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’nun tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahadet ederim. Peygamberlerin gelmesi kesildiği, ilmin azaldığı, insanların dalâlete düştüğü, (zamanın kesintiye uğradığı), kıyametin kopma ve âlemin sona erme zamanı yaklaştığı bir sırada, Allah, onu hidayetle, hak dinle, nurla ve öğütle göndermiştir. Allah ve Rasûlü’ne itaat eden, doğru yolu bulmuştur. Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelen taşkınlığa ve tam bir sapıklığa düşmüştür. Size Allah’tan korkmayı tavsiye ederim. Müslüman’ın Müslüman’a en hayırlı tavsiyesi, onu âhirete teşvik etmesi ve ona yüce Allah’tan korkmayı emretmesidir. Allah’ın sizi sakındırdığı şeylerden sakının. Bundan daha üstün bir hatırlatma yoktur. Rabbinden korkarak ibadet eden kimse için Allah’tan korkmak, istediğiniz âhiret (mutluluğu) için en doğru yardımdır. Kim, gizli ve açık (her işinde) Allah’ın rızasını gözeterek, Allah ile arasını düzeltirse, dünyada onun adı hayırla anılır. (Öldükten sonra da bu kendinden, önce göndermiş olduğu hayra muhtaç bulunduğu  bir zamanda,   kendisine  azık olur).   Bunun  dışındaki şeylerden  uzak durmayı, onlarla kendi arasında uzun mesafeler olmasını ister. ‘Allah, kendisine karşı gelmekten sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir’.[23] Sözünü doğrulayan, vaadini yerine getiren O’dur. Bundan cayma yok. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmetmem’.[24] Şimdiki ve gelecekteki işlerinizde, gizli ve açık yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan korkun. ‘Kim Allah’tan korkarsa Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını artırır’.[25] Allah’tan korkan kimse, büyük bir kurtuluşa erer. Allah’tan korkmak, insanı Allah’ın azap ve gazabından korur. Allah’tan korkmak, yüzleri ağartır. Rabbi hoşnut eder, dereceyi yükseltir. Nasibinizi alın. Allah’ın huzurunda aşırı hareketlerde bulunmayın. Allah, doğrular da, yalancılar da bilsinler diye, size Kitabı’nı/Kur’ân-ı Kerîm’i ve yolunu açıkça öğretmiştir. Allah’ın size ihsan ettiği gibi, siz de ihsanda bulunun. Allah’ın düşmanlarına düşman olun. O’nun yolunda gereği gibi cihat edin. O, sizi seçip Müslüman adını koydu ki: ‘Helak olan, açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helak olsun, hayatta kalan da açık bir delille hayatta kalsın’.[26] Allah’tan başkasında güç ve kuvvet yoktur. Allah’ı çok zikredin, ölümden sonrası  için çalışın. Kim Allah’la arasını düzeltirse, Allah da, onun insanlarla arasını düzeltir. Çünkü Allah, insanlara hükmeder, insanlar ise Allah’a hükmedemezler. Allah, insanlar üzerinde tasarruf eder. İnsanlar ise Allah’ın üzerinde tasarruf edemezler. Allah en büyüktür. Büyük olan Allah’tan başkasında güç ve kuvvet yoktur.”[27]



[1] M. Eren, “Ümmü Ma‘bed”, DİA, XLII, 42,325-326.

[2] Rudânî, Kitâbü’s-Siyer Ve’l-Megâzî, hadîs no: 6436; A. Yardım, Peygamberimizin Şemâili, s. 47-48.

[3] Ümmü Ma‘bed ile kocasının ve oğlunun bu olay üzerine Müslümanlığı kabul ettikleri ve zaman zaman koyunlarını satmak üzere Medine’ye gittikleri zikredilir. Vâkıdî, Ümmü Ma‘bed’in Rasûlullah’ı (a.s.) misafir ettiği sırada Müslüman olduğu, diğer âlimlerse onun ve kocasının bir süre sonra İslâmiyet’i benimseyip hicret ettiği görüşündedir (M. Eren, “Ümmü Ma‘bed”, DİA, XLII, 42,325-326).

[4] M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI,187.

[5] İbn Sa’d, IV,241-243. 

[6] Buhârî “Menâkibi’l-Ensâr”, 63/44; Şâmî, III,266; A. Önkal – A. Özel, “Hicret”, DİA, XVII,460-461.

[7] Hadîs râvisi, ensâb alimi ve tarihçi Muhammed b. el-Hasan İbn Zebâle el-Medenî el-Mahzumî’ye (v. 199/814’ten sonra) göre, Külsûm b. Hidm’in o zaman müşrikti (eş-Şâmî, III,266). Ancak İbn Abdilber ve İbnü’l-Esîr, “Sâhibu Rahli Rasûlillah” (صاحب رحل رسول الله) diye tanınan ve Medine’ye hicretinden birkaç gün sonra veya Bedir Gazvesinden kısa bir süre önce vefat edecek olan Külsûm b. Hidm’in Rasûlullah (a.s.) Medine’ye muhacir olarak gelmeden Müslüman olduğunu belirtirler (أسلم قبل وصول رسول الله صلى الله عليه و سلم إلى المدينة, bkz. el-İstiâb ve Üsdü’l-Ğâbe adlı eserlere“كلثوم بن هدم الأوسي” md.)

[8] İbn Hişâm, I,492; İbn Sa’d, I,233,244. 

[9] el-‘İsâmî el-Mekkî (1049-1111), I,358.

[10] (وكان يتحدث في بيت سعد بن خيثمة لان منزله كان منزل العرب) bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, “كلثوم بن الهدم” md.

[11] İbn Sa’d, I,233. Rezîn b. Muâviye Hz. Peygamber’in (a.s.) Külsûm b. Hidm’in evinde misafir kaldığı şeklindeki görüşün daha doğru olduğunu bildirmiştir. el-Hâkim de onun tercih edilen görüş olduğunu ifade ederek “İbn Şihâb da bu görüştedir. O, bu konuyu diğer âlimlerden daha iyi bilir” demiştir. ed-Dimyâti ise “en sağlam görüşün bu olduğu” şeklinde açıklama yapmıştır. Bkz. Şâmî, III,266.

[12] DİA, XVII,458.

[13] İ. Sarıçam, Hz. Muhammed Ve Evrensel Mesajı.

[14] İbn Hişâm, II,135; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, II,395-397. Bazen kaynaklarda adı dedesine nisbetle Sürâka b. Cü‘şüm şeklinde geçer ve onun Mekke’nin fethinden hemen sonra İslâm’ı kabul ettiği de nakledilir.

[15] Hadîste geçen meliku’l-emlâk, kralların kralı manasına gelir ve rububiyet; yani insanların rabbi olma iddiasını ifade eder. Bu sebeple bir hadîste: “Allah katında en çirkin isim, bir kişinin kendisine meliklerin meliki ismini vermesidir” (إنْ أَنْخَع الأسْمَاء عند الله أن يَتَسَمَّى الرجلُ باسم مَلِك الأَمْلاَك) buyrulmuştur. Bu hadîs bazı ziyadeler ve aynı manayı ifade eden başka ibarelerle de rivâyet edilmiştir. Bkz. Buhârî, Edeb, 114; Müslim, Edeb, 20, (2143); Ebû Dâvud, Edeb, 70 (4961); Tirmizî, Edeb, 65 (2839); İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “نخع md.

[16] Süheylî, IV,142-143.

[17] Y. Ünal, “Sürâka b. Mâlik”, DİA, XXXVIII,161.

[18] Vâkıdî, I,404,405,410; III,1120-1125; İbn Hacer, el-İsabe, I,146; İbn Abdilber, el-İstî’âb, I,173-175; A. Önkal, “Büreyde b. Husayb”, DİA, VI,492.

[19] İbn Abdilber, el-İstî’âb, I,29; Semhûdî, I,248,256; İbnü’l-Cevzî, I,396; İbn Kesîr, II,299.

[20] İbn Sa’d, I,236; Belâzürî, Ensâb, I,308,310,311; İbn Hibbân, s.139,141-142; Şâmî, III,331-332.

[21] Abdürrezzâk. V,396; Buhârî, “Menâkıbi’l-Ensâr”, 63/45,147.

[22] Semhûdî, I,256; Şâmî, III,272.

[23] Âl-i İmrân 3/30.

[24] Kaf, 50/29.

[25] et-Talâk 65/5.

[26] el-Enfâl 8/42.

[27] Şâmî, III,331 vd.