Hz. Peygamber'in (sas) Yönetici Kimliği

 

Allah Rasûlü’nün (sas) peygamberlik misyonu, ferdî ve manevî hayat kadar maddî ve içtimaî ha­yatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı ve insanlığa her iki alanda kıla­vuzluk yapmayı hedeflemektedir. Hz. Muhammed (sas), bir elçi olarak insanları Allah’ın davetine çağırmak, manevî anlamda onları olgunlaştırmakla birlikte, devlet adamı niteliğiyle de yönetim sanatının en ince örneklerini göstermiş, bu anlamda da gelecekteki bütün devlet adamlarına siyasî öncülük yapmıştır. Allah Rasûlü’nün (sas) Mekke döneminde daha ziyade nübüvvet yönü ön planda iken, buna karşılık Medine döneminde nübüvvet ile iktidar, yani siyaset birlikte işlev görmüştür. Başka bir ifadeyle Allah Rasûlü (sas), Medine’de risâletini siyaset (devlet) destekli olarak gerçekleştirmiş, dinî sorumluluk ile siyasî iradeyi birleştirmiştir. Dolayısıyla Medine döneminde Allah Rasûlü’nün (sas) siyasi kişiliği, devlet adamlığı yönü, ayrıca bununla birlikte anılması gereken askerî şahsiyeti ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı Allah Rasûlü’nün (sas) risalet hayatı ve faaliyetlerinin incelenmesinde mutlaka O’nun yöneticilik kişiliği ve organizasyonlarının dikkate alınması gerekir. 

Hz. Peygamber’e (sas) göre yöneticilik için sorumluluk almada kriter, geçmişteki vazifeler veya tanınmış olmak değil, o alanda sahip olunan ehliyet ve kabiliyettir. Nitekim Allah Rasûlü (sas) klasik Arap yönetim geleneğini şaşırtır bir şekilde pek çok genç ancak ehil olduğu anlaşılan sahabileri önemli görevlere getirmiştir. O kadar ki, Allah Rasûlü (sas), Amr b. Hazm (ra) daha 17 yaşında iken onu Necran'a vali tayin etmiş, (Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtibü’l-İdariyye, I, 318, 401-402). Mekke'nin fethi sırasında Müslüman olan ve yirmili yaşlarına yeni girmiş bulunan Attâb b. Esîd'i (ra) Yarımada’nın bu en önemli şehri Mekke’nin idaresine getirmiştir. (M. Abdülhay el-Kettânî, 1,256, 397). Hz. Peygamber’in (sas) vefa­tından az önce göndereceği, içinde büyük sahâbîlerin de yer aldığı orduya kuman­dan tayin ettiği Üsâme b. Zeyd (ra) de yirmi yaşına henüz girmiştir. Onun tecrübe eksikliğine dair şikâyetler kendisine ulaştırılınca Allah Rasûlü (sas), Üsâme’nin bu vazife için ehil olduğunu ifade etmiştir. Üsâme’nin bundan önceki yıllarda da seriyye komutanı olarak görev yaptığı da bilinmektedir. Hz. Peygamber (sas), yönetimde ehliyet sahibi kişileri görevlendirmeye çalışırken bunun tersi bir siyasî tasarrufun toplumlar için felakete sebep olacağını ifade etmiş, üstelik ehil ol­mayan kişilerin göreve getirilmesinin kıya­met alâmeti olduğunu söylemiştir. (Buhârî, İlim, 2).

Hz. Peygamber’in (sas) idarî hayatta vazgeç­mediği prensiplerden biri de meşveretti. O, şayet açık bir vahiy söz konusu olmazsa, pek çok önemli icraatında ashabın ileri gelenleriyle istişare yapmayı, onların görüşlerini almayı âdet edinmiştir.

İstişare kavramı, İslâm siyasî sisteminde bü­yük bir ehemmiyete sahiptir. Rasûlullah’ın (sas) kendisi idarî meselelerde sahabesiyle daima is­tişarede bulunmuş ve uygulamalarıyla bu kav­ramın önemini ashabına da geniş bir şekilde kabul ettir­miştir. Kur'ân bu hususta Rasûlullah’a (sas) şu şekilde öğüt vermektedir: "Allah'tan bir rahmet dolayısıyladır ki on­lara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağrifet di­le. Ve (yapacağın) işler konusunda onlarla müşavere et. Bir kez azmedersen de artık Al­lah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah kendisine tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmrân, 3/159). Kur’ân-ı Kerîm, bu kavramı Müslümanların özelliklerinden biri olarak da zikretmektedir. "Rablerinin çağrısı­na icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri kendi aralarında şûra iledir." (Şûrâ, 42/ 38).

Kur’ân’da istişareden açık bir şekilde bahsedilmekle birlikte bu konuda uygu­lamanın nasıl gerçekleştirileceğine dair açık bir bilgi yoktur. Bu sebeple ilk Müslümanlara istişarenin icraatı bizzat Allah Rasûlü (sas) tarafından gösterilmiştir. Nitekim o, mühim meselelerde nihaî kararı alma­dan önce daima hikmet ve bilgi sahibi saha­bileri ve iman etmiş kabilelerin temsilcileriyle görüş alış-verişinde bulunmuştur. Bununla birlikte ne Kur’ân'da, ne de Rasûlullah’ın (sas) uygulamalarında müşa­vere edileceklerin sayısı, seçim, görev süre­leri ile ilgili sıkı ve sabit kurallar bulunur. Anlaşılan bu meseleler tamamıyla Müslümanların takdirine ve zamanın şartlarının imkânına bırakılmıştır.

Hz. Peygamber (sas) ilâhî iradeye ters düşecek bir hatada bulunmaz. Eğer O, bir kanun ve bir hüküm ifade edecek olan yanlış bir iş yapacak olursa,  Allah Teâlâ onu vahiy yoluyla düzeltir. Eğer başkalarını zarara sokan bir hatası olmuşsa da Rasûlullah (sas) onlara haklarını öderdi. Nitekim ömrünün son günlerinde bir gün Mescid'e ge­lip şöyle demiştir: “Şayet herhangi birinizin sırtına vurmuş isem, işte kısas için sırtım; şayet ben herhangi birinize hakarette bulunmuşsam öç almak için işte benim şeref ve haysiyetim. Şayet ben herhangi birinizin malını almış isem işte benim mallarım.” Buradan anlaşılıyor ki, “Yönetici asla hata yapmaz” sözünün İslâm'da hiçbir geçerliliği yoktur. Hatta Allah’ın rasûlleri bile müşterek hukuka uymak ve ida­relerinde âdil olmakla mükelleftirler ve bundan sorumludurlar. Nitekim Allah Teâlâ Kur'ân'da; “Kendilerine (peygamber) gönderilenlere de mutlaka soracağız, onlara gönderilenlere (peygamberlere) her hal­de soracağız.” (A’râf, 7/6) buyurur. Allah nasıl ki Hz. Dâvûd'a âdil olmasını söylemişse aynı şekilde Hz. Muhammed'e (sas) âdil olmasını ve emredildiği gibi doğru davranmasını em­retmiştir: “İşte bunun için Sen (onları) Îslâm'a dâvet et. Emrolunduğun üzere dosdoğru harekette sebat et, onların hevâ heveslerine uyma ve de ki; ben Allah'ın indirdiği bir kitaba inandım, aranız­da adaletle hükmetmekle emrolundum. Allah, sizin Rabbiniz olduğu gibi bizim de Rabbimizdir. Sizin işleriniz size bizim işlerimiz bize ait­tir. Sizinle aramızda bir hükümleşme de yoktur, Allah, sizi de bizi de bir araya getirecektir ve gidiş onadır.” (Şûrâ, 42/15).

Allah Rasûlü (sas) getir­diği hukuka uymada çok titiz davranmış ve hiçbir sapma yapma­dan ona tamı tamamına uymuştur. Bu bakımdan O’na hiçbir ada­letsizlik izafe edilememiştir. Hz. Peygamber’in (sas) herkes için ortaya konulan hukuka uyması bir esas olduğuna göre ondan sonra iş başına gelecek olan idareci­lerin aynı hukuka uymaları elbette bir esas ve bir mecburiyettir.

Hz. Peygamber (sas) Allah’ın kendisine emir buyurduğu adaletle hükmetmiş ve hükmü esnasında danışma müessesesini uygulama emirlerine uymuş ve bunu icraatıyla açıkça ortaya koymuştur. Bu konuda İslâm tarihi kaynakları birçok örnek aktarır. Meselâ, hicret sonrası Medine’de yeni bir toplum oluşturma çabaları adına burada yaşayan Yahûdîlerle görüşmeler yapmış, onların fikirlerini de almıştır. Bedir Savaşı’na karar verilmesi esnasında ashabı ile istişare etmiş, savaştan önce Ebû Süfyan’ın başında bulunduğu kafilenin yolunun kesilmesi, aynı zamanda Mekke ile savaşı göze almak anlamına geleceği için, bu konuda hem Muhacirûn hem de Ensâr’ın ayrı ayrı görüşünü almış, onlarla mutabakat zemini sağladıktan sonra Mekke kervanı üzerine sefer düzenlenmesi talimatını vermiştir. Aynı şekilde Bedir Savaşı öncesinde Hubâb b. Münzir’in teklifi doğrultusunda ordunun yerini değiştirmiştir. (İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, (thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts. II, 271-272). Yine savaştan sonra esirlere yapılacak muamelenin nasıl olması gerektiği hususunda ashabla istişare yapılmış, Hz. Ebû Bekir’in görüşü benimsenerek esirler fidye karşılığı serbest bırakılmıştır. (Müslim, Cihâd 58; Tirmizî, Cihâd 34). 

Rasûlullah (sas) Müslümanlar ile Mekke müşriklerinin ikinci büyük savaşı olan Uhud Harbi’nden önce de takip edilecek savaş stratejisinin belirlenmesi için ashabın fikrini almıştır. Savaşın Medine dışında yapılması ya da sadece şehrin savunulması şeklindeki iki görüş müzakere edilmiş, Allah Rasûlü (sas) bizzat şehrin savunulmasını isterken, genel kanaat birinci alternatif üzerinde yoğunlaşınca bu görüşü benimsemiştir. (Vâkıdî, Kitabu’l-Meğâzî, (thk. Marsden Jones), I-III, Beyrut 1984, I, 209-214; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), II, 38-39). Hendek Savaşı’nda Rasûlullah (sas) gerçekleştirilen istişare toplantısı sonucunda Selman-ı Farisî’nin teklifi olan şehrin zayıf ve açık yerlerini korumak için Medine’nin etrafında hendek kazılması teklifini kabul etmiş ve savunma buna göre planlanmıştır. (Buhârî, Cihâd ve’s-Siyer 34;Vâkıdî, Meğâzî, II, 454).

Allah Rasûlü’nün (sas) istişaresi sadece savaş stratejilerinin belirlenmesiyle alâkalı değildir. O, vahiyle açıklanmayan bütün mühim meselelerde ashabın görüşlerine müracaat etmiştir. Buna örnek vermek gerekirse Rasûlullah (sas) Medine’ye geldiğinde, namaza davet için en uygun aracın ne olduğu konusunda sahabeleri ile görüş alışverişinde bulununca, Müslümanlardan bazıları ateş yakılmasını, bir kısmı Yahûdîler ya da Hıristiyanlar gibi boru veya çan çalınmasını önermişlerdir. Nihayet ashabdan biri rüyasında bir insanın “gür sesiyle ezan okuduğunu” gördüğünü söyleyince Hz. Peygamber (sas) namaz çağrısı için bu son teklifi kabul etmiştir.  (İbn Hişam, es-Sîre, II, 141-150).

Hudeybiye Seferi sırasında, Rasûlullah (sas) Mekkelilerin müttefiki olan ve İslâm aleyhine bir kaynaşma içinde bulunan müşrik kabileler üzerine harekete geçmek istemişti. Ancak Hz. Ebû Bekir’in tavsiyesi üzerine kararını değiştirerek ilk önce Mekkelilerle karşılaşmaya karar vermiştir. (Buhârî, Meğâzî, 37).

Gerek Kur‘ân ayetleri gerekse Hz. Peygamber’in (sas) uygulamalarında, insanların her türlü işlerinde mutlaka başkalarının görüş ve tecrübelerinden yararlanması sonucu çıkmaktadır.  Bu hem Allah’ın bir emri ve tavsiyesi hem Hz. Peygamber’in (sas) bir sünneti hem de Müslümanların menfaati gereğidir. Bunun bilincinde olan Müslümanlar dışındaki topluluklar dahi danışma müessesinden istifade yoluna gitmişler ve günümüzde etkileri gittikçe artan danışmanlık şirketleri kurma teşebbüslerine girişmişlerdir. Bu nedenle Müslümanlar şayet her alanda başarılı olmak istiyorlarsa İslâm’ın ortaya koyduğu ve Hz. Peygamber’in de (sas) icraatıyla en anlamlı örneklerini sunduğu bu müesseseden azami derecede istifade etmeye çalışmalıdırlar. 

Müslümanlar için ideal yönetim örneklerini sunan Rasûlullah (sas) iç siyasette yöneticilerle halk arasında mesafe bulunmasını hiçbir zaman hoş karşılamamış, bunların birbirleriyle sürekli temas halinde olmalarını, hatta iç içe yaşamalarını istemiştir. "Kim insanların bir işini üzerine alır da zayıf ve güçsüzlerle arasına engeller koyarsa kıyamet günün­de Allah da onun önüne engel çıkarır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239). "Kim Müslümanların işini üstlenir de yoksullara, haksızlığa uğ­rayanlara ve ihtiyaç sahiplerine kapısını kapatırsa Allah da onun ihtiyacına karşı rahmet kapılarını kapatır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111,441, 480) meâlindeki hadisler yönetici-halk ilişkilerinin sağlıklı yürümesi hususunda emsalsiz prensiplerdir. Hz. Peygamber (sas) kendisinin koyduğu bu esasları hayata geçirmek için sürekli olarak halkın arasına gi­rer, çarşıyı pazarı dolaşır, şikâyetleri din­ler ve gerektiğinde müda­hale eder, çözüm üretirdi. Dev­let işleriyle vazifeli kimselerin bu vesile ile maddî menfaat sağlayıp sağlamadıklarını sürekli bir şekilde kontrol ederdi. (Buhârî, Ahkâm, 24,41; Müs­lim, İmâre, 7). "Kim bize âmil olmuşsa bir zev­ce edinsin, hizmetçisi yoksa bir hizmetçi alsın, evi yoksa bir ev edinsin." (Ebû Dâvûd, İmâre, 10) sözleriyle de, yöneticilerin kendilerine bağlanan maaş dı­şında menfaat teminini, açıkça haksız kazanç ve hırsızlık olarak nitelerdi. (Ebû Dâvûd, İmâre, 10). Bu konuda ayrıca bk. (Vâkıdî, Meğâzî, I, 48-53, 108-109, 209-211, II, 445; İbn Hişam, es-Sîre, II, 193-197, III, 52, 177; Hamidullah, Muhamed, İslâm Peygamberi, I, 186-213, II, 837-907, 1030-1043; Sırma, İhsan Süreyya, “Asr-ı Saadette Devlet Başkanlığı”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, II, 21-42; Algül, Hüseyin, “Asr-ı Saadette İdari Hayat”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, II, 145-162; Afzalurrahman, Sîret Ansiklopedisi, I, 353-398).