Peygamberlerin Ortak Kaderi: Hicret

Ümmühan Hande ÖZÇIRAK

            Vahyin elçileri tevhid mücadelesinin ne denli zor olduğunu hayatlarıyla anlatmışlardır. En yakınındakiler tarafından yalnız bırakılmak ve bu uğurda pek çok şeyi geride bırakıp hicret etmek, bu mücadelenin  en zor yönlerinden biridir. Çünkü  insanlar öncelikle yakınlarından destek görmek ister. Ancak bu durum vahyin muhatabı olan ve insanların hidayeti için görevlendirilen peygamberler açısından her zaman böyle olmamıştır. Onlar, kavimlerini Allah’a imana davet ettiklerinde karşı tavır alanlar çoğu zaman en yakınları olmuştur. Kimisini babası terk etmiştir bu yolda, kimisini eşi, kimisini oğlu… Ancak gaye Allah’ın dinini ayakta tutmak olunca bu durum onları yollarından çevirememiştir. 

            Vahiy temelli bir toplum oluşturmak büyük fedakârlık gerektirir. Hz. Âdem’den Efendimize kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberler, bu fedakârlığı sonuna kadar göstermişlerdir. Hicret ise bu fedakârlıkların en büyüğüdür. Çünkü hicret vatanını, malını-mülkünü geride bırakmak gibi zorlukları da beraberinde getirir.Vahyin yayılması ve toplumsal boyuta ulaşması ancak hicretten sonraki refah ortamında mümkün olacağı için birçok peygamber geçmiştir bu kapıdan.

Hicreti, ilahî dinin güçlü temeller üzerinde kök bulup yayılması için yapılan bir yolculuk olarak düşünürsek eğer Hz. Âdem’e kadar dayandırabiliriz. Onun cennetten yeryüzüne gönderilişi de bu amaçla olduğundan ilk hicret sayılabilir.

            Hz.Nuh ise hicreti en meşakkatli haliyle yaşamış bir elçiydi. Kavminin Allah’a iman etmesi için büyük bir uğraş vermiş ancak ona inanmayanlardan biri de oğlu olmuştu. Hz. Nuh, Tufan hadisesi öncesi büyük hazırlıklar yaptı ve halkının selameti için de uğraşmaya devam etti. Artık onun helaki hak eden kavminden ve onlardan olan oğlundan ayrılma vakti gelmişti. Allah’ın emrettiği gibi iman edenleri de yanına alıp gemiyle olan hicretine başlamıştı. Allah Teâlâ da gemidekileri selamete çıkararak yeryüzünün halifeleri yapmıştı.

            Âd kavmine gönderilen Hz.Hûd ile Semûd kavminin elçisi Hz.Salih de putlara tapan kavimlerinin hidayeti için çaba göstermişler fakat onlar tarafından yalanlanmışlardı. Sonunda az sayıdaki iman edenlerle beraber hicret ettiler.

Allah Tealâ Medyen halkına da içlerinden seçtiği Hz.Şuayb’ı elçi olarak görevlendirmişti. Hz. Şuayb’ın halkına yaptığı tebliğden onların ölçü ve tartıda sahtecilik yapan, insanlara eşyalarını eksik veren ve Allah yolundan alıkoyan bir topluluk olduklarını anlıyoruz.[1] Onlar bu özelliklerinde diretmiş ve sonunda Şuayb Peygamber’i yurdundan çıkarmışlardı. Elbette bu peygamberler boş yere gönderilmedi. Onlara iman edenler vardı ama toplumsal boyuta ulaşacak sayı ve güçte değillerdi. İnkârcı toplumların sonları da çeşitli felaketlerle oldu. Allah’ın helak ettiği kavimlerin zaten seçtikleri hayat tarzı, ahlaki çöküntü ve anarşi dolayısıyla toplum olarak  devam etmeleri sosyolojik bakımdan da imkânsızdı.[2]

            İlahi dinlerin ortak atası Hz. İbrahim’e gelince o, tebliğine en yakınından yani babasından başlamıştı. Hiçbir fayda sağlamayan putlara taptığı için onu uyarmıştı ama  aldığı cevap:“Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen andolsun seni taşlarım. Uzun zaman benden uzak dur.”[3]oldu. İbrahim de: “Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyorum.” diyerek hicretine başladı. Pes etmeyerek bu sefer de hükümdarı imana davet etti. Kendini her şeyin sahibi zanneden Nemrut’la mücadelesinde  verdiği cevaplar  onu alt etmişti. “Bil ki Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir.”[4]diyerek meydan okudu. Kavmi ise taptıkları putları hor gören İbrahim (as)’i ateşe atmaya teşebbüs etti.  Bunun üzerine İbrahim (as)’e “içinde âlemlere bereketler verilen ülkeye”[5] gitmesi vahyolunmuştu. Zaten Allah’ın, dost edindiği kimseyi yarı yolda bırakması düşünülemezdi. İbrahim (as) önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip daha sonra da Ken’an diyarına yerleşmişti.[6] O ümmetsiz hicret eden bir peygamber görünümündeydi. Ancak kendisinden sonraki bütün ilahi dinlerin mensupları, onu hayırla anmış ve onun ümmeti olduklarını söylemekten çekinmemişlerdir.[7]

Hz.İbrahim’in yeğeni olan Hz.Lut da onunla birlikte hicret etti. Hz.Lut ahlaki çöküntü ve sapıklık içindeki kavmini (Sodom ve Gomore) hidayete kavuşturmak için ciddi sabır gösterdi. Onlara karşı çıktığında kavmi bu çirkin düzenlerini bozmak isteyen Lut (as) ve beraberindeki müminleri “Onu ve iman edenleri memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar pek temiz insanlar!”[8] diyerek kovmak istediler ve kurtuluşları için son umutlarını da kendi elleriyle kaybettiler. Onun hicreti “Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse sakın dönüp de ardına bakmasın.”[9]emriyle başladı ve o azgın kavme de azap hak oldu.

Hz.Musa’nın hicretini annesinin Allah’tan aldığı ilham sonucu bebekken onu nehre bırakmasıyla başlatabiliriz. Çünkü onun Firavun’a gönderilmesi ve peygamberliğe hazırlanması için bir başlangıçtı bu ayrılık. Gerçek anlamdaki hicreti ise daha geniş çapta ve büyük bir sorumluluk altında olmuştu. Hz. Musa’nın Mısır’da köle durumunda olan İsrailoğullarını Firavun’un elinden kurtarması gerekiyordu. Onun gösterdiği mucizeler, ardından Allah’ın uyarı amacıyla gönderdiği çeşitli felaketler de Firavun ve ahalisinin iman etmesine yeterli olmamıştı. Beraberinde İsrailoğullarıyla Mısır’dan çıkmış ve ömrünü bu kavmi, Allah’ın razı olacağı bir tevhid toplumu haline getirmek için harcamıştı. Hz. Harun  da bu yolda ona destek olmuştu. Tevrat’ta ‘Çıkış’ adıyla bir bölüm ihtiva eden bu hadise Kur’an-ı Kerim’de de geniş yer tutmuştur. “Andolsun ki biz Musa’ya ‘Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da size yetişilmesinden korkmadan ve endişe etmeksizin denizden kuru bir yol aç.’ diye vahyettik.”[10] İsrailoğullarının Mısır’dan kaçışı, Firavun ve ordusunun takibi ve Kızıldeniz’den mucizevî geçişle Hz. Musa’nın çöle hicreti de başlamış oldu.

Rasûlullah’ın (s.a.s) hicreti ise kendinden önceki tüm peygamberlerin gayesini gerçekleştirir nitelikteydi. İlk vahyin ardından Varaka b. Nevfel “Kavmin seni buradan çıkaracaktır. Çünkü senin gibi vahiy tebliğ etmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramamış olsun.”[11] dediğinde hicretin hüznü Rasûlullah’ın yüreğine çökmüştü. Yaklaşık on iki yıl kavminin hidayeti için uğraşmış, Mekke halkını İslam’la şereflendirmek için tüm yollara başvurmuştu. Ama bu şehir, İslâm beldesi haline gelmek için biraz daha beklemek zorundaydı. Müminlerin maruz kaldığı eza ve cefalar artık dayanılmaz hale gelmiş ve Medine şehri de peygamberi kucaklamak için dört gözle beklemekteyken Efendimiz ve ümmetine  hicret şart olmuştu. Bunun sonunda Medine canlanmış, müminler dinlerini gereği gibi yaşamıştı. Böylece asırlar sonrasına da rahmet olacak İslam’ın ışığı bu hicretle yeryüzüne yayılmaya başladı.

Peygamberlerin hicretinden, toplumlarını kendi hallerine terk edip kaçtıkları anlaşılmamalıdır. Mücadeleleri canları pahasına olmuş ve onlar müjdesini aldıkları kurtuluşa kavimlerini de ulaştırmak için büyük çabalar göstermişlerdir. Ancak o toplumlar dalalet yolunu tercih ettiklerinden peygamberlerin, kavimlerinden ayrılmaları bir mecburiyet haline gelmiştir. Eğer mesele yalnızca sıkıntılardan kaçmak olsaydı Allah’ın o mübarek elçileri canları pahasına tebliğlerine devam etmezlerdi.  Tek başına bir ümmet olan Hz.İbrahim ateşe atılmaz, kavminin kurtuluşu için uğraşan Hz. Lut’a “giderken dönüp ardına bakma” emr-i İlahisi gelmez,  Efendimiz (s.a.s) namaz kılarken mübarek başına deve işkembesi koyan müşriklere sabretmez ve halkının kendisini öldürmek için suikast düzenlediği güne dek Mekke’de yaşamaya devam etmezdi. Ayrıca iman eden ve bu yüzden işkencelere maruz kalan müminlerin selametini de düşünmeleri gerekliydi.  Kendi keyif ve kararlarına göre değil Cenab-ı Hak’tan aldıkları emirle ayrılmışlardı yurtlarından. “Onlar Rabbimiz Allah’tır dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdi.”[12]

Rabbimiz, insanlığın doğru yol rehberi olan peygamberlerin izinden gitmeyi ve hicret ruhunu yaşamayı nasip etsin.



[1]A’raf 7/85.

[2] Mahmut Topuz, İlâhi Dinlerde Hicret, Çağlayan yay. İzmir 1996, s.22-23.

[3]Meryem 19/46.

[4] Bakara 2/258.

[5] Enbiya 21/71.

[6] Ahmet Önkal, DİA, Hicret, 458.

[7] Topuz, s.26.

[8]A’raf 7/82.

[9] Hûd 11/81.

[10] Taha 20/77.

[11] Buhari, Sahih. C. I, s. 7;Müslim, Sahih. C.I, s. 97-93.

[12]Hacc 22/40.