Hira'dan Arafat'a: Duruş Bilinci

arafat vakfeBir duruşun, bir beklemenin peşinden gitmektir işimiz. Durmanın anlamak olduğuna işaret etmektir. Durduğunda, aslında büyük bir duyuşa kendini vermenin hikâyesini anlatmaktır. Durmanın, nasıl bir yakınlığa, komşuluğa yükselmek olduğunu görünür kılmaktır. Âlemlere rahmet olan bir duruşu, peygamberin temiz sîreti izinde ifşa etmektir. Öncelikle belirtelim ki Rasûlullah’ın (s.a.s) Hira’daki vahiy öncesi uzun bekleyişi ile Veda haccındaki Arafat vakfesi/duruşu arasında yani “Oku”[1] emri ile Arafat’ta nâzil olan, “Bugün size dininizi tamamladım...”[2] meâlindeki âyetin mesajı arasında köklü bir ilişki vardır. Her iki duruş arasında ise kutlu bir kalkış ve yürüyüş vardır. “Kalk ve uyar”[3] ile başlayan bir yolculukla, Veda hutbesindeki “Şahit ol Ya Rabb!”[4] ile neticelenen bir varış noktasında bitmek bilmeyen bir çabalayış ve varoluş dersi vardır. Hira’nın sessizlik ve yalnızlığında atan o yüce yüreğin öğretmenliğinde, Arafat’ta kalabalıkları tek bir yürek haline getirme sırrı vardır. Kısaca risâlet, iki durma fiili arasındaki kutlu bir kalkıştan ibarettir. Bu duruşun/vakfenin sırını idrak etmek; durmanın durulmak, durgunluğun saflaşmak, Arafat’ın anlamak, tanımak ve tanınır kılmak olduğunu kavramaktır.  

İlk durak Nur Dağı ya da Hira... Kutlu bir duruşun başladığı, alevlendiği ve bütün dünyayı sardığı yer, nurun kaynağı, merkezi. Daha henüz Allah Rasûlü’nün oraya uğramadığı dönemlerde bile adı Nur Dağı. Karanlık gecelerde yollarını kaybedenlere işaret olsun diye üzerinde ateş yakılması sebebiyle ismi “yollarını kaybedenlere doğru yolu gösteren” anlamına gelen[5] Nur Dağı. Sebîr dağının komşusu. Her ikisi de uzaktan bakınca katman katman yükseliyorlar. Durgunluk yok, sanki bir denizin dalgaları gibi. Üzerinde ise dikenden başka bir şey olmayan çıplak ve kaygan kayalar, sivri tepeler var.

Hira mağarası, mağara değil aslında. Birbiri üzerine yığılan kaya blokları arasında kalmış gayr-ı muntazam bir boşluk. Bir ıssızlık uğrağı. İnsan müdahalesi yok, düzen, estetik yok. Çokluğa ve keyfe müsait değil. Boşluk fikrinden başka bir düşüncenin ruhu sarmasına izin vermeyen bir boşluk. Akıllı bir boşluk sanki. Ancak bir insan burada başı tavana değmeyecek şekilde ayakta durabilir, rükûya gidebilir ve yere uzanıp yatabilir. Yalnızlığını dayatan bir boşluk. Bu yalnızlığa kayalık bir yoldan yüksek ve düzenli olmayan basamaklarla çıkılmakta. İnsan her basamakta şehrin şaşaasından tabiatın sadeliğine soyunuyor sanki.

Risaletten önce de Mekkelilerden hanifler belli zamanlarda burada inzivaya çekilirlermiş. Abdülmuttalib ve Zeyd bin Amr onlardan.[6] Efendimiz (s.a.s) muhtemelen otuzlu yaşlardan itibaren burayı öğrenmiş. Tarih boyunca kendisinde varoluş müşkülü kök vermiş her arayış sahibi gibi bir halvet ve uzlet arayışı içerisinde burada konumlanmış. Bir yalnızlık durağı, Hakk’ı bulma makamı. Hz. Mûsâ’nın Tûr-i Sina’daki 40 günlük duruşu gibi Hz. Muhammed (s.a.s)’in Nûr dağındaki tavrı da kutlu bir anlam bekleyişi. Tûr ile Nûr’un kardeşliği. Hira’ya çekiliş, ya da kaçış. Organize ve bilinçli bir tecrid.

Efendiler Efendisi (s.a.s) azık olarak yanına çok az miktarda süt ile kurutulmuş et veya zeytinyağı ile kuru ekmek alırdı, bunlar tükenince evinden yenisini tedarik edip tekrar dönerdi mağaraya. Şehirle ilişkisini asgarî seviyeye indirmişti. Batıl bir sosyolojiye ve onların düşünce yapısıyla mesafe açmaya yönelik bir tavır. Beri olmak, reddetmek ve çarkın dışına çıkmak. Yahut fıtrî olana bir geri dönüş. Çünkü insanın kendine dönüşü öncelikle hayatın, zamanın ve mekânın bağlarını çözmesi ile ancak mümkün oluyor. Bu yönüyle aydınlanmanın ilk basamağı zorunlu olarak kaçıştır. Toplum ve onun zihin yapısından köktenci bir kopuş. Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz önce iç dünyası ile koptu toplumdan, hayalleri ile koptu. Başka rüyalar görüyordu. Sadık rüyalarla başladı risâlete hazırlık süreci. Hira’daki köktenci duruşla devam etti. Hz. Peygamber (s.a.s) yalnız kalmak istiyordu. Yalnızlık O’na (s.a.s) sevdirilmişti, âşık olmuştu yalnızlığa. Halvet, uzlet ve inziva. Ve bunları gerçekleştirmek için gerekli kurucu fiil ise daima, durmak/duruş ve beklemek/bekleyiş olmuştur.

Durmak ve beklemek fiillerini Rasûlullah’ın (s.a.s) Hira’da bi’setten önce gerçekleştirdiği içi dolu, asil bir eylem olarak görmek gerekir. Çünkü insanın hıza karşı bir tavrıdır durmak, akışa karşı,hira rutine karşı. Bir insan bile hızlı bir şekilde yürüyorken aklına bir şey geldiğinde, ya da düşünmeye başladığında birden yavaşlar ve derin derin anlamaya başlar. Hız ile ilişkisi olumsuzdur düşünmenin. İnsanın düşünme, anlama, algılama ve tanımaya yönelik fiillerinin temelinde durmak vardır. İngilizcede güzel ifade edilmiş bu. “Stand” kelimesi durmak, ayakta durmak, direnmek, duruş, sehpa demektir. Öte yandan, altında anlamına gelen “under” kelimesiyle birleşince “understanding” olur ki kavramak, anlamak anlamlarına gelir. Bir şeyi anlamanın bir yerde ve bir şeyin altındaki bir duruşla ancak gerçekleşebileceğine işaret eder. Türkçemizdeki durmak ile durulmak arasındaki ilişki de böyle değil midir? Çünkü saflaşmak için duruşa, bekleyişe ihtiyaç vardır. Hatta bir fidanın toprağa koyulmasına da “dikilmek” denilir. Bir yerde beklemek için de çoğunlukla kullanılan bir kelimedir bu. Dikilmek. Sanki şuna işaret ediyor gibidir: “Bir fidan olup büyümek için öncelikle konumunu bulmak oraya dikilmek gerekir ya da o sahih zeminde inatla dikilmek, beklemek, durmak.” İşte Âlemlerin Efendisi (s.a.s) 23 yıllık bir yolculuğun bu bekleme durağında aylarca durdu. Hira’da ne namaz kıldı ne zekât verdi. Sadece tefekkür. Hira’da “kulluk yapmak” (taabbüd) mânasına gelen tahannüs ile meşgul olduğu nakledilir. Tahannüsün “putlara tapmaktan uzak durmak ve Hz. İbrâhim’in dinine yönelmek” anlamındaki tahannüf karşılığında kullanıldığı da söylenir. Yani bir anlamda Hanîf olarak İbrâhim’in dinine yönelmek, şirk toplumundan beri olmak ve onunla ilişkiyi tamamen kesmek demektir.[7] Sonuçta Efendimiz’in (s.a.s) sadece putlara tapmaktan uzak durduğunu ve Hira’da günlerini tefekkürle geçirdiğini söylemek mümkündür. Orada günlerce durmuş, beklemiş ve düşünmüştür. Bu risâletin başlangıç durağıdır.

İkinci durak Arafat…

 Risâletin son durağı. Mekke’nin doğusunda, haccın en önemli rüknü olan duruşun/vakfenin yapıldığı yer. Allah’ı tanımaya götüren gerçek bilgi anlamına gelen marifet/irfan ile aynı kökten bir kelime Arafat. Allah’ı bilme yeri, ariflerin makamı. Durmak/beklemek ile bilmek/anlamak/tanımak arasındaki ilişkiye işaret ediyor. Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın yeryüzüne indikten sonra burada buluşup tanıştıkları yer. Öte yandan dünyanın her yerinden müminlerin birbirleri ile buluşup, görüştükleri bir yer olması Arafat’ı tanışıklık mekânı, tanıma, anlama, bilme makâmı haline getiriyor. Rabbimizin buyurduğu gibi: “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız (li-teârafû) için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.”[8] Demek ki önce insanın kendisini bilmesi ve tanıması ardından da erkek ve kadın cinslerinin ve sonra toplumsal sınıf ve kavimlerin tanışık olması gerekiyor. Ancak bunu idrak edince dünya selam yurdu oluyor. Çünkü yatay düzlemin kavgalarından ancak birbirini tanıyarak kurtuluyoruz ve mücadeleyi yani fıtratımızda saklı olan üstünlük yarışının kriterini dikey bir kulvar üzerinden belirliyoruz: “Takvaca üstünlük yani Allah’tan en çok sakınan olmak.”

Arafat, Mekke’nin 21 km. doğusunda, Tâif dağ yolu üzerinde ova görünüşünde düz bir alan. Doğu, kuzey ve güneyindeki dağlar bu ovayı bir yay gibi kuşatmış ve kuzey kesiminde halk arasında Arafat dağı olarak bilinen ve eskiden İlâl veya Elâl diye adlandırılan granit taşlarından oluşmuş Cebel-i Rahme. Aslında Arafat dağı bu değil, Arafat bütün Arafat sahasını kuşatan dağdır.[9] İşte bu Arafat bizler için vakfe (vukûf) yani durma ve bekleme yeri (mevkıf) kılınmıştır. Bu durma eylemi gerçekleşmeden Hacc ibadetinin kabul olması mümkün olmaz. Farzın yerine gelmesi için Arafat’ın herhangi bir yerinde bir süre beklemek yeterlidir. Hatta Rasûlullah (s.a.s) “Hac Arafat’tır.”[10] buyurarak Hacc’ın en mühim şartını vakfe olarak belirtmiştir. Bu duruş, zâhiren beklemek (vakfe) batınen ise anlamak ve tanışık olmayı sağlayan kutlu bir vukufiyete işaret eder. Bazı rivayetlere göre Kur’an’da geçen “büyük hac günü”nden[11] maksat da Arafat vakfesinin yapıldığı arefe günüdür. Dolayısı ile Arafat olmadan Hacc olmaz, o büyük buluşma ve tanışma günü olan Arefe günü idrak edilmeden de bayram gerçekleşmeyecektir. Zaten Arafat’ta bulunmanın temelde iki şartı vardır. İlki Arefe günü, diğeri ihramlı olmaktır. Arefe bizi bayrama taşırken, ihram bizi rûhânîleştirerek dünyevî bağlardan sıyrılmamızı ve ahirete doğmamızı sağlar. Bu kutlu doğum esnasında insanın aklı, kalbi, dili nasıl heyecanlanmaz, nasıl bir an Rabbini anmayı ve ona ilticayı bırakabilir? Arafat kutlu bir duruşun adıdır. Bu duruşun yüceliğine işaretle cumhur ulemaya göre vakfe esnasında oturmayıp ayakta durmak daha faziletli görülmüştür. Çünkü bu duruş insanın en estetik ve klas duruşudur. Kendini tanımakla başlayan, kadın ve erkek cinslerini tanımakla devam eden, toplumsal sınıflar ve ırkların hakikatini idrakle süregiden bu anlama, Arafat’ta marifetullah zirvesinde tamamlanmaktadır. Mümin ise tabi ki ayakta duracaktır çünkü takvanın meyvelerini toplamaktadır.

Sonuç olarak denilebilir ki durmak, durulmaktır. Hira bunu anlatır. Ve mârifet (tanıma) için de muârefe (tanışıklık) için de bir durma ve bekleme yeri (mevkıf) edinmek şarttır. Arafat bunun öğretmenidir. Anlamak için durma/beklemenin (vukufiyyet) şart olduğunu öğretir. Her Müslüman’ın kendi çağının bağlarından kurtulmak, batıl sosyolojilerin etkisinden arınmak ve düşünmenin erdemini keşfetmek için kendisine bir ıssızlık bulması, kendi Hirası’nı inşa etmesi şarttır. “O halde Allah'a kaçın!”[12] emr-i kudsîsi bizi bu kaçış için örgütlemektedir.

Peki, bâtıl bir çağın zincirlerinden kaçış nasıl mümkün olacaktır? Hz. Peygamber’in (s.a.s) Hira’sı vardı. Fakat bugün modern dünyanın bir ferdi olmuş Müslüman nereye kaçacaktır? Eskiden toplumları terk edip inzivaya, mağaraya ve ıssızlığa kaçmak pekâlâ mümkündü. Bugün ise böyle hayat köşeleri bulmak mümkün de değildir. Evlerimiz şehir, şehirlerimiz ev, dünyamız bile global bir köy haline geldi. Öte yandan derinliğine düşündüğümüzde çağımızda her bir ferd zaten toplum tarafından terk edilmiş ve bir münzeviye dönüşmüş değil midir? Modern hayat mesafe fikri üzerine kurulmuyor mu? Uzağız birbirimizden, dostlarımızdan, ailemizden, komşumuzdan. Artık gemiler terk ediyor farelerini. Toplum terk etmiş bizi. Hayatın orta yerinde binlerce münzeviden ibaretiz hepimiz. Şimdi asıl soru şudur: Mümin bir fert düşünmek için kendi ıssızlığını nereye kuracaktır? Hira’sını nerede bulacak, anlamak, idrak etmek ve arif olmak için hayatın neresinde vakfeye duracaktır? Vukûfiyete nerede ulaşacaktır?

Belki de cevap çok zor değil. Mümin kendine Rabbi ile baş başa kalacağı bir ıssızlık kuracak, bu ıssızlıkta yankılanan ilk emir “Oku!” olacak ve Kur’an insanın yalnızlığına merhem sürecektir. Vakfemiz, duruşumuz, uzletimiz ve itikâfımız hep Kur’an’adır. Kur’an’la ancak bütün bir kâinat gözümüzde yeniden canlanacaktır. İçimizde ve dışımızda niza bitecek, her yere nizam gelecektir. Hira’daki yalnızlık çiçeklenecek, bahar kokuları her yere yayılacak ve Arafat’ta Rabbin huzurunda durmuş kalabalıklara dönüşecektir. Hira’daki teklik Arafat’ta çoğalacaktır. Ve denilebilir ki modern hayatın cenderesinden kurtulmak için Kur’an ne güzel bir kaçış yeridir. Kur’an’a kaçıp sırf Kur’an’a muhatap olduktan sonra, mümine bu sefer de bu ıssızlığı çoğaltma emri gelecektir. Rasûlullah’a (s.a.s) “Ey örtünen”[13]; “Ey bürünen”[14] şeklinde hitap edilmiş olması, ruhu arındırmak ve öncelikle kendine kapanmak suretiyle mârifetin elde edilebileceğini gösterir. O zaman çağı kurtaracak formül şudur:

“Ey Müslüman! Hira’nı bul, Hira’nda dur ve Hira’nda durul. Senin Hira’n, inzivan, kaçışın hep Kuran’dır. Kuran’la örtün. Sonra örtünü büründükten sonra kalk ve uyar ve 23 yıl “Tebliğ ettim mi? Şahit ol Ya Rabb” diyene kadar bir daha da oturma. Var Arafat’ta dur. Son durağındır orası. Anla, tanı, algıla. “Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah yoktur.”[15]



[1] el-Alak, 96/1.

[2] el-Mâide 5/3.

[3] el-Müddessir,74/2.

[4] Müsned, VII, 307, 330, 376; Buhârî, “Hac”, 132, “Megazî”, 78; Müslim, “Hac”, 147; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 56, 61.

[5] Muhammed Hamîdullah, İslâm Peygamberi, c. I, s. 73.

[6] İbn Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 50 vd., 246.

[7] el-Bakara, 2/135.

[8] el-Hucurât, 49/13.

[9] İbrâhim Rifat Paşa, Mir’âtü’l-Haremeyn, c. I, s. 335.

[10] Tirmizî, “Tefsîr”, 3.

[11] et-Tevbe 9/3.

[12]  ez- Zâriyât, 51/50.

[13] el-Müzzemmil 73/1.

[14] el-Müddessir 74/1.

[15] Muhammed, 47/19.

Yazar: