Ehad'den Ekbere


Kim demiş, "Rengi kara olanın kalbi de karadır" diye?.. Miladi 7. asrın başlarında Mekke'de İslâm ışığıyla aydınlanmış pırıl pırıl bir zenci yürek vardı: Bilal bin Rebâh el-Habeşi... Allah ondan razı olsun...

Bilal köle doğmuştu... Ümeyye bin Halef'i başında "efendi" bulmuştu. "Şirk"in karanlığında katranlaşmış Ümeyye'nin kalbi, kölesinin mütevazı gönlündeki aydınlığı, İslâm ışığını sezdi. Öfkesinden küplere bindi. Ne demekti? Efendinin izni olmadan Bilal nasıl şirki terk eder, nasıl İslâm'ı seçerdi? Hesap vermeliydi!..."

Mekke gündüzünün öğle sıcağında alev alev yanan kumlara, Bilâl'in siyah tenli, arslan yürekli ince ve fakat mutlaka çıplak vücudu gömülmeliydi... Üzerine kaldıramayacağı ağırlıkta koca taşlar dizilmeliydi… Ümeyye bin Halef böyle düşünüyor ve düşündüğünü de en küçük bir acıma hissetmeden uyguluyordu. 

Yanan, kavrulan Bilal, tek bir kelime fısıldayabiliyordu: "Ehad, ehad, ehad!.." Allah bir, Allah bir, Allah bir...

İşkence ağırlaşıyor, ama cevap değişmiyordu. Saatler geçiyor, ama cevap yine değişmiyordu. O narin boynuna takılan ipler, inanan kalbini saklayan göğsünü kanla suluyor, ama Bilal'in dili susmuyor, Ehad, ehad, ehad diyordu.

Genç Habeşlinin bu sözlerini Mekke'nin kızgın kumları kurutmak istercesine tuhaf bir gayretle emiyor, emiyor; kim bilir belki de bir gün iade etmek üzere saklıyordu.

Ümeyye işkence üzerine işkence deniyor, ama Bilal'de cevap hiç mi hiç değişmiyordu. Sanki Bilal, kum denizini, Mekke ufkunu bir şeylere şahit tutmak istiyordu. "Ehad, ehad, ehad!" diyor... Sürekli çağırıyor, çağırıyordu...

Kaç gün sürdü, kaç kez tekrarlandı bu işkence? Kimsenin bildiği yoktu. Bilal de unutmuştu...

Ümeyye'nin kudurduğu, Bilal'in "Ehad! Ehad!" diye soluduğu bir gündü. İlk Müslüman, Müslümanların hamisi Ebû Bekir göründü... Ümeyye laf anlamazdı. Katrani kalbine bir şeyin tesir etmesi imkânsızdı... Belki kesesi laf anlardı.

"Satar mısın?" dedi Ebû Bekir, "Bu köleyi bana?"

"Yedi ukıyye ver götür..." dedi Ümeyye... Ebû Bekir:

"Salıver Bilal'i, gel al paranı!" diye gürledi.

Vücudu bitkin, kalbi dipdiri ve dilinde "Ehad, ehad" zikri, doğruldu Bilal'in ince ve genç bedeni... Fakat Ümeyye'nin kör gözleri görmemişti, göremezdi de o anda "şirk"in devrildiğini, yere serildiğini...

Ebû Bekir, büyük bir nezaketle: "Allah için hürsün Bilal!" dedi.

Bilal:

"Allah mükafatını kat kat versin" diye mukabele etti.

Bilal'i ehad kelimeleri diriltmişti. Allah "bir"di. Güçlüydü. Kuvvetliydi, bilirdi...

Bilal dipdiriydi şimdi… Çünkü muhacirler arasında Medinetü'n-Nebi'deydi. Hürdü... Sevdiğiyle beraberdi. O'nun doyum olmaz hizmetindeydi...

Hicretin üzerinden sekiz ay geçmişti ki bir gün Sevgilinin emriyle kendini Mescidü'n-Nebi'nin bitişiğindeki evin damında buldu... Yanık ve tiz sesiyle tüm kainata sesleniyordu: Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber...

Ezan okuyordu Bilal. Müezzin olmuştu Bilal... Mekke kumlarına soluk soluk gömdüğü "Ehad" ikrarlarını şimdi "Ekber"e çeviriyordu ve en yüksek perdeden var gücüyle sesleniyordu.. . Allahu Ekber... Allahu Ekber...

Rasûlullah'ın yanında, O'nu gölgesi gibi izledi... Hazarda seferde Rasûlullah imam, Bilal müezzindi… Çünkü o artık "pir-i müezzinin"di...

Bilal Medine'de okuduğu ilk ezana, bir başka kentte bir başka kez aynı heyecanla bir ezan daha ekleyecekti. "Allahu Ekber" diyecekti.

Mekke fethedilmişti. Putlar "Hak geldi, batıl yok oldu" ferman-ı ilahisi ve Rasûlullah'ın emriyle yere serilmişti. Kâbe temizlenmişti. Sıra, İslâm’ın hâkimiyetini Mekke ufuklarına ilana gelmişti. Bilal hazırdı. Kâbenin üzerinde, pırıl pırıldı. Bütün heyecanı ve aşkıyla, yıllar önce Mekke kumlarına gömdüğü soluğunu topladı ve birden:

"ALLAHU EKBER, ALLAHU EKBER..." nidalarıyla Mekke dağlarını çınlattı... O ses, kıyamete dek artık Mekke ufkunda yankılanıp duracaktı...

Mekke'nin müşrikleri Bilal'i Kâbe üzerinde ezan okurken görünce:

"Yuh olsun bize! Şu köleler kadar olamadık. Onlar nelere erdi, biz nerelerde kaldık?" diye dünyanın en büyük gafletine, aptallığına yanacaklar, hayıflanacaklardı...

Bilal de bir gün yanacaktı. Ama "imam"ını kaybettiğine yanacak, günlerce ılık ılık ağlayacaktı.. Rasûlullah'ın vefatından sonra Bilal artık ezan okuyamadı... Seven yufka yüreği, O'nun ayrılığında O'nu terennüme dayanamadı...

Halife Ebû Bekir zorladı. Ama o yine yapamadı.

"Beni kendin için satın aldı idiysen tut... Yok, eğer Allah için alıp azad etmişsen bırak, Şam'a gideyim, cihad edeyim..." dedi.

Hazret-i Ebû Bekir izin verdi, başarı diledi. Şam'a gönderdi.

Şam'da da bütün ricaları cevapsız bıraktı Bilal. Ama Şam'a teşrif eden Hazret-i Ömer'i kıramadı. Bir kere daha özlenen ezanını okumaya başladı. Ne var ki: "Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah!" diyemedi yüreciği buna dayanmadı, gözleri pınarlaştı. Mü'minler de onunla birlikte ağladı, ağlaştı.

Bir başka gün Medine'yi ziyarete geldi. Rasûl-i Ekrem’in torunu Hazret-i Hüseyin rica etti. Onu da kıramadı. Yıllar sonra Medine'de son bir kere daha ezan okudu. O'nun unutulmaz sesini duyan Medineliler Rasûlullah'ın tekrar aralarına döndüğünü sandılar, tuhaflaştılar, heyecanlandılar. Oturup hep beraber eski günleri andılar, ağladılar, ağlaştılar.

Bilal'in "Ehad"den "Ekber"e ulaşan yanık sesi, gür nefesi sustu... "Ehad" ve "Ekber"e kavuştu... Arkasından söylenen söz: "Allah ondan ve onun gibilerden razı olsun!"du...