İslami Yapılanmada İlk İşler

Hz. Peygamber Medine’ye hicretinden hemen sonra Müslümanların hayatını ve burada verilecek tevhid mücadelesinin geleceğini yakından ilgilendiren bir dizi tedbir aldı.

Önce muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik anlaşması gerçekleştirdi. Her muhacir kendisini kardeş edinen Medinelinin evinde kalacak, onunla birlikte çalışacak, geliri paylaşacaktı. Bu anlaşma bir yıl yürürlükte kaldı. Zira muhacirler kısa zamanda kendi geçimlerini sağlamayı başardı. 

Öte yandan Medine Yahudilerini de içine alan Medine Şehir Devleti, yazılı bir anayasa gereğince yeniden teşkil edildi. Buna göre Müslümanlarla Yahudiler müttefikti. Harpte birbirlerine yardım edeceklerdi. Anlaşmazlıklar Allah'a ve Muhammed aleyhisselama götürülecek, Hz. Peygamber'in hükmüne göre halledilecekti. 

Bu anlaşma Müslümanların Medine Şehir Devletine hâkimiyet belgesiydi. Dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı Medine’yi bütünleştirmekteydi. 

Peygamber Efendimizin müşriklere karşı ehl-i kitap olan Yahudilerle saldırmazlık anlaşması imzalaması ümmetine örnekti. Kaleler teker teker fethedilecekti. Eldeki güç, daima, en tehlikeli noktaya yöneltilecekti. İçe dönük mücadeleye asla izin verilmeyecekti. Birlik ve beraberlik en güçlü silah bilinecekti.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu ilk günlerde ehl-i kitaba dine dair soru sormayı nehy etti. Çünkü Müslümanların saf zihinlerini karıştırabilirlerdi. “Lâ tusaddikû ehle’l-kitabi velâ tükezzibuhum: Ehl-i kitabı ne tasdik ne de tekzîb ediniz!”[1] emrini verdi. Zira onların söyledikleri yanlışsa tasdik etmek; doğruysa reddetmek uygun düşmezdi. En iyisi gerçeği öğreninceye kadar bir süre beklemekti.

Peygamber Efendimizin Medine İslâm toplumunu oluşturduğu ilk günlerde aldığı bu tedbirler, günümüz Müslümanları için de güzel bir örnekti. Önce mevcut Müslümanları koruma tedbirleri düşünülecek, sonra düşmanla teker teker boy ölçüşülecekti.

Hicretle kurulan İslâm devletinin arazisi şimdilik Medine ve çevresiydi. O halde bu devletin bir garnizonu gerekti. Onu Hz. Peygamber geciktirmeden şöylece belirledi:

“İbrahim aleyhisselam Mekke’yi harem olarak ilan etmişti. Ben de Medine’nin iki tepesi arasını harem ilan ediyorum[2] dedi.

Bu sebeple Medine’ye “harem-i Rasûl” dendi.

Medine bundan böyle daima gündemdeydi.

Medine’nin iklimi Mekke’nin havasından epeyce değişikti. Yakındaki bataklık sıtma sebebiydi. Muhacirlere bu hava ağır geldi. Onlar durumu Hz. Peygambere şikâyet etti. O, mübarek ellerini kaldırdı;

“Allahümme habbib ileyne’l-Medine  Kehubbinâ Mekke ev eşedde”[3] diye duaya başladı. Duasını şöyle tamamladı:

 Ya Rab, Mekke’yi bize sevdirdiğin gibi Medine’yi de sevdir. Hatta Mekke’den daha fazla sevdir. Ürünlerimize bereket ver. Ya Rab, Medine'nin havasını güzelleştir, humma ve sıtmasını Cuhfe’ye naklet![4]

Hz. Peygamber’in duası makbuldü. Bataklık kurudu. Medine’nin çevresi şimdi sağlığa uygundu. Medine’ye artık ne tâun ne de deccâl girebilirdi. Medine “Tâbe”ydi, temizdi.[5] Medine, Müslümanlar için bir taneydi.

Medine’de topluca ibadet, eğitim, öğretim ve İslâm toplumunun yönetimiyle ilgili hizmetlerin görüleceği bir merkeze ihtiyaç vardı. Bunu gidermek için Mescid-i Nebevî’nin inşaatı başlatıldı. Caminin yapımında Hz. Peygamber bedenen çalışmakta, taş taşımaktaydı.

İslâm’da ilk tesis câmiydi. Câmisiz, cemaat, mâbedsiz ve ibâdetsiz bir din olmazdı. İslâm cemaatinin mâbedi cami idi. Cami ve mescid yapmak mü'minlerin işiydi. Âyet-i kerîme bildirdi:

“Allah'a secde edilen yerleri, ancak Allah'a ve ahirete inanan, namaz kılan, zekat veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar imar ve ihya ederler.”[6]

Mescidlere mü'minler devam ederdi. Hz. Peygamber emir verdi:

“Mescide devam ettiğini gördüğünüz şahsın Müslüman olduğuna şehadet ediniz!”[7]

İlk mescid üç bölümden ibaretti: Namaz kılmak için geniş bir boşluk, Suffe veya zulle denilen, eğitim öğretim için kullanılan kısım ve Hz. Peygamber'in eşlerine ait odalar/hucurât... Mescid bu haliyle yatılı bir mektepti. İslâm’ı öğrenmek için gelenler ve kimsesizler Suffe’de eğleşirler, yedirilir, içirilirlerdi.

İslâm Medine’sinde mektep, mabed içindeydi. Mekteb ve mabed ikiz kardeşti. Biri diğerine mutlak gerekti.

Mescid-i Nebevî’nin inşası bitmişti. Namazlar cemaatle edâ edilmekteydi. Ancak namaza davet, namaz vaktinin ilanı önem arz etmekteydi.

Bu iş için istişare meclisleri düzenlenmekteydi. Arayış derindi.

Bir gün Ezan’ın sözlerini rüyasında öğrenen Abdullah b. Zeyd radıyallahu anh heyecanla çıkageldi. Hz. Peygamber’e rüyasını haber verdi. Aman ne güzeldi. Davet şekli belirlenmişti. Herkes sevindi. Ancak her işi ehline vermek gerekti. Bu işin adamı Bilal-i Habeşî idi. Hz. Peygamber emretti Abdullah b. Zeyd, ezanın sözlerini Bilal’e öğretti. Efendimiz bu emrinin gerekçesini de şöyle belirtti: "İnnehu endâ savten minke : Onun sesi, senin sesinden daha tizdir."

Şimdi Bilal günde beş vakit, ezanla tevhidi ilan etmekteydi.

Müşrikler ve inançsızlar onu duymak istemeyeceklerdi. Âyet-i kerîme bildirdi: “Onlar, namaza ezanla davette bulunduğunuz zaman, onu, eğlence ve oyuncak edinirler. Bu da onların aklı ermez bir topluluk olmalarındandır.”[8]

Evet, bazıları ezana dil uzatabilirlerdi. Ama işte onlar aklı ermeyenlerdi. Halbuki  “Allah'a çağırandan daha güzel sesli kim olabilirdi?”[9]

Hicretin ilk yıllarında görülen en önemli gelişmelerden biri de Kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye çevrilmesiydi. Kıblenin değiştirilmesini emreden âyet-i kerîme gelir gelmez Hz. Peygamber namaz içinde derhal Kâbe’ye yöneldi.

Kıblenin değiştirilmesi Müslümanları ne kadar sevindirdi ise, Yahudileri ve İslâm düşmanlarını da ileri geri söz etmeye yöneltti. Âyet-i kerîme bildirdi:

“Bazı beyinsizler, 'onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?', diyecekler. De ki, doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.” “Biz, peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kâbe’yi kıble yaptık. Bu, Allah’ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir.”[10]

Kıblenin değişmesiyle İslâm cemaati tamamen müstakil bir sosyal yapıya kavuşmaktaydı. Zaten bundan sonra, günlük hayatı düzenleyen âyet-i kerîmeler peşpeşe inecekti.

 



 

 



* Bu yazı hocamızın izniyle "Son İnci" adlı eserinden alınmıştır.

[1] Buhârî, Şehadet 29

[2] Ahmed b. Hanbel, IV, 141

[3] Bk. Buhârî, Fedâilu’l-Medine 12

[4] Tecrid Tercemesi, VI, 245-246

[5] Buhârî, Meğazi 81

[6] et-Tevbe (9), 18

[7] İbn Mâce, Sünen, I, 263

[8] el-Maide (5), 58

[9] Fussilet (41), 33

[10] el-Bakara (2), 142-143