BOYKOT

boykotAbluka, bir devletin bir şehrin veya stratejik bir yerin dış merkezlerle olan her türlü ilişkisinin zor kullanarak kesilmesine verilen addır. Çoğunlukla bir savaş sırasında düşman devletin ticarî ve askeri yardım almasını önlemek suretiyle o devleti zayıf düşürmeye yönelik yapılır. Böylece o devletin direnme gücünü azaltmak veya kırmak hedefi güdülür. Boykot ise, bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma ya da bir kimse, bir topluluk veya bir ülkeyle, amaca ulaşmak için her türlü ilişkiyi kesmektir.

Boykotta bir grubun bir gayeyi, gerçekleştirmek için, belirli bir plan doğrultusunda diğer bir grupla ekonomik ve sosyal ilişkisini kesmek, karşı tarafı zorlayarak onu müşkül bir duruma sokmak ve bunun neticesinde de isteklerin zorla kabulü amacı vardır. Boykot bir devlet içerisindeki değişik menfaat grupları arasında olabileceği gibi milletler arasında da olabilir. Bir malın kalitesinin kötü olması ya da pahalılığı sebebiyle o malı almamak, tüketmemek gibi iradî bir tavır sergilemeye de boykot denir.

Günümüzde boykot ekonomik ve sosyal kriterleri aşmış ideolojik, askerî ve politik boykot biçimlerine doğru evrilmiştir. Devletlerin iktisadî ve siyâsî ilişkileri kesmesi noktasında icra edilir. Boykotun en önemli tarafı ise şiddetli protesto biçiminde, söz ve hareket düzeyinde alınan pasif irâdî bir tavır olmasıdır. Bu boykot halk tarafından yapılıyor fakat devlet tarafından benimsenmiyorsa devletlerarası hukukun dışında bir eylem olarak görülür. Etkisi de o nispette az olacaktır.

Ambargo terimi ise teknik olarak bir devletin limanlarında veya karasularında bulunan gemilere belirli bir yükü taşımayı yasaklaması veya karasularını terk etmesini emretmesidir. Ambargo ülkeler arasında bahis konusu olan ekonomik, sosyal, askerî ve ideolojik bir baskı uygulamasıdır. Bu, günümüzde genellikle bir ülkeye bazı gıda, askerî malzemeler, sağlık ürünleri, silah ve madenler gibi malzemelerin satışını önleyici tedbirler almak şeklinde yürütülür. Bazı ürünlerin girişine kota koymak şeklinde de icra edilebilir. Nitekim bugün birçok İslam ülkesine bu tür ambargolar uygulanmaktadır. Buna karşılık boykot rakip devletlerle münasebet kuran bütün devletlere kadar uzanabilir. Günümüzde İsrail ile Arap devletleri arasında siyâsî, kültürel ve ekonomik bakımdan devamlı boykot vardır. Bu husus sadece kendi aralarında olmayıp, İsrail ile ticarî, siyâsî bağlantılar kuran devletlere karşı da resmiyette uygulamaktadır. Yine Rusya'nın Afganistan'a müdahalesi sonucu başta Amerika olmak üzere Rusya'ya karşı bazı konularda boykota başvurmuşlardır. Birleşmiş Milletlerin aldığı en geniş boykot kararı ise, Kuveyt'in işgali üzerine Irak'a karşı 1990 yazında uygulanmıştır.

İslam Tarihi’nde uygulanan ilk boykot ise müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları boykotlardır. Bu boykotların ilk biçimi sosyal boykottur. Hz. Peygamber (s.a.s)’in dine davetini çeşitli yollarla engellemeye çalışmışlar, Mekkeli ya da taşralı hiç kimsenin Rasûl-i Ekrem ile görüşmesine izin vermemişlerdir. Bu yolla istedikleri sonucu elde edemeyince başka boykot türlerine başvurmuşlardır. Bu doğrultuda Hz. Peygamber’i gözden düşürmek için bir iftira kampanyası başlatarak itibarını yok etmeye yönelik akıl almaz yalanlar uydurmuşlardır. Fakat uyguladıkları en esaslı boykot, risaletin 7. senesi başlamıştır. Müşrikler gerek Müslüman ve gerekse gayrimüslim olsun, Hâşimoğul­la­rı­nın tamamıyla münasebetlerini kesmeye karar vermişler ve birçok kararlar almışlardır. Hâşim ve Muttaliboğulları ailelerinden kız alınmayacak, onlara kız verilmeyecek, onlara hiçbir şey satılmayacak ve onlardan hiçbir şey satın alınmayacak[1] şeklindeki temel sosyal ve ekonomik kararı uygulamaya koymuşlardır. Kararlarına akıllarınca kutsî bir mahiyet vermek için de yazılı sahifeyi Kâbe duvarına asmış ve bu doğrultuda davranacaklarına ant içmişlerdir.[2] Bu boykot Müslümanlar için çok ağır olmuş, birçok sahabi aylarca ot, yaprak ve kuru deri parçaları yiyerek hayatlarını sürdürmüşler.[3]

Mekke toplum sosyolojisi açısından Müslümanlara yönelik boykotları kıran bazı müşriklerin olduğu da unutulmamalıdır. Rasûlullah (s.a.s)’a Mekke’de uygulanan boykotu kıran Kureyşli müşriklerden biri de Ebû’l-Bahterî el-Âs b. Hişâm b. el-Hâris (ö. 2/624)’dir. O, Kureyş kabilesinin Müslümanlara karşı ilân ettiği boykot sırasında akrabalık bağları sebebiyle tavrını Müslümanlardan yana koymuştur. Ebû’l-Bahterî ile bazı Kureyşliler, kendilerine hiçbir yiyecek verilmeyen Müslümanlara önce yiyecek götürmüş, sonra da boykot metnini Kâbe’nin duvarından indirerek Kureyş’in baskısını kırmışlardır.

Bu müşriklerden bir diğeri de Mut‘im bin Adiyy idi. Mut‘im’in Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde kuşatılması esnasında onlara gizlice yiyecek gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca birkaç arkadaşıyla beraber boykotun kaldırılması için çaba göstermiş ve sonunda boykotu kaldırma kararını açıklama ve Kâbe’nin içinde asılı boykot metnini kaldırma görevini üstlenmiştir. Bu sırada câhiliye Arapları’nın kullandığı besmele (bi’smikellāhume) dışındaki bütün metnin ağaç kurtları tarafından yenilmiş olduğunu gördüğü rivayet edilir.[4] Görülüyor ki hem boykotta hem de karşı boykot uygulamalarına direnme konusunda sosyal ilişkiler belirleyici bir konumdadır.

Rasûlullah (s.a.s)’ın da sosyal boykot uygulamasında bulunduğu bilinmektedir. Bu boykot, ihmalleri yüzünden Tebük Seferi’ne katılmayan üç sahâbîye uygulanmıştır. Bu Müslümanlar Tebük Seferi’ne çıkarken maddî durumu iyi olduğu halde ihmali yüzünden orduya katılmayan Hilâl b. Ümeyye, Kâ‘b b. Mâlik, Mürâre b. Rebî‘’dir. Rasûlullah seferden dönünce, savaşa katılamayıp Medine’de kalanlar, Efendimiz (s.a.s)’in yanına giderek özür dilemişler ve mazeretlerini yeminle desteklemeye çalışmışlardı. Hilâl, Ka‘b ve Mürâre (r.anhum) ise herhangi bir mazeret uydurmak yerine ayrı ayrı zamanlarda Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek hallerini arz etmişlerdi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s) de her birine Allah’ın bu konuda vereceği hükmü beklemelerini söylemiş[5] ve diğer Müslümanların bu sahabilerle konuşmasını yasaklamıştı. Elli gün devam eden bu boykot süresince evine kapanıp ağlayan, sudan veya bir miktar sütten başka bir şey yiyip içmeyen, geceleri namaz kılan Hilâl b. Ümeyye, hiç kimseyle karşılaşmamak ve başkalarını da zor durumda bırakmamak için bu süre zarfında dışarıya çıkmamıştı.[6] Kırkıncı gün Rasûlullah ona hanımından da ayrı durması gerektiğine dair haber gönderdi. Hilâl’in karısı Hz. Peygamber’e gelerek kocasının ihtiyar olduğunu, hizmetçisinin de bulunmadığını söyleyip ona hizmet etmek için izin istemişti. Rasûlullah da onun kendisine yaklaşmaması şartıyla buna izin verdi. Elli günden sonra Hz. Peygamber bu üç kişinin tövbelerinin Allah tarafından kabul edildiğini açıkladı. Bunu öğrenen Hilâl, secdeye kapandı ve çok zayıfladığı için Rasûl-i Ekrem’in yanına ancak bir merkebe binerek gidebildi.[7] Hilâl ile diğer iki arkadaşının durumunu tasvir eden ayette bunca genişliğine rağmen yeryüzünün onlara dar geldiği, vicdanlarının kendilerini rahatsız ettiği, Allah’ın azabından yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anladıkları, bu sebeple de Allah’ın kendilerini bağışlayıp tövbelerini kabul ettiği belirtilmektedir.[8]

Müslümanlar tarafından yapılan tarihin en etkili boykotlarından biri de İranlı din adamı Hasan Şîrâzî’nin boykotudur. Nâsırüddin Şah’ın İran’daki en önemli ticarî karar olan tütün imtiyazını bir İngiliz şirketine devretmesi ve bu şirketin Hindistan’da olduğu gibi İran’ın da iç işlerine karışmaya başlaması üzerine, şah tarafından İran’dan sınır dışı edilen Cemâleddîn-i Efgānî’nin çağrısına uyan Şîrâzî, İranlılar’ın tütün içmesinin haram olduğuna dair bir fetva vermiştir (1309/1891). Ayrıca Şîrâzî, bu konuda Şah’a da bir telgraf çekmişti. Bunun üzerine halk tütün boykotuna başlamış, hatta Şah’ın sarayındaki nargileler dahi gizlice tahrip edilmişti. Şirket yetkilileri, Şîrâzî’yi ikna etmek için ayağına kadar gidip büyük meblağlara varan rüşvetler teklif ettilerse de sonuç alamamışlar; nihayet Şah da imtiyazı feshetmek zorunda kalmıştır. Bu olayın en önemli yanı, İran tarihinde müctehidleri devlete karşı birleştiren ve onları halkın temsilcileri olarak siyâsî otorite üzerinde baskı yapma konumuna getiren ilk hareket olmasıdır. Ayrıca bu boykotla İran ekonomisi üzerindeki İngilizlerin sömürgeci planları da geri tepmiştir.

Türkçede boykot kelimesini ilk kullanan Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından ilhakı sırasında (7 Ekim 1908) Osmanlı halkını Avusturya’ya karşı boykota teşvik eden ve bu girişiminde başarı sağlayan Halil Hâlid Bey’dir.[9] Öte yandan tarih boyunca özellikle İngilizler’e karşı Müslüman halkların Hindistan, Pakistan coğrafyasında ve diğer batılı sömürgeci güçlere karşı Müslüman halkların kendi beldelerinde boykot faaliyetinde bulunduklarını belirtmek gerekir. Özellikle seçimlere yönelik siyasî boykotlar başta olmak üzere ekonomik sayısız boykotlar uyguladıkları bilinmektedir. Birçok beldede ise Müslümanların tepkisi özellikle sömürgeci ve yerli işbirlikçi otoritelere karşı ayaklanma ve yeni eğitim sistemini boykot etme şeklinde gelişmiştir.

Günümüze gelirsek sömürgecilerin plan ve projelerinin değiştiğinden bahsetmek büyük bir ahmaklıktır. İslam ülkelerinin tek tek başlarına gelenler gözümüzün önünde durmaktadır. Bu duruma yönelik geliştirilebilecek ilk tepki İslam coğrafyasında Müslümanların düşmanları karşısında birbirlerinin yardımlarına koşmalarıdır. Bu desteğin en uygulanabilir  ve etkili şekli İslam düşmanlarının mallarına yönelik tam bir boykottur. Bu, Müslümanların yerine getirmeleri gereken ilk görevleridir.

Günümüz âlimlerinden Yusuf el-Karadavî’nin ifadesi ile onların ticaretlerine destek olmak ve bu konuda duyarsız davranmak Müslümanlara yapılan zulümlere ortak olmaktan başka bir şey ifade etmemektedir. Bu nedenle, onlara karşı mallarını satın almamak şeklinde ticarî, onlarla dost olmamak biçiminde sosyal ve politik ilişkiler kurmamak tarzında stratejik boykot geliştirmek bir sorumluluktur. Çünkü onların mallarını satın almak zulme ve şiddete destek olmak demektir. Oysaki Müslüman olarak görevimiz, onları mümkün olduğunca zayıf düşürmek değil midir? Eğer Müslüman kardeşlerimizi güçlendiremiyorsak, düşmanı zayıflatmak gibi bir görevimiz var demektir. Yine onları güçsüz düşürmenin en uygulanabilir ve en kolay yolu boykot ise, ilk adım buradan başlamak olacaktır. Nitekim Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: “Üç düşmanınız vardır; sizin düşmanınız, sizin düşmanınızın arkadaşları ve sizin arkadaşınızın düşmanları.” Bu tespit, Müslümanlar için kurucu bir yaklaşım olarak görülebilir.

Müslümanların boykot uygulamalarında dikkat etmeleri gereken birkaç nokta vardır. İlki boykot stratejisinin doğasına dairdir. Bunu iyi anlamak, bu çağda Müslümanların boykot geliştirip geliştiremeyecekleri sorusunun da cevabını teşkil etmektedir. Öncelikle beyan edelim ki boykot uygulayan tarafın güçlü olması boykotun etkisini arttırırken boykot uygulanan devlet veya grubun kendi kendine yeterli olmaması ve dışa bağımlı olması boykotun tesirini yükseltir. Ayrıca boykot konusunda boykot uygulananların ihtiyaçlarını başka şekillerde karşılamalarını da engelleyecek güçte olmak boykotu etkili kılar. Aksi olduğunda ise boykot hedefi gerçekleşmemiş olacaktır. Dolayısıyla boykot fiili, savaş ile pasif protesto arasında bir yerde gerçekleştirilen bir eylem şekli olarak düşünülmelidir.

Günümüzde Müslümanların henüz temerküz etmiş bir iradelerinin olmamaları ve özellikle bizzat kendilerinin ekonomik ve siyâsî bağımsızlıklarını gerçekleştirememiş durumda bulunmaları boykot uygulayabilirliklerini de tartışmalı hale getirmektedir. Devlet olarak uygulanmayan boykotların halka bırakılması ve halk içerisinde de bu konuda bilinçli kesimlerin az sayıda bulunması boykot uygulamalarının tesirini bir hayli azaltmaktadır. Ayrıca bu durum, süreç içerisinde boykot psikolojisi diyebileceğimiz duyarlılığı yok etmekte ve boykot tavrının direncini kırmaktadır. Yapılan boykotlar vicdanları rahatlatmaktan daha öteye gitmemektedir. Bu sebeple Müslümanların öncelikle kolektif bilinçten hareket etmeleri, bunu besledikten sonra ancak boykot uygulamalarına karar vermeleri ve bu tavrı da uzun bir zamana yayarak projelendirmeleri gerekmektedir.

Duyarlılık oluşturmak boykottan daha önemlidir. Denilebilir ki kolektif duyarlılık, boykotun direnç ve tesirinin ön şartıdır. Eğer boykot uygulamaları güçlü ve planlı bir şekilde gerçekleştirilmez ise çağdaş ekonomik sistem karşısında kısa vadede hiçbir işlevi olmayacağı açıktır. Başarısız olacağı açık olan bu tür boykot denemelerini yapmamak, uygulamaya geçmekten daha iyidir. Çünkü kolektif bilinci ve direnç psikolojisini yıpratmaya ve uygulanabilirliği olmayan bir boykota feda etmeye neden olacaktır.

Buna karşın boykot uygulamaları bazen kendine has zaaflar da üretebilmektedir. Boykot etmek en sert darbeyi sistemin boşluğuna vurmak demektir. Ama vurduğumuz darbenin etkisinin olmadığını gösterecek bir teşebbüs, kendi güçsüzlüğünü açık etmek olarak da görülebilecek stratejik bir hataya dönüşebilir. Bu sebeple denilebilir ki Müslümanlar bu gün küresel ekonomik, siyâsî sistemi ve faiz çarkını keşfetmeden ve buna yönelik projelendirmeler yapmadan etkili boykotlar geliştiremezler; geliştirdikleri boykotlarda da yıpranması mümkün olmayan inatçı bir duyarlılık oluşturamazlar. Bağımsızlık ve özgürlüğü tepelerinde dalgalanan bayrakların şahsına indirgeyerek yanılır ve küresel iktidar güçleri hakkında fikir sahibi olmadıkları için konumlarını anlamlandıramazlar. Hatta bir ürüne uyguladıkları boykot üzerinden bütün küresel güçlerle cihat ettiğini sanma hatasına da düşebilirler. Müslümanların bu tavrı, boykot etmedikleri halde boykot söylemini kullanma yanlışına bile evrilebilir.

Bir diğer hata da boykotun zamanla sembolikleşmesidir. Yani boykot, en popüler birkaç ürüne indirgenir ve asıl ürünlerin yanında bunlar çerez nispetinde kalır. Hatta bu ürünlere boykot uygulandığının kitleselleştirilmesi için yapılan çalışmalar (afiş, mail, vs.) bir yandan bu ürünlerin popülerleşmesine de etki eder ve boykot tersi istikamete yönelebilir. Bu ve benzeri birçok riski taşıyan boykot silahı, hem çok etkili bir alet hem de dikkatle ve ciddiyetle üzerinde düşünülmesi gereken bir taktiktir.

Sonuç olarak denilebilir ki protesto ve boykot bir karşı duruş olarak en güçlü şekilde ancak bir devlet organizasyonu ile başarıya ulaşır. Bu güce ulaşılamayan yerlerde ise kolektif şuur ve farkındalığı arttırmadan sadece halkın geliştirdiği boykotların başarıya ulaşması düşünülemez. Boykot aslında çok etkili olabilecek, sistemli yapılırsa sonuç verecek bir eylem biçimidir. Süreklilik boykotun nefesi, duyarlılık can damarıdır. Boykot kitlesel bilinç oluşturmanın en kullanışlı yolu ve aynı zamanda kitlelerin mücadele eğitimini tazeleyen bir uygulamadır. Bunun yanında boykot, İslam kardeşliğinin ve ümmet dayanışmasının da bir çeşit dışa vurumudur. Etkili ve doğru kullanılınca toplumsal mücadelemizin önünü açacak bir enstrüman olarak görülebilir. Şimdi oturup bu enstrümanı nasıl kullanacağımız hakkında uzun uzun kafa yormamız gerekmektedir. O zaman göreceğiz ki doğru kullanıldığında her şey bir silahtır.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                      


[1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 375; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 208-209; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 229-230; Taberî, Tarih, c. 2, s. 225.

[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 375; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 209; Belâzurî, a.g.e., c. 1, s. 230.

[3] Buhârî, “Fezâilü’s-sahâbe”, 15; Müsned, I, 181, 186; Ebû Nuaym, Hilye, I, 93.

[4] İbn İshak, s. 147; İbn Sa‘d, I, 163.

[5] Buhârî, “Meġāzî”, 80, 81, Müsned, VI, 387-390.

[6] Vâkıdî, III, 1052.

[7] Vâkıdî,., III, 1053-1054

[8] et-Tevbe 9/118.

[9]bkz. Ahmed İhsan, “Rahmetli Halil Halit Bey ve Mister Gibb ile Mister Browne”, SF, nr. 1807/122, İstanbul 1931, s. 274-275. Taha Toros, “Türk Dostu İki İngiliz Oryantalist ve Cambridge Üniversitesi’nde Bir Türk Profesör”, TT, II/11 (1984), s. 311.

Yazar: