İslam Toplumunun Kemirgenleri: Münafıklar

Münafık, inanmadığı halde kendisini inanmış gibi gösteren kimsedir. Münafık kelimesi tükenmek, alış verişin artması, yaranın kabuk bağlaması, ölmek ve yok olmak, tarla faresinin yuvasının deliği gibi anlamlara gelen n-f-k kökünün türemiştir. Nifakın durumu, kelimenin etimolojisine ve anlam yapısına işaretle tarla faresinin gizlenmekle ilgili aldığı tedbirlere benzetilmiştir. Nitekim tarla faresinin yeraltında yuvasına inen iki yolu vardır. Bu yuvanın deliklerinden biri tamamen yeryüzüne açıktır. Hayvan bu açık delikten girip çıkar. Diğeri ise gizli ve kolay açılacak şekilde kapalı bir kapıdır. İhtiyaç duyduğunda tarla faresi bu kapalı deliği kafasıyla vurarak açabilir. Tarla faresini belirgin olan delikten avlamak isteyen biri olduğunda fare diğer gizli delikten kaçarak kurtulur. Bu sebeple münafık “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır.[1]

Münafığın bu isimle adlandırılmasının sebebi kendinde gizlenmesi gereken saklı bir kimlik taşıması ve bu kimliğin hedef olduğunu düşünmesidir. Bu sebeple tarla faresinin kovuğunda yaşaması gibi münafık da inancını itikadî bir kovukta besler. Oysaki Kur'ân’ın “İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır.”[2]  âyetiyle işaret ettiği gibi kalp ve dil arasındaki zıtlığı yaşarlar. İçi dışına muhalefet eder.

İkinci benzerlik tarla faresinin iki deliği olduğu gibi münafığında iki güzergâhı vardır. Yani münafık devamlı girişli ve çıkışlıdır. İmanın doğası ise sadece girişi olan ve çıkışı asla bulundurmayan bir yapıdadır. Münafık, zahir ve batında ayrı yolları takip eder. Zahiri görünen yüzeydeki yüzü iken, içinin derinleri, kovukları, delikleri vardır.

Üçüncüsü ise münafığın hile ve tuzak kurma becerisi tarla faresininkine benzetilebilir. Tarla faresinin kaçış deliğinin dışı düz toprak iken ve kapalı gibi gözükmekteyken, iç tarafı kazılmış topraktır. Zorluk anında konumunu değiştirmek için hileyi önceden hazırlamıştır. Kaçış deliği de girdiği deliğin tam tersi istikamete çıkmaktadır. Münafığın da dışı Müslüman, içi ise kâfirdir. Münafık İslam’ı açığa vururken, küfrünü gizlemektedir. Hem Allah ile ilişkisinde hem de insanlarla iletişiminde ikircikli bir yapıya sahiptir. Demek ki nifak, İslam’a bir kapıdan girip diğerinden çıkmaktır. Bu aşağılık kişilik yapısı sebebiyle de haklarında “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın”[3] buyrulmuştur. 

Dördüncüsü de münafık ürünlere zarar veren tarla faresine benzetilmiştir. Gizlenerek ve kovuklarda saklanarak zararını icra eder. Bu anlamda ifade etmek gerekir ki münafık Müslüman tarlasında ürer, ambarlarında gezer. Tarlaya ve ürüne zarar verir ve tarla sahiplerinden gizlenmeye yönelik de tedbirler alır. Bir anlamda yuvasını Müslüman tarlasına kurmuş bir varlıktır münafık. Ne direnebilecek gücü vardır, ne de kişiliği ile rolü aynı olabilir. Münafık ancak haşere bir tavırla, sinik bir metot izler. Dışarıda nasıl görünürlerse görünsünler sinsi ve korkaktırlar. Mücadeleden, hesaplaşmaktan ve savaştan endişe duyan bir karakterdedirler.[4] Bir kısmının da korkudan kaynaklı psikolojik zayıflığı, onları tereddüt içerisinde bırakmıştır. Şaşırmışlardır.

İmanla küfür arasında kalan münafığın psikolojik durumunu Efendimiz (sas) iki sürünün ortasında durup nereye katılacağını bilemeyen koyuna benzetmiştir.[5] Diğer bir hadiste ise münafığın kararsızlığı Efendimiz (sas)’ın verdiği bir temsille anlatılmıştır. Bir nehir kenarında üç kişi vardır ve bunlar mümin, münafık ve kâfir karakterlerini temsil eder. Önce mümin suya atlar ve karşıya geçerken münafığı “bu tarafa gel” diye davet eder. Suya atlayan münafık ortaya kadar gelmişken bu seferde kâfir onu kendine çağırır. İki nida arasında duran ve bocalayan münafık dalgalar arasında boğulur gider.[6]Kimlik tercihinde net olmak, gerçekçi olmak ve hayatla yüzleşmek bir şekilde ayakları karaya basmak iken, asıl risk inancı konusunda tereddüt içerisinde olanındır. Dünya ve ahiret arasında kalıp ikisini de kaybetme ile sonuçlanan bir akıbet münafığı bekler.

Hakkın Gücünde İman, Batılın Zayıflığında Nifak Yetişir

Zıtlık eşyanın doğasında vardır. Zıt kutuplar olan mümin ve kâfir, inanç konusunda temel tarihsel iki karakterdir. İman ve küfür, gerçekçi iki tavırdır. Mekke’de yeşeren iman, karşısında durduğu küfre bir meydan okuma şeklinde büyümekte idi. İman, ödenmiş bedellerle, seçilmiş zorluklarla, tercih edilmiş mücadele biçimleriyle ve iradî tavırlarla örgü örgü işlenmiş kesin inançtı. Hesapsız ve pazarlıksız bir kabuldü. Küfrün iktidarı, imanı ateşlendirmekten başka bir işe yaramadı. Oysa İslam gücü ele geçirince işler değişecekti. İmanın iktidarı ile değişen sosyolojik durum sebebiyle küfrün yanına yeni bir karakter daha eklenecekti.

Sosyolojiden psikolojiye ve psikolojiden de sosyolojiye bir tesir vardır. Kültürel değişimin hızlı olduğu dönemlerde inancın psikolojik motivasyonunu yakalayamamış kimselerin ve inanç merkezli yeni yapılanmaya tam uyum sağlayamayan insanların yüreklerinde kritik bir hastalık baş gösterir. Bu kalp hastalığının belirtisi tereddüt, sonucu kin ve hınç ateşi ile yanıvermektir. “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sanmaktadırlar. Biz dileseydik, onları sana gösterirdir; böylece sen de onları yüzlerinden ve konuşma tarzlarından tanımış olurdun. Allah, gerçekten de eylemlerinizi bilmektedir.”[7]

Bu hastalık, tereddütle, benimseyememe illeti ile başlar, ikiyüzlülük, hınç ve düşmanlıkla ilerler. Türedi bir kimlik veya temeli menfaat olan bir kişilik problemi oluşturur. Çünkü imanın iktidarı öyle kesin bir tercihte bırakır ki insanı, Hakk gelir ve batıl zail olur. Batılın zail oluşu onun tamamen yok olması değil, artık toplumsal ve siyasî alanda icra gücünü kaybetmesi, itibar gövdesinin devrilmesidir. Yoksa küfrün kökleri toprak altında her zaman gizliden yaşamaya devam eder. Münafıklar açısından ise imanın iktidarında inkârları sadece görünen alandan çekilmek zorunda kalmıştır. Fakat bu bir geri çekilmeden ibarettir aslında. Yani zahirde ki durumunu koruma adına, görüntüyü değiştirme ve batınında ise gizli kimliğe geri çekilme. Çünkü imanın iktidarında hüküm zahire göredir. Müminler bilirler ki işler kullardan gizlenebilir ama Allahtan asla saklanamaz. O, kalpleri bilir. Ve bu karakteri bize onu en iyi tanıyan ve gören Allah bildirmiştir.

“Hem etrafındaki bedeviler hem de Medine halkı arasında ikiyüzlülüğü huy edinenler bulunmaktadır. Sen onları bilmezsin; ama Biz biliriz. Bu yüzden biz onları iki kere cezalandıracağız. Onlar, sonra da çok büyük bir azaba götürüleceklerdir.”[8]Bu karakterin adı münafıktır.

Münafık inancını bile temsil etmekten aciz bir varlıktır. İradesindeki bu acziyet, yaşamı yalancı bir sahneye, kendilerini de rol yapmak zorunda kalan oyunculara çevirir. Gerçi rol yapmayı bilmek ve düzen kurmayı sevmekle sonuçlanan bu tehlikeli kişiliksizleşme sürecinin  potansiyel tehditler taşıdığını da vurgulamak gerekir. İşte tam bu noktada Allah, münafıkların acziyetinin nasıl sinsi bir hınç kültürüne ve adi ihanet biçimlerine evrileceği konusunda müminleri uyarmış ve Kur’ân, bunların içyüzlerini deşifre ederek zihniyetlerini analiz etmiştir. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?”[9]

Efendimiz (sas)’in asr-ı saadetlerinde örgütlü nifak hareketleri Medine döneminde ortaya çıkmaya başlamıştı. Nifakın Medine’de ortaya çıktığının nedenleri açıktır. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz (sas) ve ilk müslümanlar Mekke’de bir kuvvet ve otorite sahibi olmadıkları gibi yurtlarından dahi çıkarılmışlardı. Bu durumun sosyal, ekonomik ve siyasî menfaat veya korku üretmesi tabi ki düşünülemezdi. İslam’ın iradesi henüz toplumda bağımsız bir aktör olarak ortaya çıkmamış bir nitelikte idi. Böyle bir durumda güce göre konum alan tıynetteki insanların yalakalık yapması,  yakınlık kurması ve bu konuda ikiyüzlü tavırlar içine girilmesi düşünülemezdi.

Küfür güçlü bir aktör iken hakaret, işkence, tehcir ve öldürme gibi yöntemleri zaten tercih ediyordu. İki kutuplu bir inanç düzleminde ortaya konan zulümler müminlerde herhangi bir geri çekilmeye de neden olmuyordu. Fakat Medine Müslümanlaşınca, Evs ve Hazrec muhacirlere destek olunca, Ensar’daki sıfat ve potansiyel, muhacirlerde temsil edilen zata, zatî hakikate kuvvet vermişti. Böylece İslam’a alenen düşmanlık ve fiili zarar verme imkânı ortadan kalkmış, itibar ibresi imandan yana dönmüştü. Artık İslam davasına ve nüfuzuna karşı çıkanların inançlarını ve düşmanlıklarını açıkça ortaya koymaları mümkün değildi. Artık kinlerini yutmak, hınçlarını saklamak zorunda olan bir topluluk olarak kalmak zorundaydılar. İşte bu durum, münafıkların büyük bir şahsiyet zaafı içinde olduklarını, öte yandan da tehlike oluşturacak kompleks imkânlara sahip oldukları anlamına gelmekteydi. Çünkü acizdiler fakat önlerinde Müslüman suretinde gözükme, plan ve tuzaklarını gizli gerçekleştirme, oyun ve komplolarını sinikçe yürürlüğe koymak gibi yollar vardı. Hesap edilemeyen sinsi bir düşman doğmakta ve varlığını her devirde devam ettirecek hain bir zekâ inşa edilmekteydi.

Küfre de Hınca da Perde: Nifak

Hz. Peygamber (sas)’in Medine’de İslam iradesinin iktidarını inşa etmesi ile birlikte münafıkların üreyecekleri iklim oluşmuştu. Hz. Peygamber (sas)’in inşa ettiği toplumsal organizasyon siyasî güç dengelerini değiştirmiş, meşruiyet sistemlerinde yapılan değişiklikle birlikte birçok güç odağı etkisini ve iktidar nüfuzunu kaybetmişlerdir. Yeni siyasal gücün yükseldiği ve birlik inşasının ikame edildiği her yerde bir takım muhalefet türleri de oluşur. Etnik, kültürel ve dini muhalefet türleri en bilinen ve aşikâr olan farklılaşma biçimleridir. Bir de gizli olan bir muhalefet türü vardır ki siyasal gücün yanında yer almayı sadece siyaseten ve maddi sebeplerden dolayı tercih eden ve bunu yaparken de ayrılmaya sebep olacak gizli inanç ve kimlik tanımlarını saklamak şeklinde tezahür eder. Bu sebeple İslâm tarihinde nifak hareketlerinin ortaya çıkışı, Medine devrine rastlar. Medine’nin İslam iradesi ile şekillenmeye başlaması ile henüz inanç sistemlerinden vazgeçmeyen ve İslam’ın teklifine mesafeli olan Medinelilerden ve çevre bedevî kabilelerden bazı kimse ve gruplar derûnu değiştirmeyi, görüntüyü değiştirmeye tercih ederek zahiren Müslümanlığı kabul ettiklerini belirtmişlerdi.

Yaşadıkları muhitin itibar hiyerarşisi Araplar için çok büyük önem arz etmekteydi. Böyle bir ortamda münafık tavrı örgütleyen de itikadî bir akıl değil pragmatik bir akıldır ve nifak sistematiği maddî, ekonomik ve siyasî itibarlarını yönetmeye yönelik bir fonksiyon olarak gözükmektedir. Bugün de böyle değil midir zaten? İtibar ve menfaat yönetimi her zaman ahlak ve inancın önüne geçebilir. Özellikle zayıf ruhlarda. Çünkü onlar sadece şahıstırlar. Asla şahsiyet olmayı başaramamışlardır. Bu bakış açısındakiler gücün temerküz etmesini ve itibarlar dağıtmasını beklerler. Ancak güç aşikar olursa ona tabi olurlar veya tabi olmuş gibi gözükürler. Nitekim Bedir zaferinden sonra Evs ve Hazrec kabilelerinden İslam’a girme konusunda tereddüdü olanlar hızlı bir değişimle Müslüman olmuşlardı. Yeni gücü görünce onu hemen itikadî ve siyasi olarak benimsemeyenler her zaman var olacaklardır.

Medine’de nifak hareketlerini körükleyenler arasında Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve Ebû Âmir olmak üzere iki sembol isim vardı. Abdullah b. Übeyy b. Selûlün hicretten önce Medine’de siyasi kariyeri parlamıştı ve Hazrec tarafından kral seçilmeye hazırlanıyordu. Müslümanların Medine’ye gelmesi ile siyasî nüfuzunu yitirmişti. Diğer bir münafık ise Hz. Peygamber (sas)’ın Medine’ye gelmesinden önce peygamberliğini ilan etmeye hazırlanan Ebû Âmir’dir. Elde etmeye çalıştığı dini kariyeri Abdullah b. Übeyy b. Selûl‘ünki gibi Hz. Peygamber (sas)’in hicreti ile başlamadan bitmiştir. Evs kabilesine mensuptu ve “Ebu Âmir er-Râhib” adı ile anılıyordu. Kendisinin peygamber olacağını zannediyor ve bu yüzden de Peygamberimize karşı aşırı bir kıskançlık besliyordu. Nitekim Hz. Peygamber “ona rahip demeyiniz ancak fasık deyiniz” buyurmuştur.[10] Her ikisi de Kureyş müşrikleri ve Medine Yahudileriyle Hz. Peygambere karşı ihanet planları içerisinde oldular.

Abdullah b. Übeyy ve münafıkların Uhud ve Hendek savaşlarında birçok ihanetleri açığa çıkmıştı. Benî Kurayza ile Benî Nadîr’i Resûl-i Ekrem’e karşı savaşa teşvik ettiler. Özellikle Ebû Âmir ile Hıristiyanları Hz. Peygamber’e karşı kışkırtmaya çalıştılar. Hatta Ebu Âmir Medine’yi terk ederken buradaki münafıklara, Kubâ mescidinin karşısına ayrı bir mescit yapmaları ve burada ibadete devam etmelerini söyleyerek onları İslam’a karşı harekete geçirmeye çalışıyordu. Abdullah b. Übey, Benî Mustaliķ Gazvesi sırasında ensar ve muhacirleri birbirine düşürmeyi denemiş, İfk Hadisesi’nin tezgâhlanmasında yer almış ve fitneyi körüklemiş, Mescid-i Dırâr organizasyonu ile Müslümanları bölmek istemiş, Tebük Seferi’nde gövde gösterisi yapmak amacıyla Hz. Peygamber’in ordugâhından ayrı bir ordugâh kurmuş, münafık ekiplerle Tebük dönüşünde Resûl-i Ekrem’e suikast girişimini organize etmişlerdi.

Münafık Dinini Saklambaca Çevirendir

Denilebilir ki nifak güç karşısındaki zayıflıkla ortaya çıkan bir tavırdır. Nifakın iklimi güçtür. Öte yandan nifak sadece itikadî bir durum da değildir. Dünyaya ve izlenilen dünya resmine göre bir pozisyon alıştır. Bazen insanların sosyal konumları inançlarını belirler. İnsanlar toplumsal olarak güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrılırlar. Hem hayatın toplamında hem de bireyler arası ilişkilerde belirgin kriterlerden biri de güç ilişkileridir. Bazen inancın ve ahlakın mahiyetini belirleyen şey de bireylerin ya da toplumsal sınıfların güçlü veya zayıf olmasıdır. Güç fikri, inancı ifsat edebilir. Hakka göre değil güce göre pozisyon alma, nifakın asıl sebebidir. Münafığın bir yanında inandığı bir inanç, bir yanında da terk etmek istemediği konum ve ilişkiler ağı vardır. Takiyye ve nifak ile dolu karakterlerin en büyük problemi budur. Bunlar zayıf ve güçsüz karakterli insanların teşekkül ettirdiği inanç ve ahlak düzenleridir. Nifak korkunun programıdır. Tereddüdün inşasıdır. Endişeler denizinde tercih yapamamak, ayaklarını bir türlü yere basamamaktır.

İman tavırdır. Nifakın kontrastında ise iyi ve kötü ayrımından ziyade güç ve zayıflık belirleyicidir. Münafığın imanı ve tavrı taşıyacak bir cesareti yoktur. Cesaret, fizikî ve zihnî kudretle birebir ilişkilidir. Nifak ise yoksunlukla ilişkili aşağı bir ruhsal duruma tekabül eder. Nifak, gücü bulamamış olmanın tereddüdü ile saklanma, dünyevi mutluluk güç ve başarıyı riske edecek inanç bütününü gizleme teşebbüsüdür. Oysa İslam programında ve İbrahimî iman arayışında “Ben batanları (uful) sevmem”[11] ilkesinde ifadesini bulduğu gibi, kaybolmak, gizlenmek, saklanmak ve ortaya çıkamamaya karşı sevgi asla oluşmaz. İbrahimî iman programı pazarlıksızdır ve meydan yerinde olmayı tercihtir. Batanlardan, kaybolanlardan nefret etmektir. Bu iman anlayışı güce prim vermez. Bilir ki güç yıkanın gücünden çok, yıkılanın zayıflığındandır. O vakit öyle bir değer yargısı seçmelisin ki çökmen mümkün olmasın. Güçlü olduğunda da zayıf olduğunda da asla çökmesin, çökertilemesin. Gevşeme ve üzülmeyi bile telafi edebilsin ve üstünlük hep sende kalsın.[12]Bu âlemlerin Rabbine imandan başka bir tercih olamaz. Oysa münafığın kalbi de aklı gibi zayıftır.

Münafığın tavrı ile yaşama içgüdüsü arasında sıkı bir ilişki vardır. Onun için hayatın kendisi, hayatın anlamından değerlidir. Saklanma içgüdüsünün doğası, gizlenmenin psikolojisi bunun üzerine inşa edilir. Gizemi olan bir gizlenme değildir bu. Kaba ve doğrudan acizlikten kaynaklanan bir gizlenmedir. Münafık dinini saklambaca çevirendir. Bilmez ki sağında da ve solunda da “saklanmayan” vardır. Her şeyi gören, işiten vardır. Ve münafık bilmez ki saklansa de her saklanışında sobelenmektedir.

İnancını izhar eden mümin veya kâfir aktif güç ile karakterize olurken, münafığa ise reaktif güç vücut verir. Münafığın varlığı kendini inşa eden ve olumlayan bir güç olarak ortaya çıkmaz. Münafıklık başka bir güç karşısında kendini yok sayan bir geri çekilmedir. Ötekinin gücünden ürkmedir. Münafık kendi varlığını ötekini olumlama ile garanti altına alan, ama kendi olmayı riske eden bir aklın sahibidir. Oysa yaşam dediğimiz serüvenin bedelini yalnız aktif güçler öder. Tarih aktif güçlerin çıktığı bir sahnedir. Reaktif güç ise aksülamellerin, karşı güçlerin tesiri altında kendini inşa edecek alanlar arar. Bu alanları bulduklarında yaşarlar, bulamadıklarında gizlenirler. Bu anlamda karanlık, dehliz ve delikler onların yaşam alanıdır. Reaktif güç aslında güç bile değildir. Her güce itaat eder. Kendi inanç ve ahlakını güç ilişkileri dışında inşa etmez. Çünkü gücün ışığından gözleri büyülenir ve münafık kör tarla fareleri gibi güneş karşısında kalakalır. Değişimine mani olan zayıflık ve tereddüt çekirdeğini terk etmek istemez.

Münafık sahip olduğu negatif karakterden dolayı tanınamaz, gizlediği inancı yaşaya bilmek için kendine bir erdem öğretisi uydurur. Gizlenmenin ikliminde bu öğretiye göre yaşar.  Devamlı gizli bir kimlik taşır. Bu sebeple tavrı bulanıklaşır. Eveti evet demek değildir. Hayırı ise asla olumsuzlama olmaz. İtirazı itiraz, itaati itaat değildir. Münafığın eylemi dış bir gücün ve uyarıcının etkisiyledir. Aslında münafık tepkisi kendine çarpan, gücü kendine yetendir. O varlığının teminatı olarak özgür iradeyi değil, müessire ve muktedire göre şekillenmeyi, inanmanın riskinden ve bedelinden kaçmayı seçer. Bu, münafığın hem zaafı hem de en tehlikeli yönüdür. Çünkü en acımasız düşmanlar sinik karakter tiplerinden çıkarlar. Dişleri taş kırmaz, çünkü onu ayıklarsın. Oysa pirinç rengindeki beyaz taş kırar. O seçilemeyendir. Münafık zaafından dolayı gizlenir ama onun tehlikeli tarafı da gizlediği sadece inancı değil aynı zamanda öç ve öfkesidir.

Münafık tutumun tanımlayıcı özelliği hınç tutumudur. Münafık ahlakının temeli hınç duygusudur. Münafıklık nefret duygusunun inanç ve ahlaka hâkim olduğu bir duruma denk gelir. Münafık bu yönü ile acıtabilir ama asla galip olamaz. Çünkü güçsüz ruhlar zafer kazanamazlar. Gizli bir öç alma hevesi ile zehirlerini akıtacak imkân kollarlar sadece. Oysaki aktif güçler kendi kaderlerini yaşayarak tarihte bir ivme yaşamlarında da bir tavır oluştururlar. Çünkü tavır almak aktif olmaktır, taraf olmaktır, tarafı açık olmaktır, inandığını tasdiktir, inancı meydan yerinde olmakla ilişkilendirmektir. İlan, imanın göndere çekilmesidir çünkü. Mümin ve kâfir kendi inancını tanımlarken ve bunu aktif bir güç sistematiği içinde ortaya koymakta iken, münafık sadece güçsüzlüğün inşa ettiği bir sonuç olma durumundadır. Maske ile yaşamanın ağırlığı altında ezilmektir. Müminler münafığın zahirine bakarlar, belki onların cüsseleri sevimli gözükebilir. Allah ise örtülerin, zırhların ve göğüslerin altındakileri dahi görür. Ve orada aşağılık bir hınçtan başka bir şey yoktur.

“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.”[13]



[1]bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfķ” md.;İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfķ” md.; Lisânü’l-Arab, “nfķ” md.

[2]el-Bakara 2/8.

[3]en-Nisâ, 4/145.

[4]bkz. et-Tevbe 9/56-57; Muhammed 47/20-21; el-Haşr 59/11-13; el-Münâfikūn 63/4.

[5]Müsned, II, 88; Müslim, “Śıfâtü’l-münâfıķīn”, 17.

[6]Taberî, IV, 334; İbnKesîr, II, 325.

[7]Muhammed, 47/29-30.

[8]et-Tevbe, 9/101.

[9] el-Münâfikûn, 63/4. Ayrıca bkz. el-Bakara, 2/204-206.;Âl-i İmrân, 3/166-167.

[10]İbnHişâm, Sîre, II, 66.

[11]el-En’âm, 6/76.

[12]el- Âl-i İmrân, 3/139.

[13]Âl-i İmrân 3/119.

Yazar: