Muâhât: Kalpleri Birbirine İliklemek

İnsan dünyaya bir tek varlık olarak gelir. Bilinci kendisini bir “ben” olarak algılar. Kendini bir benlik olarak tanır insan. Tek ve bir olarak, yalnız ve yalın olarak bilir. İnsan bilinci itibariyle kendini, kendi imkânları ile tanır. Bu, insanın kendini bilmesi konusunda bile eksik bir tanımadır aslında. Çünkü insanın asıl kendini tanıması, öteki ile buluştuğu yerde ortaya çıkar. Kendimizi tanımanın imkânını bile, ötekilerle kuracağımız ilişkiler sunmaz mı bize? Fakat insan ilk etapta öteki, başkası, diğerleri ile karşılaşınca tedirginliğe, kaygıya, tereddüde düşer. Öteki onu ve onun bütün mümkün eylemler alanını artık sınırlandırmıştır. Artık benlik algısındaki vahdet formu dağılmış, ikilik yani kesret/çokluk ortaya çıkmıştır. Çünkü başkası ile sağlıklı ilişki kurmak, onunla uzlaşmayı gerektirecektir. Onunla uzlaşarak belirli bir vahdet formu altında ilişkilerimizi devam ettirmenin yolu aranacaktır. Bu vahdet artık kesretteki vahdettir. İnsanın kendi benliğinde hissettiği vahdet değil bu. O vahdetin sloganı “ben” idi ve psikolojik bir temeli vardı. Uzlaşma sonucu gerçekleşen ikinci vahdetin formu ise “biz”dir ve bu vahdet, psikolojiyi de sağaltan, ıslah eden sosyolojik içerikli bir vahdettir.

Bireyden aileye, kabileden millete, evden şehre dek sosyal alanlarımızda bir vahdet arayışı içerisinde oluruz. Bir araya geliriz gelmesine de ötekiyle uzlaşmış olmayız çoğu zaman. Uzlaşmanın dokusunu oluşturamayız. Sosyal kontratlar yaparız olmaz. “Ulus devletin çocuklarıyız hepimiz,” “bu yurdun suyundan içiyoruz” deriz yine de uzlaşma kalplerde kurulamaz. “Biz aynı ırkız, ne mutlu bize” deriz olmaz. “Biz milletiz” deriz olmaz. “Biz insanız” deriz, hiç olmaz. Hatta bazen “hepimiz şuyuz, buyuz” diyerek ötekine rüşvette veririz ama yine de psikolojimizde güveni tesis edecek ve toplumu birbirine kenetleyecek kilit taşını bir türlü yerine koyamayız. Peki, nedir insanı bir birine düğümleyecek esrar? Nerede toplumsal unsurları düğme ve ilik gibi konumlandıracak ilke? Kimdir güven veren ve güven duyan ayrımı dışındaki bütün ayrımları kovalayacak, insanları mümin yani hem inanan, hem güvenen yapacak; sonra da bunları karşı karşıya koyup birbirinin aynası haline getirecek özne? O aynalar ki birbirini kırmayacak, sadece birbirlerinde yansıyacaklar birbirine baktıkça. Çoğalacak güven ama bu çoğalma vahdet müşahedesini bozmayacak, kesreti dahi vahdetin gölgesinde anlaşılır kılacak. 

İslam insanlara vahdet formu olarak kardeşliği teklif etti. Bunu da uhuvvet kelimesi ile ifade etti. Kelimenin kendisi aynı anneden dünyaya gelme manasında kan bağına vurgu yapsa da kardeşlik birçok ilişki düzeyine işaret eder. Yani kardeşlik kelimesi, anlamındaki biyolojik içeriği aşmış bir ifadedir. Kardeşlik aynı sülale, kabile ve millete mensup olma anlamında sosyolojik, aynı dine inanma anlamında da teolojik bir içeriğe de sahiptir. Fakat sosyal gruplar değişse de kelimenin değişmeyen vurgusu hep psikolojiktir. Yani kardeşlik bir güven sığınağıdır. İnsanın tek başınalık korkusunu gideren bir aidiyet bilincidir. Kardeşlik aynı evin sıcaklığına, kokusuna, fertlerine, sevinç ve tasalarına ait olmaktır. Kardeşlik, güveni emsalleri ile paylaşmak, duygudaşlık ve değerleri bölüşmektir. Aynı evin hatıralarına, aynı tarihine ve aynı bilince ait olmaktır.

Ne Can Ne de Kan... Sadece İman.

Kardeşlik türlü türlü formlar üzerinden kurulabilir. Can bağı, kan bağı, iman bağı bunu tesis eden ana unsurlardır. Can bağı insan olan herkesi birbirine kardeş kılar. Hatta canlı olan her varlığı da bu birlik altında saymayı gerektirir. Oysaki canlılık nispeti, kendisini taşıyan varlıklar arasında aslında içeriksiz bir ilişki oluşturur. Çünkü yaşamak hüner değil ki. Verili bir şey. Varız işte bir şekilde. “Varsak kardeşiz”, “hepimiz insanız” demek kardeşlik bağına içeriksel bir değer katmaz. Kardeşlik olacaksa yapıcı ve kurucu bir değer üzerinden tesis edilmelidir. Bu değer kan bağı olabilir mi ki? Asla. Çünkü aynı babanın sülbünden, aynı dedenin soyundan gelmek neyi değerli kılabilir ki? Aslanların dayanışması, kurtların duygudaşlığı veya bir karınca yuvasında durmak gibi birbirini aynı cins ve ırktan olmak şeklinde tanıyan ve tanımlayan varlıkların bilinci neden değerli olsun ki? Irk da verili bir şey değil mi? Doğduğumuzda içine düştüğümüz kalıp değil mi? Kalıpların kardeşliği neden değerli olsun, ya da değeri nereye kadardır, kalplere inmedikten sonra?

Diğer bir kardeşlik türü ise canı, kanı ve dolayısıyla da kalıbı aşan bir kardeşliktir. Verili değildir. Doğar doğmaz kendini içinde bulmazsın. Sen kurarsın onu, ilmek ilmek işlersin. İnanca, imana dayalı kardeşliktir adı. İnancın ölçüsünde büyür kardeşliğinin adı. Ne yaşamı kutsar, ne ırkı. Sadece ve sadece yüce ilkeyi över. Ve kardeşlik ve dostluğun ancak bir fikrin altında olabileceğini haykırır. Şaşkın bir asabiyeyi reddeder. Hastalıklı bir sosyolojinin bağları yerine, varlığın kaynağı olan el-Mü’min’in verdiği güvenin altında konumlanır. Bir güven ışığı gibi, inanç ilkesi altında buluşmaya kararlı olanlara yöneltir parıltısını. “Mümin müminin aynasıdır.”[1] ilkeselliğinden ortaya çıkar aydınlığı. Kendini ve ötekini tanımanın, yani aynanın sırrı mümin olmanın taşıdığı emniyettir. Ancak Allah, mümin ismini verdiği fertlere, ferdiyetlerindeki ben’e ek olarak biz’i de verir. “Fert olarak da, cemiyet olarak da bilincindeki vahdet algısını devam ettir” der. Hatta ısrarcıdır bu konuda. “Ancak müminler kardeştirler.”[2] diye devam ederek bu vahdetin ancak inananlarda ve birbirleriyle ilişkilerinde emniyeti tesis edenler arasında olabileceğine işaret eder. Bu bağı sıkı tutmanın ve kenetlenmenin inananları fazıl şehirlere, beledü’l-emînlere taşıyacağını müjdeler. Demek ki el-Mü’min olan Allah, ona inanan müminler ve inananların maddi organizasyonu olan beledü’l-emînler, kardeşlik programının üç ana ilkesi ve üç öznesi olacaktır.

Adı barış olan İslam benlik bilgisinin temeline başkalarıyla ilişkiyi koyar. İslam’ın yüceliği, insanın öz-bilincini, ben idrakini öteki ile karşılaştığı alanda kurmasıdır ve insanı hem ötekini hem kendini bilebilen bir varlık durumuna yükseltmesidir. İslam, yaşamı asla sıradan bir “ben” fikri temelinde değerlendirmez. Egoyu övmez, yüceltmez. Başkalarını ben’in ikizi görür. Âlem bir  çokluktur ve fiillerimizde bu çokluğu rahatsız etme hakkımız yoktur. Var olmanın bir şartı da fiillerinde bu çokluk düzenini tanımaktır ve bu düzeni emniyet yani güven temelli inşa etmektir. Kardeşlik programının hedefi de budur. Mümin bütün âleme güven veren kimse olmalıdır, varlığa muamelesinde eylemlerinin ilkesi emniyet olmalıdır. Dolayısı ile müminlerin varoluşa dair kurduğu en içerikli ve esaslı kavramlar vahdet ve emniyettir. Biri bilincin, diğeri hissiyatın güvenliğini tesis eder. İlki kendini bilme, diğeri ötekini bilme üzerine kuruludur. Ötekini bilme emniyet kavramı ile ilişkili olursa ben’likteki vahdet biz’likte de devam edecektir. Yoksa öteki kaygı, tereddüt, tedirginlik üretmekten ve çatışma oluşturmaktan başka işe yaramaz. Yani vahdet ve emniyet kavramları İslam mesajının ana kasnağı niteliğindedir. Bu kavramlar üzerine inşa edilen programın kurdelesi ise ancak kardeşliğin tesisi ile kesilir.

Hz. Âdem’in (as) oğulları gerçek kardeş değildi,[3] Ya‘kūb’un (as) oğulları[4] da. Habil’i katletmeye, Yusuf (as)’a ihanete dönüşen karındaşlığın adı kardeşlik olamazdı. Kardeşlik bulunan değil, kurulan ve beledi olan bir inşa idi. İslam kardeşliğe yeni ölçüler getiriyordu. Mekke’de canlar ve kanlar üzerine kurulu bağlar yerine, yeni bir teklif dolaşıyordu. Maddi üstünlükleri, büyüleyici gösterişleri, sahte statüleri, yalancı değerleri alaşağı eden yeni bir sosyal doku teklifiydi bu. Eski bağlar karşısında kolayca çözülecekti ve Efendimizin (sas) müminler arasında düğümlediği yeni sosyal ilmek, kopması mümkün olmayan bir dirence sahipti. Kurumsal ve tarihsel kabuller parçalanacaktı birer birer. Nitekim Bedir de baba ile oğullar birbirine karşı duracak ve bu, Hakk ile bâtıl açıkça ayrıldığı için ayırt etme günü (yevme’l-furkān)[5] olarak tanımlanacaktı. Kardeşliğin ilkesi, vahdetin ve emniyetin sınırları çok net çiziliyordu. Kur’an her türlü ırkî bağları değerler alanının dışına atmak, bunun yerine din ve inanç birliğini kurmaya girişmek için yeni ilkeler getiriyordu.

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fâsık topluluğu doğru yola erdirmez. [6]

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[7]

Rasûlullah (sas) bu ilkeleri inşa etmeye çalıştığında Mekke’de hep Arap birliğini ve kabile düzenini bozmak, ataların getirdiği statüleri tahrip etmekle suçlandı. Bu suçlama en azından şu anlamda doğruydu ki Rasûl-i Ekrem (sas) aile, aşiret, nesep, kavim gibi kan bağına dayalı birlik duygularının ve ilişkilerin birincil değerini yok sayıyor ve onların yerine değerler yelpazesinin başına inanç bağını yerleştiriyordu. Yoksa ırkı, nesebi, akrabalığı ve kan bağını yok saymıyordu. Toplumda asıl bölücü unsurun kan ve ırkın öne çıkması olduğunu ifade ederek insanlığa yeni bir barış ve kardeşlik teklifi sunuyordu.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”[8]

Muâhât: Kalpleri Birbirine Düğümlemek

Kardeşlik konusunda Rasûlullah (sas)’ın en önemli fiili Medine’de uyguladığı muâhât uygulamasıdır. Bu uygulamanın esası ensar ve muhacirleri birbirleriyle kardeş ilân etmek ve fiilen bu kardeşliği hukukî bir bağa dönüştürmek idi. Efendimiz (sas) önce bazı muhacirleri kendi aralarında kardeş kılmıştı. Hz. Ebû Bekir ile Ömer’i, Hz. Osman ile Abdurrahman b. Avf’ı, Talha b. Ubeydullah ile Zübeyr b. Avvâm’ı, Sa‘d b. Ebû Vakkās ile Mus‘ab b. Umeyr’i, Ebû Ubeyde b. Cerrâh ile Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim’i, Hz. Hamza ile Zeyd b. Hârise’yi ve Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde b. Hâris’i kardeş kılmıştı. Hz. Ali (ra) kendi durumunu sorduğunda ise, “Sen benim dünyada ve âhirette kardeşimsin” cevabını almıştı.[9] İkinci kardeşlik uygulaması ise muhacirleri ensardan bazı kimselerle kardeş ilân etmiş olması anlamında muâhât olarak adlandırılır. Efendimiz (sas) hicretten yaklaşık beş ay sonra Mescid-i Nebevî’nin inşaat günlerinde muhâcirlerle ensardan kırk beşer kişiyi Enes b. Mâlik’in evine çağırmıştı. Orada bir konuşma yaptıktan sonra “İslâm dininde hilf yoktur, din kardeşliği vardır” dedi ve oradaki topluluğu ikişer ikişer kardeş ilan ederek, kendilerinden akit aldı. Bu kardeşlik akdinin yükümlülükleri bazı miras konularını, diyet ve fidye meselelerini dahi içerisine alıyordu.[10] Bazı rivayetlere göre ise muâhâtta yani “karşılıklı kardeşleşme” cemiyetinde bulunan kimselerin sayısı ellişerden 100 kişiyi,[11] hatta 186 kişiyi buluyordu.[12] Hz. Ebu Bekir’le Hazrecli Hârice b Zeyd, Hz. Ömer'le Itban b. Malik, Selmân-ı Fârisî ile Ebu'd-Derdâ, Ammâr b. Yâsir’le Huzeyfe b. Yemân, Mus’ab b. Umeyr’le, Ebu Eyyûb el-Ensârî, Ebu Ubeyde ile Sa'd b. Muâz, Abdurrahman b. Avf’la Sa'd b. Rebi kardeş oldular. Hz. Hamza ise, Resûl-i Ekrem’in azatlısı Zeyd'le kardeş oldu. Kardeşlik listesi böylece uzayıp gidiyordu.[13] Alemlerin sultanı (sas) kardeşlerin seçiminde meslek, meşreb, mizaç, karakter ve hissiyatların benzerliğini de bir kriter olarak belirlemişti. Ahitleşmeden sonra Rasûlullah (sas) içi kâfurlu su dolu yeşil bir çanak aldı ve her sahabe içi kâfur dolu bu kaba sırayla elini batırdı. Bu, sözleşmenin ve ahdin kabul edildiğinin onayı idi adeta.

Muâhâttan sonra artık “isar” yani kardeşini kendi nefsine tercih etmeye yönelik bir akıl yerleşti bütün yapıp etmelerin özüne. “Ey Allah Rasûlü, hurmalıklarımızı, evlerimizi muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür.” sözleri duyulmaya başlandı. Hatta el-Enfâl suresi 75. ayet inene dek aralarında mirasçılık durumu dahi geçerliliğini korumuştu. Muâhât uygulaması ile öyle bir akıl geldi ki, akıllar şaşırıp kaldı. Şimdi kabile bağları hatta akrabalık bağları otursun ağlasın. İlk sıraya imân bağı yerleşmişti artık. Böylece müminler bir vücudun azaları, bir binanın tuğlaları olmuşlardı. Tuğlaları kalpler olan bir bina inşa etmişlerdi ki yıkılması mümkün değildi.

Manevi bağlar tesis edilince maddi ihtiyaçların çözümü kolaylaşır. Ancak kalplerin bağcıkları iyi sıkılırsa birlikte uzun yollar katedilebilir. Öyle de oldu. Muhacirlerin en zarurî ihtiyaçları olan yatak, iaşe ve iş/çalışma problemi yok olmuş, bir kişiye yeten yemekle iki kişi doymuş, sofralara beraber oturulmuş, bir ailenin geliri iki aileyi mutlu etmişti. Önce ensarın evleri muhacirlere dâr/beyt/ev oldu, sonra Medine yurt yani dâru’l-İslâm oldu. Muhacirlikle başlayan terki-i diyar, yeni bir dâr bulma ile sonuçlandı. Çünkü aslolan dâr değil, Yâr’dı. O Yâr’in yârânları buluştukları her yeri kendilerine diyâr ederlerdi.

Demek ki kardeşliğin zirvesi, dolayısıyla emniyet hissinin en yüksek dozu evini kardeş hissettiğin bir mümine açmak, gelirini onunla ve onun çocuklarıyla paylaşabilmekte hissedilebiliyor. Onun gülümsemesinden kıvanç duymak, kardeşinin mutluluğunda kalbi kanatlanmak, kardeşliğin zevkini tatmak ve vahdet müşahedesi ile hayata bakmak, ne güzel bir lezzettir. Kalbin içinde mana şekeri yuvarlamak gibi, silme huzur! Hatta kalpte hissedilen bu tada bir de Allah’ın iltifatının eklenmesinden daha büyük bir nimet olabilir miydi ki:

“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[14]

Şimdi devir değişti mi? Hayır. Biz küçülürsek ve devir dev olup da ilkelerimizi ezerse ancak değişir. Zaman sıkar ve suyunu çıkarır ilkelerin bazen. Fakat ilkeleri olanlar için zaman geçmez, ödev değişmez. Bugün muâhat sadece zihnimize değil kalbimize bir ödev olarak duruyor önümüzde. Evimizi, cüzdanımızı, arsamızı, pazarımızı davet ediyor Allah. Ortaklar ve ahitler teklif ediyor bize. Nefsin cimriliğinden, hırsından korunmak ve imanın gönüllere yerleşmesi teklifi karşısında bölüşebilecek miyiz biz de ensar gibi?

Soru zor!

Cennet gibi…



[1] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 49; Tirmizî, “Birr”, 18.

[2] el-Hucûrât, 49/10.

[3] el-Mâide 5/27-31.

[4] Yûsuf 12/8-15.

[5] el-Enfâl 8/41.

[6] et-Tevbe 9/23-24.

[7] el-Mücâdile 58/22.

[8] Âl-i İmrân, 3/103.

[9] İbn Hişâm, II, 151.

[10] Buhârî, Kefalet, 2, Edeb, 67, İ'tisam, 16; Müslim, Fedailü's-Sahâbe, 204.  Aynca bkz., Ebû Dâvud, Ferâiz, 16-17.

[11] İbn Sa‘d, et-Tabaķât, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), I, 238.

[12] Makrîzî, İmtâ’u’l-Esmâ’ (nşr. M. Abdülhamîd en-Nümeysî), Beyrut, 1420/1999,  I, 69.

[13] İbn Hişam, II, 124.

[14] el-Haşr, 59/9.

Yazar: