Mü'min Duyarlığı

عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم : مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى

Numan Bin Beşir radiyallahuanh'den nakledildiğine göre Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurmuştur:

"Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini görüp gözet­mekte mü'minler, tek bir vücud gibidirler. O vücudun bir organı rahatsız olunca, öteki organların tamamı uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık hisseder, hasta organın ıstırabını paylaşırlar." [1] 

Bilinen bir gerçektir ki, her birliğin ve birlikteliğin, öncelikle yerine getirilmesi gerekli birlik-içi bazı görev ve sorumlulukları bulunur. Aynı peygambere inanan müminler birliği demek olan "ümmet" için de bu tür görev ve sorumluluklar söz konusudur. Hadisimiz bunları; sevgi, acıma (merhamet) ve dayanışma olarak belirlemektedir. Biz bunları ortak tek bir kelime ile "duyarlık" diye ifade edebiliriz.

Ortak nokta

Hadisimiz, aynı imanı paylaşan insanların yani din kardeşlerinin, renk, dil, yurt ve kültür farklılıklarına rağmen, şekil ve görevleri değişik olan organlardan meydana gelmiş bir vücud gibi olduklarını, daha doğ­rusu olmaları lazım geldiğini, bunun da sevgi ve merhamette, bir başka ifade ile, tasa ve kıvançta yani tepkilerde görülmesi gereğini tespit ve ilan etmektedir. Birbirine göz kulak olmak, yekdiğerini koruyup kollamak yani dayanışma, işte bu duygu bağının ve tepki ortaklığının tabiî ve maddi sınır tanımayan bir sonucu olmaktadır. Böylece müminler toplu­luğunun tek vücuda benzeme noktasını da bütün sonuçlarıyla birlikte "duyarlık" teşkil etmektedir.

Hem hak hem görev

Sevgi,şefkat ve dayanışma bakımından bir vücudun organlarına ben­zetilen Müslümanların, öncelikle birbirlerinden müstağni kalamayacak­ları, yekdiğerine karşı duyarsız olamayacakları ortadadır. Çünkü bu duyarlık, ortaklaşa sahip olunan İslâm imanından kaynaklanmaktadır. Müslümanın inanç ve kader birliği içinde bulunduğu insanlar ve millet­ler adına gerektiğinde özveride bulunması, onlarla iyi ve kötü günle­rinde dayanışma içinde olması, tasa ve kıvançlarını paylaşması, hem hakkı hem de görevidir. Bu ise, yine hadisimizin ifadesine göre, her hangi bir uzuv ve organdaki rahatsızlığın, vücudun diğer organlarını etkilemesi kadar tabii, hatta zaruridir. Gayr-i tabiî olan bunun tersidir. Nitekim "Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir"[2]beyanı, bu noktayı yeterince açık biçimde gözler önüne sermektedir. Vücut bü­tünlüğüne karşı duyarlığını kaybetmiş, onunla duygusal ve sinirsel bağ­larını koparmış olan organın, sadece görüntüde o bünyeye dâhil olmak­tan öte, vücut fonksiyonları açısından hiç bir önem taşımadığı açıktır. Aynı şekilde sosyal bir bünye olan ümmet birimlerinin de "duyarlık" çer­çevesi dışında kalmaları halinde birbirleri için herhangi bir anlam ifade etmeyecekleri, sadece, elem ve hasret konusu olacakları bilinmektedir. Çünkü özü, iç dinamikleri çürümüş, sözü ve görüntüsünden başka hiç bir şeyi kalmamış bir yapı, sadece ızdırap konusu olabilir. Hatta belki de böyle bir yapının varlığı, yokluğundan daha fazla üzüntü vesilesi olur. Nitekim dağılan ümmet yapısının ızdırabını terennüm etmiş olan "hisli yürek" merhumAkif, bu noktaya şöyle işaret etmektedir:

"Duygusuz olmak kadar dünyada lakin dert yok,

Öyle salgınmış ki mel'un, kurtulan bir ferd yok

Kendi sağlam... Hissi ölmüş, ruhu ölmüş milletin!

İşte en korkuncuhüsranın, helâkin, haybetin!-"[3]

"Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamberden?

Ki uzaklardaki bir mü'mini incitse diken,

Kalb-i pakinde duyarmış o musibetten acı,

Sizden elbette olur ruh-i Nebî davacı!.." [4]

Ümmetin derdi

Müslümanlar olarak uzunca bir zamandan beri, başta başımız olmak üzere ümmet bünyemizin kalb ve kafa gibi önemli birçok nahiyesinde büyük ve ciddi rahatsızlıklar bulunmaktadır. Bu bir gerçek. Yine aynı şekilde, ümmet-i Muhammed'in, Kur'an'ın ifadesiyle"dinlerine uymadıkça asla razı edemeyeceği"[5]haçlı ve siyon güç odakları tarafından planlı ve bilinçli bir şekilde içine itildiği elem ve ızdırabı, giderek sanki daha az hisseder olduğu, yönetimler düzeyinde bunun daha da yoğunlaştığı gözlemlenmektedir. Bu da bir başka kahredici gerçektir. Tepkisizlik ya da gecikmiş cılız tepkilerimizle, organlar arası irtibatları oldukça zayıf­lamış, duyarlığı büyük ölçüde kaybolmuş bir vücudu andırmaktayız. Zira karşı koymak için değil, tıbbî ve insanî yardım için bile bünye dışı ve düşman odakların iznini kollama zilletini, imdat çağıran mümin çev­relerin yüzüne marifetmiş gibi, yüksek siyasetmiş gibi sunabiliyoruz. Onlar "bire on" anlayışıyla güç kullanırken, biz "ona bir" oranına bile sahip çıkmayı, "küresel değerlere aykırı" görebiliyoruz. İslâm dünyasının hemen her bölümünde yıllardır yaşanan trajedi bizim bu yürekler acısı tutum ve tavrımızı tüm kör gözlere sokacak kadar netleştirdi. "Ba'deharabi'l-Bosna" ilân edilen "dayanışma günü" bilmem ki geçmiş kayıplara ve duyarsızlığa kefaret olacak mıdır? Oysa

"O iman. ittihad isterdi bizden, vahdet isterdi

Nasıl "Bünyân-ımersüs" olmamızlazımsa gösterdi!" [6]

Yaşanan acıyı giderek arttıran bir başka gerçek de İslâm ümmetinin her ünitesinin, bir başka gerekçe ve bahane ile ana üniteden ayrılığı yeğlemesi, başına gelenleri, onun asıl sorumluları olan "dost ve mütte­fikler"le halletme basiretsizliğini sürdürmesidir. Bu derece bir başıbozukluk şimdiye dek bu çapta görülmemişti. Halbuki

"Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!

Hey sıkılmaz ağlamazsan, bari gülmekten utan!

"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi,

Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş na'resi!.”[7]

...

Karadağ haydudu, Sırp eşşeği, Bulgar yılanı,

Sonra Yunan iti, çepçevre kuşatsın vatanı!."

...

Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa,

Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa!.”[8]

...

Ne bir yaşındaki masum için beşikte hayat,

Ne seksenindeki mazlum için eşikte necat.

O, baltalarla kesiktir; bu, süngülerle delik

Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik!"

...

Siz, ey bu yangını izhar eden beş altı sefil,

Ki ettiniz bizi Hırvat'la Sırb'a karşı rezil!”[9]

Doktriner engeller

Âkif merhumun tanımıyla "Karadağ haydudu" ve "Sırbeşşeği”nin Bosna-Hersek'te gerçekleştirdiği Müslüman kırımına seyirci kalmak ba­tıya yakışsa bile doğuya yani Müslümanlara yakışmadığı, onların kim­likleriyle asla barışmadığı ortadadır. Artık Müslümanlar arasındasevgi, şefkat ve dayanışma bağları yeterince çalışmıyorsa, inananlar bünyesi, or­ganlarının derdini yekdiğerine aktaramıyor ve birlikte ağlayamıyor, be­raber çare arayamıyorsa, aslında başkalarını suçlamaya da hakkı kalma­mış demektir. Bize öyle gelmektedir ki, müminler arası duyarlığı, özel­likle bizim açımızdan, ülke sınırlarından önce ilke sınırları, yani maddi mânialardan evvel, doktriner engeller önlemektedir. Yüreklerin duyarlığı ile kafaların şartlanmışlığı çatışması her şeyi alt-üst etmektedir. Yetmiş yılı aşkın bir süredir hep bu anlamsızlığı, bu çatışmayı yaşamaktayız. Ümmet bünyesinin hiç bir yerindeki rahatsızlığa dostça ve etkili bir bi­çimde çare bulamamanın mahcubiyeti, aczi ve sorumluluğu işte bu nok­tadan, bu anlamsızlıktan kaynaklanmaktadır.

Hadisimizdeki "mümin" silüeti, yanisevgi, merhamet ve dayanışma üç­geninde birleşmiş bir ümmet bünyesi, her türlü rahatsızlığın kesin merhe­midir. O halde Müslümanlar artık kendilerine gelmelidir.

"Tükürün cephe-i lakaydına şarkın, tükürün!

Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın tükürün.

Tükürün ehl-i salîb'in o hayâsız yüzüne!

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!..

Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün,

Tükürün maskeli vicdanınaasrın, tükürün.'.[10]

Mahcûbiyetimiz mümin duyarlığını sistemleştirdiğimiz gün bite­cektir.

***



[1]     Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr66.

[2]     Bk. Münavi,Feyzu'1-kadir, VI, 67

[3]     M. A. ErsoySafahat, s. 200 (E. Düzdağneşri. İstanbul, 1987)

[4]     Safahat, s. 164

[5]     Bk. el-Bakara (2), 120

[6]     Safahat, s. 279

[7]     Safahat, s. 274

[8]     Safahat, s. 186-187

[9]     Safahat, s. 260-261

[10]    Safahat, s. 183